|
Ben Salih Encü’yüm;
Roboskî‘de açıldı gözlerim yalan dünyaya.. Yedi nüfuslu bir aile idik..
Kaçağa gitmediğim zamanlar, yerim anamın dizinin dibiydi, gözbebeği idim ben onun. Fakat kader, ne yaparsın... İki ağabeyim okusun diye okulu bırakacak kadar yoksuldum..
Okulu bıraktım diye hayallerimi de bırakmadım elbette. Babam on dört yıl önce sakat kalmıştı mayına basarak... Ağabeylerim okusundu, babam yürüsündü, neyime yetmezdi bu kadarı!? Anlayacağınız onların umudu ben isem, benim de umudum onlardı...
Babamdan söz etmişken; arkadaşlarımın söylemeyi unuttuğu bir şeyi diyeyim size; Roboskî’de insanlar bombalardan ölmüyorlar sadece. Tek derdimiz yoksulluk da değil. Bir de mayınlar var öldüren, yaralayan, sakat bırakan...
Daha 18 yaşındaydım ben, ölmeden evvel..
O gece var ya… Kusura bakmayın, adını siz anın, ben demeyeyim."ı gece" dersem anlayın bundan sonra…
İşte o geceden bir gün önce, gözlerinin bebeği olduğum bırakmamıştı beni kaçağa. Küçükmüşüm, üşürmüşüm, askerler yaralarmış… Hele bir de öleceğimi bilecek olsa, gayrısını siz hesab edin...
Ah anam! Daha nasıl anlatayım sana, sınırın yollarından başka yol bırakılmadığını bizlere? Ömrümün sonuna kadar dizinin dibinde mesut olurdum, dünyanın onca gamı olmasa…
Bir sonraki gece, yani "o gece!", kararım karar! 37 arkadaşımın peşine düştüm. 38 bombaya doğru yol aldık birlikte. Arkadaşlarımın sözünü ettiği o aydınlığa birlikte yakalandık... Otuz sekiz biz, otuz sekiz katırımız, yetmiş altı can...
Çocuk aklı işte! Orhan ve Erkan katırların altına saklanmışlardı korkudan. Hayatınızda hiç bomba görmediniz mi, katırların altı sizi korur mu diyecektim! Ama hiçbirimize daha önce bomba çarpmamıştı ki! Ben dahil hiç birimize… Nereden bilecektik katırların bizleri bombadan koruyamayacağını…
Anamın gözbebeği yanarak öldü… Babamı aradı gözlerim.. Herkesin babası buradaydı, bir benim babam yoktu… Bir gün de okuldaki veli toplantısında olmuştu böyle... O gün de unutmuştum tıpkı bugün gibi... Benim babam tek ayaklıydı, onca yolu gelemezdi..
...
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
Ben Seyithan Enç’im;
1990 yılında, havanın kurşun gibi ağır olduğu günlerde, Rosbok’nin yanı başındaki Gülyazı köyünde dünyaya geldim…
Liseye kadar her dönem ya takdir ya da teşekkür getiriyordum. Ama bizim buralarda karın doyurmak ve hayatta kalmak okumaktan çok daha önemlidir, olmadı, okulu bıraktım…
Gurbete düştü yolum. İstanbul’a attım kapağı. Koca İstanbul beni yutacak gibiydi. İlk gün durup karşısında İstanbul’un, “ey koca şehir ya sen beni yutacaksın, ya da ben seni yutacağım” dedim. Kızmış olmalı ki inanın paçayı zor kurtardım. O beni yutmadan yine döndüm baba yurduna fakat ne yurt ki virane olmuş, ne toprak eski toprak, ne bağ eski bağ, ne koyun eski koyun…
Komşu köyde bırakmıştım gönlümü, bedenim burada ama ruhum ve kalbim orda kalmıştı. ‘itiraf etmeliyim ki bir kızın kalbine konmak kanatlanmaktan daha zordu’ ama zor olanı başarmış, gönlünü kazanmıştım. Sözlenmiştik, çalışacak ve yoksul hayatımızın içine bir de aşktan bir hayat katacaktık. Belki yine yoksul olacaktık ama en azından sırt sırta verecektik...
Urfa’da yaptım askerliği, dönüşte ilk işim evlenmek olacaktı. Askerlik bitti lakin yine de ne imkân bulabildim ne de para vardı evlenmek için…
O gece kontörüm yoktu. Adeta kıvrandım, bir sesini duysam gam yemeyecektim. Gözlerim telefonda vakit geçiyor ama ben iki kelam edemiyordum. Kaçağa gidecek en azından kontör alacaktım. Onun sesini duymak için dağlar delinmez mi?
Dağları delemedik, göğsümüzü deldi kara gülleler. Ferhat’la Mecnun’a haber salın. Teknoloji çağı deyip küçümsedikleri zamanda bir genç, sevdiğinin sesini duyabilmek için öldürüldü…
Biliyor musunuz ölümün de kanatları var, sevgilinin kanatları gibi. Lakin bana sarılmakta sevgiliden daha istekliydi…
Bir daha ne ben onun sesini duyabileceğim ne de o benim sesimi… Kulaklarda çınlayacak birkaç güzel söz, bir fotoğraf, kırık dökük hayaller, boynu bükük bir anne ve kardeşler kaldı…
Vasiyetimdir: Beni sevdiğimin gamzelerine gömün…
…
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
------------------------------ ----------
--------------------------------------------------------------------------------
Ben Muhammed Encü’yüm;
Bir yuvanın on üç yaşındaki ilk göz ağrısı, müşfik bir ağabey, yuvasına düşkün bir güvercinim…
Fakirlikten gayrı derdimiz yoktu, onu da pek dert edinmiyor, hamd edip gidiyorduk…
Daha altıncı sınıfa gidiyor, veteriner olacağım günün hayaliyle hayata tutunuyordum. Babamın beslediği hayvanları çok seviyordum, en çok da ata benzediği için katırları severdim. Evet, tam bir at aşığı idim ben. Kaç kere başını şişirmişimdir babamın, bana bir at alsın diye…
Köyden herhangi bir hayvan düşüp yaralandı mı yahut kış günü hastalandı mı içim parçalanırdı. Elimden ne gelse yapar, keşke daha fazlası gelse diye dua ederdim. Veteriner olmayı en çok köydeki hayvanlar için istiyordum… Kış günü hastalıktan ölmesinler diye, yaralı halleriyle çok acı çekmesinler diye…
Roboskî’de hayaliniz yoksa yaşamak daha da zordur. Ben yaşta başlar insanlar hayallerle hemhal olmaya… Kimi hayalleriyle yeri ve göğü birbirine bağlar, kimi öldüğünde hayal kefenine sarılıp gömülmeyi arzu eder. Ben de öyle olanlardanım, çünkü ‘insanoğluna hayal kefeninden daha güzel yakışan esvap henüz biçilmedi’ biliyorum…
Babamın evde olmadığı bir gündü. Amcaoğulları, arkadaşlar hazırlanmış “kaçağa” gidiyorlardı. Babamı telefonla arayıp izin istedim, vermedi. Israr ettim, diretti, kesinlikle olmaz dedi. İzinsiz gittim…
Amcaoğullarım ile gidecektim ne vardı ki bunda? Bana bir şey olacak olsa onlar korumazlar mıydı beni? İzinsiz gittiğim için evdeki katırı götüremedim. Bir başkasının katırını emanet aldım, kazancı da ikimiz paylaşacaktık. Hüsnü, Bilal, Savaş, Mahsun, Erkan ve ben katırların peşine düştük… Hüsnü ağabey dışında hepimiz akran sayılırdık. Birbirimize anlattığımız ne çok hayalimiz, ortak ne çok umudumuz vardı…
Hüsnü ağabey bu sınırların insani ilişkilere, akrabalık bağlarına bakılmadan masa başında çizildiğini, hakka uygun olmadığını söylüyor, bizi akrabalarımızla yabancı eden, sınır ticaretimize “kaçakçılık” diyenlere kızıyordu. İstedikleri kadar mayın döşesin, sınır çeksinler. ‘hakkın değil gücün belirlediği sınırları hangi dikenli tel koruyabilir’ ki diyordu… Biz her dediğini anlamasak da haklılığına inanıyorduk…
Dönüş yolunda dört yolu da kapatmışlardı. Ben yaştaki dört kuzenimle birbirimize sokulduk. Önce dört bir yanımıza aydınlatma fişeği attılar, sonra dört koldan saldırdılar bombalarla…
Ben katırıma bir şey olmasın diye dua ederken oldu ne olduysa! Bir hayvanın dizinin kanaması ile kanayan yüreğim gözümün önünde parçalanarak yanan katırın acısını nasıl kaldırsın? Hiç kimse bir hayvanın bedeni yanarken, seyredecek kadar cesur değildir! Hele ben hiç değilim… Ağlayarak üzerine koştum ama bir sonraki bomba beni katırımla kader ortağı yaptı… İkimiz de yan yana yandık…
Bizim ev bombalandığımız yere en yakın evdir. Bombalar düşer düşmez anamın yüreğinin ipi kopmuş. Bombalamayı haber alan babam benim telefonumu aramış, çaldığını duyunca sevinmiş gitmediğime… Annemin onu arayıp gittiğimi söylemesi ile onun da yüreği bombalanır gibi parçalanmış… Koşup gelenler arasında en öndeydi annem lakin ilk gelenin göreceği son gelenden farklı değildi ki… Mahşer yerine dönmüş bir arazide parça parça olmuş, yanmış, yatıyorduk…
Bombardımandan sağ kurtulan bir katır varmış, insanla onun gözüne bakınca mahcup bir ifade görüyor, utanıyorlarmış; ben katırları boş yere sevmedim, birilerine ibret olsun…
Ey beni bombalarla yakıp hayallerimi üzerime kefen yapan! Bilesin, ‘en az benimki kadar annemin de ahı tutar sana/ burnumdan getirdiğin süt onun sonuçta’… Yağmur suyu yumuşatırmış değdiği yeri, yüreğin yağmura tutulsun ne diyeyim!
Ben Muhammet Encü’yüm; 13 yaşındayım, ayakkabının tekinin sahibiyim, eğer okulda adım okunursa hep beraber söyleyin ben burdayım…
...
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
------------------------------------------------------------------------------------------
Ben Cihan Encü’yüm;
Yedi çocuklu bir ailenin altı erkeğinden biriyim, üç gün daha yaşayabilsem yirminci yaşıma girecektim…
Okuldaki en belirgin özelliğim hayal kurmaktı. ‘Yeri ve göğü birbirine bağlayan şeyin hayallerimiz olduğuna’ inanırdım ve kuruyup yıkılmasınlar diye onları kimseye anlatmazdım.
Severek başladığım okulu, liseye kadar getirip bırakmak zorunda kaldım. Doğrudur, yoksulluk gölgemiz gibi ayrılmıyordu peşimizden. Lakin benim yoksulluktan daha büyük dertlerim vardı…
Tek basamaklı yaşlardan sıyrıldığımda büyümenin aslında çok da iyi bir şey olmadığını fark etmeye başladım. Babamın beyninde tümör vardı ve giderek kötüleşiyordu durumu. Hastaneler, doktorlar, tetkikler, ilaçlar… Tam üç yıl sürdü böyle, ömrünün son senesini yerinden kalkamadan yatalak bir şekilde geçirdi… Onbeşinci yaşıma babasız girdim. ‘sizin hiç babanız öldü mü?/ benim bir kere öldü kör oldum’ diyen şaire hak veriyorum, babasızlık kör eder adamı… Hak Teala şahidimdir, o günden sonra her cenazede ben babama ağladım…
Derken ölmek sırası anama geldi. 99 yılında bir trafik kazası geçirdi, sonra hiç kendine gelemedi. Üç kez beyin ameliyatı geçirdi, güçsüz bedeni dayanamadı… Son ameliyatın ardından tam elli iki gün hastane koridorlarında yatıp kalktık ablam Bahar ile, nafile… Annem de öldüğünde o şair gibi kör olmak istedim, olamadım. Kalbimi alıp uzaklara gitmek istedim, anamla babamın mezarından ayrılamadım… Artık her gün keder, her mevsim hazandı benim için… Hak Teala şahidimdir, o günden sonra her cenazede iki kere ağladım… Her seferinde ‘havaya karışan gözyaşlarım güvercin sürüsü olup halkalar halinde uçuyordu’ anamla babamın yanına…
Babamdan sonra annemin de aramızdan ayrılışı ile tek ablamız Bahar, üniversite eğitimini yarıda bırakıp bize anne oldu. Bunca yaşananın ardından, uzun zaman şu sözü vird edindim kendime: ‘seni de vururlar ey acı!’
Ölüm Allah’ın emri, derdi veren, zamanla acıyı hafifleterek merhemi de vermiş oluyor. Gel zaman git zaman, iki hafta önce ağabeyim Hüseyin’i evlendirdik. Düğün yuva demek, umut demek, mutluluk demek, e tabi masraf ve borç demek aynı zamanda…
Yeni evlenmiş ağabeyimi göndermedim, o gece “otuz dördün biri” olmak bana düştü. Ben de düştüm yükü umut, kaderi ölüm olan bu kervanın ardına… Kimi okumak, kimi avlanmak, kimi ibadet için uykusunu feda eder. Bizi bu karda kışta uykumuzdan alan sebep ekmek kavgasıydı…
Herkesin bir türküsü vardı, ben dilimde Aşık Dertli’nin “doğru gitsem yollar komaz/ bükük yollar boynum gibi” türküsü, boynumda derdim, yüreğimde de bir sevdanın koru ile yanıyordum… Yol boyu kurduğum hayaller yanan yüreğimi biraz olsun serinletiyordu…
Dönüşte yüreklerimizle beraber yuvalarımız da yangın yerine döndü. Kendi elleriyle hayatlarımızın ortasına çizdikleri yapay sınırları ihlal ettiğimizi söyleyip bizi bombalara tuttular. Allah’ın arzına sınır çizip “benimdir” diyenler, “otuz dört” masumu katlettiler o gece, Allah’ın sınırlarını çiğnediler!
Gönül dünyamda kurduğum hayal hanemi başıma yıktılar, hayallerim kefenim oldu…
Ben Cihan Encü’yüm; ablasının bedenimin üzerindeki battaniyeyi öptüğü...
15’e girmeden yetim, 18’e ayak basmadan öksüz kalan, 20’sini göremeden toprağa düşen biriyim… Askerin biri “bu son kaçağınız” demişti, sonumuz oldu… akan kanım buz kesmiş, ölmüşüm… Katilim istediği zaman lambayı söndürsün, ben onu karanlığından tanırım!
…
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
---------------------------------------------------------------------------------
Ben Selman Encü’yüm;
Altı kardeşin sonuncusu, anne karnında yetim kalmış, dünyaya bahtsız başlamış garibin biriyim…
Yetmiş üç yılının kara kışında gözlerimi dünyaya açtığımdan beri babamın yokluğunu yüreğimin en derininde hissettim. Babasızlık bir insana kaç çeşit görünür bilmem ama herhalde hepsini bir bir yaşadım, bu yüzden kış mevsimini sevemedim…
Dilime pelesenk ettiğim, Hintlilerin “hayat zordur” sözü otuz sekiz yıllık ömrümün hülasasıdır... 80’lerde çocuk olmak, hele yetim olmak, hele Roboskîli bir yetim olmak çok çok zordu. Bunca müşkülün içinde okula gidebilmek, okuyabilmek mümkün değildi, okuyamadım… Çocukluğumdan biriktirdiğim hatıralar, hep elem, hep keder…
90’lı yıllarda yaşamak ya göç etmekle yahut Roboskî’de kalıp korucu olmakla mümkündü. Göç, bin bir zahmetin peşpeşe geldiği bir ızdırap seferidir. Hele babasız bir aile için bir başka zordur, gidemedik. Roboskî’de kalıp korucu olduk…
Evlendim, artık yüreğimi yüreğine bağladığım bir eşim, bir evim vardı. İlk çocuğumuzun dünyaya gelişi ile sevincimiz omuzları çatırdatan ağır bir imtihanın sabrına bıraktı yerini, Esra’mız zihinsel engelli geldi dünyaya… Bu arada eşimin de bacaklarına dert musallat oldu, neredeyse yürüyemiyor… Üç yıl sonra korku ve ümitle ikinci çocuğumuz Ersin’i aldık kucağımıza, şükür ki o sıhhatli idi… Ersin’den sonra bir oğlumuz daha oldu, kaderi ablasının kaderiyle eş… Dördüncü çocuğum daha ana rahminde yetim kaldı, onun da kaderi babasınınkine denk…
Çoluk çocuğun başını sokacağı bir ev yapmış, biraz borca girmiştim. Buralarda borç-harç yahut geçim derdi baş gösterdi mi “kaçağın yolu” görünür, bana da göründü… Ben de seferden sefere giderdim. ‘Islığım karanlığa karışır, karanlık ıslığımdan korkardı…’ Eve sağlam döndüğümde zaferden dönmüş gibi sevinç duyardım…
O gün, babasız doğduğum gün gibi kara kış vardı. Kan donduran bir soğuk, zifiri gecenin altına serilmiş kardan bir çarşaf… “otuz dördün biri” olduğumu ölünce anladım, bir ölüm kervanında yol aldığımı ne bileydim…
Dönüş yolunda tepemize dadanan akbabalar gördüm, demir akbabalar… Ölüm fermanımız ulaşınca pilotlara; beyaz dağları, uyur-uyanık bekleyenlerin uykularını ve zifiri karanlığı kana boyadılar… ‘Her el insanlığın mutluluğuna ya da sefaletine bir şey katar’ demiş adamın biri, pilotun düğmeye basan eli sefaletimizi felakete çevirdi…
O günden sonra Roboskî’de elem ve keder bir veba gibi herkesin kalbini esir aldı, ama en çok benim ailemi… Sakat bir anne, karnındaki bebeği, zihinsel engelli iki çocuğu ve 11 yaşındaki Ersin’le kalakaldılar… Ersin daha 4. sınıfa gidiyordu, olaydan sonra okulu da bırakmış, kaçıp kaçıp eve geliyormuş… Böyle olsun ister miydim hiç?
Ben Selman Encü’yüm, nüfus kayıtlarında Selim yazılan…
Babasını anne karnında kaybetmiş, yavrusunu anne karnında yetim bırakmış bir yetimim… “Hayat zordur” demiş Hintliler, böyle bir ölmek daha da zormuş, bu ölümle anladım…
Kırk yaşına dört çocukla girecektim, karlar üzerinde kırk parça olsun istemezdim bedenim, ciğerime çektiğim cigaram ciğerimle beraber bir kayanın altında kaldı...
...
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
------------------------------------------------------------------------------
Ben Mehmed Ali Tosun’um,
1997 yılında Roboskî’nin kaderdaşı Gülyazı da doğmuşum. Onbir kardeşin ikincisiyim.
Onbir kardeşle hayata başlamak en az onbir kere umut demektir. Senin eksiğini kapatacak on kişi daha var demektir. Misal liseden sonra okuyamadığına üzülmek yerine, bayrağı bir sonrakine devretmek demektir. Ben öyle yaptım...
Beni içine kapanık bilenler, içimdeki nehirlerden habersizdiler. İçimden hep coşar, coşardım da taşamazdım işte.
Darlığımızda kapımızı çalmamış devlet bir gün kapımıza dayanıp vatani görev tebliğ edince düştüm Kıbrıs yollarına... Dile kolay, tastamam on sekiz ay hiç görmedim Gülyazı’nın karını güneşini, anamı kardeşimi... ‘Etme oğul, bir yol gel görem’ dediyse de anam, ah yoksulluk üç gün ara ver, al başımdan bu hasreti... Ha bu gün giderim ha yarın derken, tastamam on sekiz ay bir gidişlik yol parası bulamadan bitirdim mereti...
Gün geldi hasretlik bitti... Yeter ki ömür olsun, geçmeyen ne var ki? Bu kez de anam dedi mürüvvetin… Kardeşimin okul harcırahı... Dedim ya, Roboskî’nin kaderdaşıdır Gülyazı… Hasretin bittiği yerde, bir hasret daha başlar buralarda. Kaçak işi dediğin haftada iki, bilemedin üç kez… Mürüvvetime mi, kilerde boşalmış un çuvalına mı? Neye yetecek!?
Kendimi Kerbela yollarına vurdum. ‘Bir yiğit gurbete gitse, gör başına neler gelir’ demişler ya; Aylarca, birgün bizim için de bir güneşin doğacağı umuduyla çalıştım. Aylar sonra, paramı dahi vermediler. Bilemezdim, Kerbela deyip bağrına sığındığım Hüseyin’in şehrinde de en büyük patron kapitalizmin olduğunu…
Çaresiz Gülyazı’ya, her defasında bir bahaneyle kaçtığım "kaçağa" geri döndüm.
Sonra o malum gün geldi çattı... Babamla telefonda konuştuk o gün, kendisi yoktu evde. Analarım taş oldu, duvar oldular karşımda. Gitme diyorlardı baban yok bugün. Başka zaman gidersin. Bir anayı kırmak zordur. Lakin ben iki anayı kırdım o gün, çaresizliğimden aldığım güçle… Bu son dedim bir daha olmayacak. Şimdi düşünüyorum da, en azından sözümü tuttum!
Nevzat, Şêrvan ve Osman’ın arkalarına düşüp son yolculuğuma çıktım.
Eğer soracak olursanız bana; ne anladın bu hayattan diye; size derim ki;
Acıdır ecel şerbeti içilmez
üç derdim var birbirinden seçilmez
bir ayrılık
bir yoksulluk
bir ölüm...
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
---------------------------------------------------------------------------------------------
Ben Erkan Encü’yüm;
Gözlerini ‘devlete adayan’ bir babanın tek erkek evladıyım… Babam “korucu” iken bir operasyonda mayına basarak, iki gözünü de kaybetmiş…
Daha yedinci sınıfa gidiyor, doktor olup babamın gözlerini ışığa kavuşturacağım günün hayalini kuruyordum…
Bir futbol takımı kurmuş adını KartalSpor koymuştuk. Renkleri kırmızı, siyah, beyaz olan formalarımızı daha yeni diktirmiştik, 4 numaralı forma benimdi, iki gün giyebildim…
Babamın devletten aldığı para yetmiyordu, ben de hep ısrar ediyordum “kaçağa gideyim” diye… Birkaç gün önce ısrarlarıma dayanamayıp izin verdi. Bir-iki gidince boyumun ölçüsünü alırım, hevesim kaçar diye düşünüyordu kesin…
O gece ikinci kaçağımdı benim, iki amcamla beraberdik; birieşinin karnındaki bebeğin hasretiyle göçen Hüsnü, diğeri ben yaştaki Savaş… Annem, ellerim üşümesin diye iki çift eldiven giydirmişti. İliklere kadar üşüten bu soğuk eldiven mi dinler anacığım…
Dönüş yolunda ölüm taşıyan gülleler yağdı tepemize. Annemden dinlediğim bir hikayede geçiyordu, ebabil kuşları da böyle ölüm yağdırmışlardı zalimlerin başına. Ama biz masumduk, dinlemediler…
Vurgun yemiş bir dalgıç gibi kalakaldım karanlık denizinde, ölümün kıyısına uzandım, usulca… “Otuz dördümüzün” kanı döküldü, “otuz dört” can ırmağı olduk, karıştık toprağa… Güller geceleyin açar diyordu annem, kan çiçekleri gibi al al olduk hepimiz…
Dönecek yer var da dönecek insan kaldı mı bu kervandan?!
Yedi çift ayakkabısı olan pilota söyleyin, bir çift ayakkabımın bir teki ölüm tarlasında kaldı, içinde ayağımın teki…
Bilmek ürkütüyor biliyorum, ama gene de söyleyin; kapanır mı bombanın açtığı yara çocuklarda?
Ben Erkan Encü’yüm; ömrümün 13 senesini yaşadım, ‘üstü kalsın’ deyip ayrıldım aranızdan, ‘asker görürsen korkma’ dedi annem, bomba düştü, çok korktum…
Semanın yıldızlarla süslendiği bir gecede ölmekti hayalim, söyleyin çok şey mi bu istediğim?
...
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Ben Nadir Alma’yım;
Dünyaya 13 nüfuslu bir ailenin ikinci erkek evladı olarak geldim, bir hüzün mevsimiydi…
‘Denizin bütün incileri aynı değil’miş ya hani, annem her birimizi ayrı severdi… 11 çocuğun sevgisine eşinin sevgisini katmış, her biri için kalbinde müstesna bir yer ayırmıştı. Böylesine engin bir yüreği ilk annemde gördüm…
Yoksulluk bizim de ömrümüzün ortağı idi. Evimizin, soframızın başköşesi hep onun yeriydi. Halimize razıydık razı olmasına ama bu misafir gitmek de bilmiyordu hani… Öğrenim durumumun “orta iki terk” olmasının yegâne sebebi budur…
Mahcup ve duru bir hayatımız vardı… En iyi arkadaşım Hikmet ağabeyimdi. Evin her yükü ikimizin omuzlarındaydı.“Vatana olan borcumun Erzurum’da ödeneceği” celbi geldiğinde, kendi yükümü de onun omuzlarına yükledim, ses etmedi…
Anadan, yardan, köyden uzak olmanın dayanılmaz bir gurbet olduğunu öğrendim askerde, bir de ‘inançsız yaşanamayacağını, mevzide…’
Sayılı gün bitip döndüğümde yoksulluk iyice yerleşmişti Roboskî’ye, bir tek “kaçağın” yolu açıktı, kaldığımız yerden devam yani…
O gece de yükü yoksulluk ve umut olan o katır kervanının peşine keyfimden düşmedim. Askerde iki kardeşim vardı ve hiç paraları yoktu. Onlara harçlık, eve öteberi alınacaktı.Sonra anamın epeydir görmek istediği mürüvvetime gelecekti sıra, gelmedi!
İnsaf bilmez bir felakete tutulduk. O ses sadece geceyi değil, ömür dantelâmızı da yırttı. Gecenin kanatlarına sığındık, nafile, geceye döndü gün gibi hayatımız… Yorgunluk ve yoksullukla ayakta duran gövdem, cemre gibi düştü toprağa…
O gece “otuz dört” yıldız kaydı gökten, “otuz dört” dilek tutuldu, “otuz dört” nefes…
Ben Nadir Alma’yım; ömrümün “yirmi beş” senesini yaşayabildim. Soranlara deyin ki, o şimdi ‘gülümsüyor, ölümün sonsuzluğu içinden…’
...
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığıiçin devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
----------------------------------------------------------------------------
Ben Osman Kaplan’ımGörmüşsünüzdür o fotoğrafı, hani bir kadın yoksul mu yoksul bir evde etrafına çocuklarını toplayıp ürkek ürkek bakınıyor ya işte o fotoğraftaki ailenin reisiyim ben.
Komşumuzun kızı Pakize ile 1999 yılında evlendim. 3 erkek 2 kız 5 çocuğum var. En küçüğü 5, en büyüğü 11 yaşında. 2002 yılında kaçağa gitmeye başladım ve her gidişimde eşim Pakize ve çocuklarım ben gelmeden uyumazdı.
Pakize’ye bir takı alamadığım, güzel elbiseler alamadığım için düğünlere gitmez ama bunu da hiç dert etmezdi. Geçenlerde bir çamaşır makinesi aldım çok sevindi garibim ama kurmak nasip olmadı.
Pakize daha çok gençken evlendim bazen bundan dolayı üzülsem de aslında birbirimizi çok seviyoruz.
Diğer köylülerimiz gibi gidip diğer şehirlerde çalışmak isterdim ama bir yol param bile yoktu. Zaten kaçağa gitmediğimde köyde amelelik veya çapa işleri yaparım.
Sanırım kimse benim yeni bir elbise giydiğime şahit olmamıştır. Anlayacağınız çok yoksuldum hem de çok.
O gece üzerimize yağan bombalar ailemi bir kat daha yoksul yaptı. Çocuklarım şimdi hem yoksul hem de yetim.
Normalde namazlarımız kılan bir insanım ama geçen cumaya gidemedim. Yaşlı bir akrabam bana Cumaları kaçırırsan sonra taziyene, cenazene kimse gelmeyecek dedi. Bende ona “ üzülme teyze, bütün dünya ölümümden haberdar olacak ve taziyeme gelecek” dedim.
5 yaşındaki çocuğuma benim ‘’bir şeyler almak için Şırnak’a gittiğimi söylüyorlarmış.
Yine olaydan bir süre önce normal şartlarda namazını kılıp Cuma namazlarını aksattığı için yaşlı bir kadın(akrabaları) ona: sen böyle Cuma hutbelerini aksatıyorsun. Sonra taziyene, cenazene kimse gelmeyecek demesi karşısında Osman’ın cevabı şu olmuş; “ üzülme teyze, bütün dünya ölümümden haberdar olacak ve taziyeme gelecek” olmuş.
5 yaşındaki çocuğuna babasının Şırnak’a gittiğini ve döneceğini söyleyerek avutuyor Pakize. Çocuk her defasında sormaktan vazgeçmiyor.
Pakize ye olayın ilk anında neler olduğu söylenmemiş. Ancak cenazeler tanınmaz halde olunca, telefonla aranıp o gün hangi elbiseyi giydiğimi, hangi ayakkabıyı giydiğimi sormuşlar.
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Ben Özcan Uysal’ım
‘’Baba olamayacağım örneğin
Toprak olmak ne garip şey anne’’
Böyle demiyor muydu?
‘’Ölmek ne garip şey anne’’ demiyor muydu rahmetli Ahmet Kaya?
19’una basamamak, maça gidememek, eve geç gelememek, âşık olamamak üzülüp sevinememek ne garip şey anne.
Severdim Ahmet Kaya’yı, otlu peyniri de, kaçak çayı ve bütün yanık stranları da…
‘’Kaçaktan’’ dönsek canım ciğerim Amca’mın düğünü vardı. Son günlerde ona hazırlanıyordum. Gizli gizli köşelerde kızları keser belki de birine selam bile verebilirdim. Kaç düğünde denedim de başaramadım. Aramızda kalacaksa gönlümün boş olmadığını da anlatabilirim size.
Bu coğrafyalarda aşk karın doyuruyor. Aşık olmak dertli olmak demektir ve çoğu zaman yemekten içmekten kesilmektir. Bilmiyor değilim..
Arkamızdan yas tutacak köyümüz, amcamın düğününe hazırlanan kızların ellerinde kalacak parlak fistanları, kız kardeşim, kız kardeşlerim, zülüfleri yerine gözyaşı dökecekler, yine yas tutmak kalacak bu toprağın analarına, yine yetim çocuklar büyütmek kalacak paylarına.. bir halayda durmak yerine bir köşeye sinip ağlayacaklar, ama bende diyorum, DOSTA DÜŞMANA KARŞI diyorum, davullarla, zılgıtlarla diyorum, oğulsuz, erkeksiz bırakılan bütün kadınlara diyorum;
“Söyle türkünü sen
Erinme sen nazlı bacım
Ağlamadan
Karalar bağlamadan
Kına gecelerinin sevincinde
Lorke’de, Govend’ de
Temirağa’da”
Hakkınızı helal edin dostlarım. Tebdili mekân derler ölüme… mekanı değiştirdik hem de hunharca katledilerek. Ama biliriz ki şehitler hayattadır. Her daim fikrimde ve hislerimde olacaksınız.
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ben Zeydan Encü’yümNüfusu kalabalık, fakir bir ailenin gün görmemiş evladı…
Ben de liseye kadar ancak okuyabildim. “otuz dörtler”den bu cümleyi kullanan kaç kişi oldu bilmiyorum ama benim de bırakma sebebim aynı: yoksulluk… Bu sebebin kardeşim Orhan’ın da okumasına engel olmaması için elimden gelen ne varsa yaptım; hamallık, ırgatlık, kaçakçılık…
Fakirlik ile “kaçakçılık” bu coğrafyanın kaderidir ve insan üzerinde yaşadığı topraklar ile kaderdaştır… Askere gidinceye kadar katırımın ipi elimde, kaderimi bir muska gibi boynumda taşıdım. Askerde de yoksulluk ile koyun koyuna yattık. Bir bayram vesilesiyle askerden izne geldiğimde amcalarım ve ağabeylerim kendi aralarında toplamışlardı yol paramı, kahır dolu bir valizle dönmüştüm Malatya’ya…
Sert bir mizacım, yufka gibi bir yüreğim vardı… Yeri geldiğinde kavgada yumruk saymazdım ama sebepsiz yere bir karıncaya dahi zarar gelmezdi elimden…
Askerden geldikten az bir zaman sonra annemi kaybettik. Ben günlerce köşe bucak ağladım; hastaydı anam, daha iyi imkanlarımız olsa, daha iyi bir hastane olsa, daha iyi bir doktor olsa diye diye yedim kendimi… Hepimizde acının derin bir izini bırakan bu ölüm, Orhan’ı bir başka sarstı… Günlerce konuşmadı, yemedi, uyumadı…
Beyaz bir çarşafın Roboskî’yi örttüğü o gece ne kadar üşüdüğümü anlatamam. Öksürüğümü gizlemiştim gün boyu, babam “gitme” demesin diye, kardeşim Orhan bilgisayar hayalini biraz daha ötelemek zorunda kalmasın diye… Fakat şimdi kardan bir yangına tutulmuş gibiydi ciğerlerim, ben öksürdükçe katırım irkiliyordu…
O gece tek isteğim kardeşimi sağ salim eve götürmek ve yanan bir sobanın kenarına kıvrılmaktı. Çok şey istediğimi katırımla beni yüzlerce metre öteye savuran bombanın dehşeti ile öğrendim… Bir bomba daha düştü, gerisini hatırlamıyorum…
“otuz dördün her biri” bir başka acı ile öldü o gece… Ecel otuz dört çeşidini serdi ölüm tarlasına… Herkes umduğu ölümü değil bulduğu ölümü tatmak zorunda kaldı…
Ben Zeydan Encü’yüm; kara toprağın kara bağrına, yanyana yürüdüğü kardeşi Orhan ile yanyana değil parça parça düşen… Şerafettin Encü sayıldım otopsi raporunun yoklamasında, mezarlıkta düzelttiler adımı…
Ölüm çemberinden kurtulamadık… Ömür çemberimizi kırdılar… Babam hangimizin acısına yansın şimdi…
…
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim
-------------------------------------------------------------------------------
Ben Orhan Encü’yüm;
Çok nüfuslu, çok yoksul, çok dertli bir ailenin 13 yaşındaki son çocuğu idim…
Son çocuğun ayrı bir kıymeti vardır, hele annenin gözünde… Annem “gözümün nuru” diye çağırırdı beni…
Güler yüzlü, şakacıydım; evin neşe kaynağıydım desem yeridir. Zeki ve çalışkandım da, bundan sebep okula erken başladım, bütün derslerim çok iyiydi. İleride bilgisayar mühendisi olmayı hayal ederdim. Tam olarak nasıl bir şey olduğundan emin olmasam da yaptığım bazı deney ve buluşlardan, öğretmenlerim bende bu cevherin olduğunu söylerlerdi…
Evde birkaç yavru köpek besliyordum. Öyle seviyorlardı ki beni… Okuldan geldiğim saati biliyorlar, beni kapıda karşılıyorlardı… Oyun ve yemek vakitlerinde etrafımda sevinç havlamalarıyla dönüyorlardı…
On ay önce gözünün nuru olduğum annemi kaybettik. Siz hiç ölüm ayrılığının tattınız mı?! Öyle acı bir meyvedir ki, ömür boyu damağınızdan gitmez tadı… Ne yiyebilir ne uyuyabilirsiniz acıdan…
Kaç zamandır bir bilgisayar istiyordum babamdan, o da yoksulluk mevsimi çıkınca alacağı sözünü veriyordu. Gel gör ki bitmek bilmiyordu bu mevsim, kara kışlardan daha uzun sürüyordu…
Baktım bu mevsim bitecek değil, “kaçağa” gitmek için babamın rızasını aramaya koyuldum. Yalnız gitmeyecektim, ağabeyim Zeydan ile birlikte gidecektik. Hem ben yaşta beş arkadaşım daha gidiyordu, onlar gidiyorsa ben de gidebilirdim…
Birkaç “kaçaktan” sonra ısrarlarıma dayanamadı babam. Bilgisayarı da kendisi alamayacaktı, biliyordu, mecburen razı oldu… Ağabeyim Zeydan’ın kazandığı eve, benimki bilgisayar için kumbaraya, böyle anlaşmıştık… Bir bilgisayar almak için kaç “kaçağa” gitmek gerek bilmiyorum ama düştüm peşine gidenlerin, “otuzdördün biri” oldum böylece…
Kara gecenin kara haberi köye ulaşınca, köpeklerim de babamla beraber koşup gelmişler ölüm tarlasına… Bana düşen ölüm onlara da çok dokunmuş olacak ki acı acı havlamaları kesilmemiş…
Katırın boyu kadar yoktu boyum, boylu boyunca yatan bir ölü de olamadım… Parçaları tutmayan bir puzzle gibi, hiçbir parçam vücudumun hiçbir yerine uymadı. Benim diye topladıkları parçaların çoğu bombanın isabet ettiği zavallı katırımındı…
Ben Orhan Encü’yüm; ak yeleli bir tay sırtladı beni, cennete uçurdu…
Ben gittim, düşlerim kalacak bir ceviz ağacının kıyısında…
Ağabeyim Zeydan ile artık ‘bir gömüyüz biz, bulutların altında…’
…
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Ben Fadıl Encü’yüm;
Yoksul bir ailenin yirminci yaşına yeni girmiş ağabeyi, sekiz kardeşin büyüğü idim…
Yedi kardeşimin umudu yeşersin diye hayallerimi “kaçağa” gömmüş, üzerini bir yoksulun isyanı ile örtmüştüm. Bundan gayrı mütevazı dertlerim vardı, yaşamak gibi…
Küçükken geçirdiğim hastalık, babamın da askerde oluşu ile annemin ömrünün en zor zamanı olmuş. Bundan sebep çok düşkündü bana, üzerime titrer, tırnağım taşa değse onun canı yanardı… Kaçağa her gidişimde beni hüzünle, ama mecburen uğurlardı…
Ben de iyi topçu idim. O gün arkadaşlarla halı saha maçı yapmış, giderken de formayı çıkarmamıştım… Arkadaşlarım Serhat ve Celal ile beraber, kaçağa değil düğüne gider gibi gitmiştik. Çünkü biz üç iyi arkadaştık ve nereye olsa birlikte gideceğimize dair söz vermiştik birbirimize… Tencerede taş yerine aş olsun diye düştük yola… “otuz dördün biri” olduk, kaynasın diye kazan...
Katran karası o gecede ne olduğunu anlayamadan bir bombaya av oldum! Eğer üzerimize gelen o ölüm yüklü gülleyi fark etsem, belki gelişine bir röveşata ile topu doksana çakardım, dedim ya iyi topçuydum ben…
‘Yüzümün üstüne kaç yüz düştü’sayamadım, kaç yüz parçaya ayrıldı bedenim… ‘çizginin altı buz, üstü ateş’ değil artık. Buzun üzerine yağan ateş topları tuzla buz ettiler ömür çizgimizi… her birimizin kaç parçası kaldı karlar altında…
Babam dört kez geçmiş üzerimden oğlunu ararken… Beşinci görüşünde kalan parçalarımın üzerindeki Milan formasından tanımış beni… Kaçağa giderken tuttuğum baston, kopan sağ elimde sımsıkı duruyormuş, az ötede…
Ben “otuz dördün biri”yim; beşbin ikiyüz otuz üç numaralı kanuna göre “terörle mücadeleden doğan zarar”dan sayıldık biz… ‘ölümün eski hüznünü kaybettiği asırda’ öldük, istatistik olarak geçtik “resmî” kayıtlara…
Ben Fadıl Encü’yüm; üç gün aradılar beni, vücut parçalarım bulunamadı, birçoğu gibi ben de eksik gömüldüm… Saatim sol kolumla beraber kayboldu bulursanız kardeşime verin…
…
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
------------------------------------
Ben Savaş Encü’yüm
On bir yetimin biriyim…
Bir Ramazan günü dünyaya geldiğim halde adımın Ramazan değil de Savaş konulmasını uzun zaman yadırgadım…
Gözlerimi savaşın coğrafyasında açtığımın idrakine henüz varmış, bahtı kara bu coğrafyanın kaderinin değişmesiyle adımın değişebileceğine dair ümitler ekmiştim yüreğime…
Ümitlerimin yeşerip boy vermesi için okumam gerektiğini biliyordum. Kardeşlerimin yapamadığını yapacak, okuyacaktım. Ümitlerimi okuyarak sulayacaktım. Ne var ki onların yolunu kesip hayallerini sükuta uğratan yoksulluk bana da izin vermedi, okulu geçen sene bırakmak zorunda kaldım…
Yoksulluk mutsuzluğun dostu değildir her zaman, her şeye rağmen mesut zamanlarımız vardı. Roboskî’nin kocaman ceviz ağaçlarına salıncaklar kurar, arkadaşlarla “en yükseğe kadar sallanma” yarışları yapardık, bir de halı saha maçları…
Evde pirinç bitmiş, şeker bitmiş, yağ da bitmek üzereydi. Bir “kaçak hikayesi” daha yakındı yani… Ağabeyim Hüsnü ile kaçağa beraber hazırlandık. Diğer ağabeyim Vahit beni göndermeyeceğini söyledi, kendi gidecekti. Annemin evde olmayışını da fırsat bilerek ısrar ettim, annem olsa bırakmazdı çünkü... Hem yalnız değildim ki! Beni her kötülükten koruyan Hüsnü ağabeyim vardı yanımda…
Vahit ağabeyim bana bir çift eldiven almıştı o gün, ellerim üşümesin diye, onları takıp düştüm ardına “otuz dört”lerin… Kış günü kaçağa gitmek zordur, hele yağmur çamur varsa daha da zordur… Sizin pahalı paltolarınız var, bizim ciğerlerimizi yakıyor soğuk…
O gece ciğerlerimizi yakan, soğuk değildi sadece… Bizi birer et yığınına çeviren ateş toplarıyla can verdik. İlk bombadan sonra Hüsnü ağabeyimle göz göze geldik. Ben onun gözlerinde, sekiz yıldır hasretiyle yandığı ve müjdesini aldığı çocuğunu göremeden gidecek olmanın kahrını bir de ölmek üzere olan birinin çaresizliğini gördüm… Onun benim gözlerimde gördüğü ise, birer birer kuruyan ümitlerimden geriye kalanların topyekün bombalanmasının öfkesinden başka bir şey olamazdı…
‘Ölümün bizi nerede beklediğini bilemeyiz’ derdi Hüsnü ağabeyim, itiraf etmeliyim ki hazırlıksız yakalandık! Hiçbirimizin aklına gelmezdi bu kar-boran-fırtınada paramparça olup yanarak can vereceğimiz…
Biz “otuz dört kaçakçı” idik biz…
Şimdi siz, “Otuz üç kurşun”un yanına “otuz dört kaçakçı”yı da yazın,
Üç’ler Yedi’ler Kırk’lara ‘otuz dörd’ü ekleyin, ve unutmayın…
Ben Savaş Encü’yüm; 14’ünde toprağa düşmüş bir fidanım ben…
Ben doğmadan ömrüm kadar sürmüş ölüm yarışı, ömrümce de sürdü, ma êdî ne bes e!
...
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
------------------------------------------------------------------------
Ben Mahsun Encü’yüm
Adımın anlamını hayatıma yaymış biriyim.
Roboski mahsun çocukların çetin hayat kavgasına tanıklık ederken ben de her daim ertelenmiş özlemler ve çoğu zaman imkânsız hayaller içerisinde tüketilen bir ömrün daha başlarında sayılırdım.
İlk gençliğimdi. Ölüme inat amansız bir var olma davası güdüyorken buralar. Ben buralarda var olmanın mücadele, mücadelenin de bazen ölüme evirildiğini anlamaya başlamıştım. Kaçak olmanın illegal olduğunu duymuş ama yaptığımız işin kaçak olmadığına iman etmiştik. Sınırın bir küçük taşla belirlendiği bu zamanda ‘’orayı’’ ekmek kapısı bilmiştik.
Sınırları zorlayan bizim ekmek davamız iken aynı kaderi paylaştığımız katırların o çıldırtan çalışkanlığına dalıp bir kaçağı daha bitirmek üzereydik belki. Sersemleten o F16 seslerini duyuna kadar. Sonrası bir mahşerden farksızdı zaten.
Hava soğuktu ve ölmek daha da zordu. Bir dağın sırtında bu halde ölmek ve kışın ortasında ömrümün baharına son vermek velhasıl ölmek evet ölmek çok zordu.
17 yaşındayım.
Bütün hayallerimi ve özlemlerimi bir gece gökten yağan bombalara teslim etmiş, bir dağın sırtında 34 insan ve bir o kadar katırla cesetleri parçalanmışlardan biriyim.
Yaşamın zor olduğunu biliyor ama ölmenin bir kat daha zor olduğunu bu gece anlıyordum. Yarın kardeşimi doktora götüremeyecek, doktorda olan babamın eve dönüp dönmediğini öğrenemeyecek, okuyup doktor olamayacaktım. Büyüyemeyecek, evlenemeyecek, çocuk sevemeyecek, takım tutamayacak, ağlayamayacak, gülemeyecek ve hatta aşık olamayacaktım.
17 yaşındaydım ve ölmek için daha çok erken sanırdım…
…
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarınızı beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
Not: Hikayeler bombardımanda katledilen köylülerin gerçek bilgileri kullanılarak yazılmıştır…
-------------------------------------------------------------
Ben Hüsnü Encü’yüm…
‘’Kaçağa’’ gidiş bir tür efsaneydi.
Bir mitolojiden arta kalan kahramanlar gibiydik. Katırlarımız göğe uzanıp yoksulluğun ateşini söküp getirecekmişçesine kıvrılıyordu, çoğu dar patikalarda…
Ve karın çok yağdığı günlerde gökten koca karartılar beliriyordu. ‘’düştü 34’lerden biri’’ mi desem? Yoksa ‘’ahhh şu ağrıyan benim bedenim mi?’’ desem.
Size nasıl anlatsam hikâyemi?
Yoksulluğun kol gezdiği bu diyarda ‘’kaçak’’ olmanın aslında ekmek kavgası olduğunu mu anlatsam?
Yoksa tam sekiz yıl bir çocuk beklemenin ne zor olduğunu mu anlatsam?
Tam bu çocuk özlemimi dindirecekken daha annesinin karnında yetim olan çocuğumu mu anlatsam?
Ben Hüsnü Encü’yüm. 1981’de doğan, 11 çocuklu bir ailenin 4.’süyüm.
Yanındaki kardeşi ile beraber katledilen biriyim.
Çocuk hasreti ile toprağa düşen biriyim.
Gencecik eşini bu koca acı ile bırakan biriyim.
Hayata doymadan katledilen biriyim.
……
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
Ben Hamza Encü’yüm;
Babamdan kalma bir işim, gizli tütün içmelerim vardı, kaçakçıydım…
İsmiyle müsemma bir yiğittim, güreşte rakibim olacak adamın aklına gülerdim.
Yaş yirmiye dayanınca askere gittim; siz deyin “Tunceli” ben diyeyim “Dersim”…
Bir buçuk yıl bizim evde uyku girmedi kimsenin gözlerine. Dersim’den gelen her çatışma ve ölüm haberini yürekleri avuçlarında dinlediler. Her seferinde “şükür ki Hamza değil” sevinci “Allah anasına babasına sabır versin” hüznüne bırakırdı yerini… Terhis olup “hacdan döner gibi” karşılandığımda anlamıştım nasıl beklendiğimi…
Askerlik bitince annem başladı etrafını yoklamaya, oğlunun mürüvvetini görmeden ölmeye niyeti yoktu. Ben de bir yuva hayali kuruyor, bir yandan hazırlık yapıyordum. Hazırlık masrafsız olmaz. Roboskî’de ne bir fabrika bacası tüter ne de ekilip biçilecek tarla vardır. Yegâne ekmek kapımız sizin “kaçakçılık” dediğiniz ata mesleğidir…
Tepemize düşen ilk bombanın ateşi Roboskî’nin kıyameti oldu. Ömür tesbihimin ipi koptu. Her bir yaşım bir tespih tanesi gibi savruldu Roboskî’nin kayalarına…
Kara haber tez ulaştı bahtı kara yuvamıza. Kız kardeşim Berivan bu kahreden acıya dayanamadı, kendini bıçakladı. Annem, Roboskî’nin dört bir yanına savrulan ciğerinin bir parçasını toplamaya çıktı ama nafile…
Otopsi raporuna “aidiyeti bilinmeyen kol ve bacak” olarak geçtim ben! 80 kiloluk Hamza’sının on kilosuna iki gün sonra kavuşabildi anam!
Bedenimin 70 kilosu Roboskî’nin dağına bayırına savruldu. Anam her dağa, her taşa fatiha okumasın da ne yapsın?
Ben Hamza Encü’yüm; ekmeği tanımak karın doyurmuyor efendiler, sofrana götürmek için bir bedel ödemelisin, benim bedelim canım oldu! Söyleyin, ben böyle mi ölmeliydim?
…
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
İSTATİSTİK DEĞİL, “İNSAN”IM! BENİM DE BİR HİKAYEM VAR!!!
Ben Selam Encü’yüm;
Annemin göz bebeği, evin ilk çocuğuydum…
“Roboskî’de hamuru acı ile yoğrulmamış hikâye yoktur” demişti ya Yüksel, doğrudur. Fakat “bizi mutlu kılan şey şartlardan çok, ruhumuzdur” demiş Voltaire; acı ile yoğrulmuş ama mutluyduk…
İçine kapanık sayılırdım, utangaçtım… Bir kız sevdiğimi en yakın dostum Ferhat’a bile söyleyememiştim. Allah’tan o dalıp dalıp gidişlerimi fark etmişti de kaynayan içimi dökecek bir gönül bulmuştum…
İki yıllık inşaat bölümünü bitirmiş, inşaat mühendisliğine geçiş için sınava hazırlanıyordum. Sınava giriş parası istediğimde babam “biraz beklememi” söylemişti; bu söz yokluğun diğer adıdır Roboskî’de ve bu sözü duyan her evlat gibi ben de babama kaçağa gitmem için müsaade etmesini söyledim. Daha önce hiç kaçağa gitmemiştim, babam direndi, göndermek istemedi. Çok ısrar edince çaresiz gönderdi… Yolda iken; 40 lira için beni bu karda kışta kıyamette, kelle koltukta bu sefere çıkaran düzene her nefesimde lanet ettim. Bu ilk kaçağımdı, sonum oldu!
Göğün gündüz gibi aydınlanması ile bir araya toplandık. Kaçakçı olduğumuzun işaretiymiş bu, asker bilirmiş… Bilirmiş de tepemize kıyamet gibi yağan ateş gülleleri neydi?! Ciğerime kadar yaktı bomba, göğsüm paramparça savruldu kayalıklara. Kimseye duyuramadım sesimi, sükûtumun çığlıkları arşa değmekteydi oysa…
Annem haber almış. Etrafın ateşe verildiğini söylemişler. Kimse ‘oğlun yandı!’ diyememiş, nasıl desinler ki! Yağmur-çamur dememiş, ilikleri üşüten soğukta onca yolu koşarak gelmiş, Roboskî’nin diğer anneleri gibi… Bizden geriye kalan parçalar toplanıp katırlara yüklenirken, kadınlar üşümesin diye yakılan ateşe iki kere atmış kendini annem, zor tutmuşlar…
Paramparça olmuş ve yanmış bir sürü ceset içinde oğlunu aramış, ona en kısasını göstermişler, ‘oğlum uzun boyludur’ demiş, ‘beni öperken hep eğilirdi’ demiş. Beni ayaklarımdan tanımış annem, arza basan bütün ayakları sıralasanız benim ayaklarımı bulabilir aralarından…
Ölmüş bir evladın yüzünü görememek nasıl büyük bir acıdır bilir misiniz? Ben annemden bilirim…
“Kekê Can”ım Ferhat’la beş aydır görüşmüyorduk, çok özlemiştim onu, helalleşemeden ayrıldık…
Sevdiğime, “yağmur damlacığıma” söyleyin; melekler getirene dek cennette onu bekleyeceğim…
Ben Selam Encü’yüm, mühendis olacaktım. 23’üncü yaşıma giremedim, bir bahar daha göreydim ne olurdu?!
…
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’i de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…
Herkesin hakkı değil mi Adalet?!
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten ÖZÜR dilemeli,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay’a TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
------------------------------------------------------------
Ben Hüseyin Encü’yüm
Roboski yazları yayla gibidir. Soğuk suyu, yemyeşil tarlaları, rengârenk çiçekleri, serin rüzgârı, koyunu kuzusu ile cennetten bir parçadır adeta. 1991’in o güzel yaz günlerinden birinde dünyaya gözlerimi açmışım.
Bizim burada ilk çocuk erkek olmaya gör herkes bayram yapar. O günde babamın bayramıymış. Peygamber torununa benzesin diye koymuş Hüseyin ismini. Kendisine yardım edecek bir erkek oğlu vardır artık, sırtı yere gelmez.
Diğer erkek kardeşimin benden altı yaş küçük olması ve ben evin en büyüğü olduğumdan babamla beraber çalışmaya başladık.
Zor bela liseye kadar geldim. Sonrası da gelmedi zaten.
Okumak güzel bir hayat kurmak benimde hayalimdi elbette ama diğer kardeşlerim okusun ailem rahat etsin diye gidiyordum ‘’sınıra’’.
Ev halkı ben sınırdan dönmeden uyumazdı.
Annemi hep evde büyük bir tedirginlik içinde görürdüm. Gitmemi oda istemiyordu ama başka şansımız yoktu.
Anneme hep ’Senin sözünü dinleyen bir gelin getireceğim’ diyordum. Affetsin. Bırakmadılar. Bir dağ sırtında bombalarla bedenimi parçaladılar.
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’İ de öldürmediyse,
ADALETtalep ediyorum…..
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarınızı beni öldürmekte harcadığınız için
Devletten ÖZÜR,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için; Genelkurmaya TEŞEKKÜR mü etmeliyim!?
-------------------------------------
“Roboski İçin Adalet Platformu”, katliamın üstünün örtülmesi tehlikesine karşı “Sınırlara inat adalet” kampanyası başlattı.
34 gün sürecek kampanya boyunca her gün katliamda yaşamını yitiren bir kişinin hikâyesini yayınlayacak olan platform, çeşitli illerde eş zamanlı olarak düzenlediği ilk eyleminde Serhat Encü adıyla yazılmış mektubu okudu, ardından Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’na gönderdi.
Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’na gönderilen mektubun tam metni:
RAKAM DEĞİL, “İNSAN”IM! BENİM DE BİR HİKAYEM VAR!!!
Ben Serhat Encü’yüm;
Annesinin güvercini, Mervan’ın Keko’suyum.
Çocukların erken büyüdüğü bir coğrafyada dokuz çocuklu bir ailenin üçüncü erkeğiyim…
Lise 1′e kadar güç-bela getirebildiğim okulu, üniversitede okuyan ağabeylerime harçlık gönderebilmek için bıraktım.
Ben “kaçak”tan dönünceye kadar uyku girmezdi gözlerine annemin; dua ederdi “güvercinime bir şey olmasın” diye… Onu uyumamış görünce teselli ederdim, “Bir şey olmaz anne, korkma! Hem bir şey olsa bile en sevdiğim arkadaşlarımlayım” derdim.
Hem en iyi arkadaşım Celal de benimleydi, ertesi gün halı saha maçımız vardı. Yaşamı, uğrunda ölecek kadar çok seviyorduk, ölmeseydik ne iyiydi!
Sevmeyi yeni öğrenmiştim, “annemin tandır ekmeğinin buğusu gibi…” şiirler biriktiriyordum. Onu görünce “Roboskî’nin buz gibi suyunu içmişçesine serinliyordu ateş yüreğim!”
Sevinçlerim, öfkelerim vardı benim; Cimbom’un Fener’i yendiği akşamın sabahında Fenerli arkadaşlara caka satmıştım misal, Van depreminde açığa çıkan ırkçı zihniyeti kendimce protesto etmiştim…
Şekerden hayallerim vardı benim, bombaladılar!
Kaç parçaya savrulduğunu kimse bilemeyecek! Benim kaç parça olduğumu bilmedikleri gibi…
Annem güvercininin acısını dindirecek merhem bulamaz, sorarsa siz ona şöyle deyin: O güzel insanlar, o güzel katırlarla gittiler, dönmediler…
…
Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var;
Eğer beni öldüren bombalar ADALET’İ de öldürmediyse,
ADALET talep ediyorum…..
Herkesin hakkı değil mi Adalet?
YOKSA
O kocaman, pahalı bombalarınızı beni öldürmekte harcadığınız için
Devletten ÖZÜR,
Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için; Genelkurmaya TEŞEKKÜR’mü etmeliyim!?
HABERİ İLETEN: METİN UZUNÖZ
|