Türk devletinin asimilasyon politikasından dolayı bölgenin halk mirası yıllarca horlanmıştır. Daha sonraki yıllarda da devlet, bu siyasetinde o kadar başarılı olmuştur ki bölgesel halk mirasını yoketmeyi yörenin insanlarına bırakmıştır. Bir anlamda mağdura, kendi eliyle kendisini yok etmek öğretilmiştir. Bir süre sonra da inkar edilen kimliklerin aşağılanması ve hor görülmesi anlayışı “Türk sol” grupları tarafından devralınmış; “büyük davalar ve siyasi idealler”den dolayı bölgenin kültürel mirası ihmal edilmiştir. Bu eğilimin temeli; “lokal kültürde kayda değer önemli bir şey yoktur” düşüncesidir. Bizler, “ideal insan”ı hep uzak diyarlarda aramış, yaşadığımız toprağın rengini ve geçmişini unutmuşuz. 1970′li yıllardan itibaren bütün Dêrsim gençliğini arkasından sürükleyen sol siyasetin nedense hiçbirinde, bölgenin kültürel mirasına yönelik bir çalışma, bir duyarlılık halinin görülmemesi bu durumun bir göstergesidir. Bugün bu anlayışların 30 yıllık yayınlarına baktığımızda, bölgesel dillerden bir şiire, bir kılama hatta bir ozanın adına dahi rastlayamayız. Bu anlayışların girdiği yerlerde Silemano Qiz, Hüseyin Doğanay ve aslında topyekün ezilen ulus kaybetmiştir.
Sosyal şovenizmin ağır baskısına ve inkarına maruz kalmış ezilen kültürlerin halk mirasına dair, hakim ulus penceresinden bu bakış açısı, Kürt-Kirmanc halkının özgürlük arayışıyla beraber ilk defa kırılma göstermiş ve asimilasyona uğrayan kültürel değerlere karşı bir hassasiyet geliştirmiştir. Benim de kendi anadilime yönelmemde temel olarak bu hareketlerin etkisi vardır. 1990′lı yıllarda Matematik okumak için Kayseri’den Malatya’ya gitmiştim. Tam da bu sıralarda Kürt halkınının özgürlük arayışı üniversitelere yayılmaya başlamıştı. Kayseri’de, ortaokul ve lise okuduğum dönemlerde bu fikirleri savunan insanlarla hiç karşılaşmamıştım. Benim için tamamen yeni olan bu fikirleri anlamaya çalışıyordum. Daha yeni tanıştığım bir öğrencinin “sömürgecilerin diliyle sanat olmaz” diye kulağıma aniden söylediği bir cümlesi, sonraki bütün hayatıma yön verecekti.
Üzülerek belirtmeliyim ki, bizim tarafımızda derlemecilik tarihi ancak 1970′li yıllardan itibaren yeni yeni başlamıştır. Hatta bu dönemlerde bile derlemecilerin sayısı birkaç kişiyi geçmiyor. İlk zamanlarda, özelikle yurtdışında yaşayan insanlarımız, hasret ve özlemlerini bir nebze olsun gidermek için memlekette yaşayan yakınlarına, seslerini kaydetmek için teypler gönderiyorlar. Bu şekilde ülkeler arasında çok sayıda kaset trafiği yaşanıyor. Teyplerle ilk defa karşılaşan köylüler kayıt yapmayı öğreniyorlar. Bu kasetlere bazen şiir, kılam okunuyor bazen de masallar anlatılıyor. Mahmut Baran, Hüseyin Doğanay, Silemano Qiz, Alaverdi gibi halk aşıklarının eserleri teyplerle kayıt ediliyor ve kasetleri elden ele dolaşıp çoğaltılıyordu. Kendi kültürüne karşı bir sevgi ve duyarlılık geliştiren bazı insanlarımız da gördükleri yerlerde bu kasetleri topluyorlar. Hawar Tornecengi, Munzur Çem, Daimi Cengiz, Zilfi, Cemal Taş gibi halk mirasına gönül vermiş insanlarımız yüzlerce kaset toplayarak bireysel arşivler oluşturuyorlar.
Ali Baran, 1950′lerden itibaren devlet tarafından çeşitli kişilerin Elazığ’a gönderilerek yöresel sanatçıları topladıklarını, babası Mahmut Baran’dan aktarıyor. Gelen yetkililer bu sanatçılara temiz Türkçe ile “türkü” söyletmek için sözümona dersler veriyorlarmış. Mahmut Baran, yapılanlara tahammül edemediği için kaçıyor. Bu örnekten ve yukarda bahsettiğimiz özel derlemecilerin yaklaşımlarından, hükümetin çeşitli halkların kültürel mirasına ve belleğine müdahale ettiği görülüyor.
Burada çok önemli bir kırılma noktası yaşanıyor. Bir döneme kadar kendi eserlerini Kirmanckî okuyan Dêrsim’in en önemli kaynaklarından biri olan büyük ozan Sey Qaji’nin ardılları olan Davut Sulari, Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek gibi ozanlar, yeni dönemde bu devlet yetkililerinin de teşvik ve destekleriyle eserlerini Türkçe yazmaya başlıyorlar. Bu asimilasyon politikası ile Dêrsim’in en köklü geleneği bir dönem sonra dilini değiştirmek zorunda kalıyor. Böylece köklü bir miras Türkçe dili üzerinden “Türk Halk Müziği”ne hicret ediyor. Çünkü yukarıda bahsettiğim kişilerin yarattıkları eserler bugünkü popüler Alevi-Bektaşi müziğinin en önemli kaynağını oluşturuyor. Buradan şu sonuç ortaya çıkıyor: bugünkü Alevi-Bektaşi müziği aslında Türk olmayan, çoğunlukla Kızılbaş Kirmanc-Kürt ozanlar tarafından yaratılmıştır. ‘Kürdün Alevisi mi olur?’ şeklinde fikir beyan edip aynı şekilde bu Türk olmayan Alevi ozanların eserlerini yıllardan beridir okuyup duran Kemalist gerici Alevilerin böylece büyük yalanları meydana çıkıyor.
Arif Sağ, bir konuşmasında bugünkü Alevi müziğine ait eserlerin çoğunlukla Dêrsim’den çıkıp başka illere yayılan sürgün ozanlar tarafından bestelendiği gerçeğini dile getirmişti. Bu sürgün ozanlarından yüzlerce örnek vermek mümkündür: Davut Sulari (Dêrsim-Kirmanc), Aşık Daimi (Dêrsim-Kirmanc), Mahsuni Şerif (Hozat-Kurmanc), Ali Ekper Çiçek (Dêrsim-Kirmanc), Nesimi Çimen (Sarız-Kurmanc), Cafer Tan (Hozat-Kirmanc), Nimri Dede (Dêrsim-Kurmanc), Aşık Ali Özkan (Qoçgiri-Kurmanc), Feyzullah Çınar (Qoçgiri-Kurmanc), Hasret Gültekin (Qoçgiri-Kurmanc), Muhlis Akarsu…
Türk-İslam sentezciliğinin çarpılmasına uğrayan Alevi-Bektaşi geleneğinin “Horasan’dan geldik, öz be öz Türküz” safsatasına kapılıp veya enternasyonalizm adı altında egemen ulusun asimilasyon politikasını devam ettiren Türk Solu motivasyonu ve buna benzer binbir çeşit motivasyonla dilini değiştiren ozanların yanında, başkalaşmadan kültürel mirasımızı bize aktaran ozanlarımız da var. Bunlardan Sey Qaji, Silo Qiz, Mahmut Baran, Hüseyin Doğanay, Firik Dede, Ozan Serdar, Aleverdi, Nizamettin Ariç, Memê Çeti, Mehmet Çapan, Metin-Kemal Kahraman vb. ozanlarımızın adlarını burada yad ederken, onların bıraktıkları derin ve köklü mirasın 60-70 yıllık yıkımdan sonra yeni kuşaklar tarafından yeniden devralındığını, bugün Dêrsim’de yapılan yeni kuşak müzisyenlerin üretimlerinden görüyoruz. Yeni kuşaklar dilini yeniden devraldılar. Bu demektir ki Munzur’un halen süt gibi kaynayan ana kaynağına dönüş yeni başladı.
“Bir milleti tanımak istiyorsanız müziğini dinleyin” der Konfüçyus. Melodi dilden daha eskidir ve bir toplumun ruhunda ilk canlanan olgudur. Toplumda duyarlı bireylerin oluşturduğu bu melodiler, toplumun diğer bireyleri tarafından da hafızaya kaydediliyor ve böylece kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Hamur mayasının başka bir hamura bırakılması gibi. Bir toplumun gerçek ruhu da ancak müzikte yaşar ve ancak müzikle devredilebilir. Bir şiir veya bir resim gibi değildir müzik, bir melodi aracılığıyla bin yıllık geçmişinizi bir anda hatırlayabilirsiniz. Neden hatırlarsınız? Çünkü söz konusu o melodi, sizden önceki bütün kuşakların belleğinde de kayıt edilmiş ve tekrar edilmiştir. Bütün kuşakların belleğinde tekrar edilen bu ana kayda size kadar ulaşınca, bir zincirin halkaları gibi önceki halkalara da yolculuk yapabilirsiniz. Ana kaydayı devralan bir birey, kendisine yeni bir mana ve biçim vererek yeni bir ruh yaratır adeta ama ana kayda değişmez, sadece yeni tonlar eklenir. Bütün bu bireysel ruhlar ancak bir melodide kendisini sonrakine aktarabiliyor, böylece bir kavmin belleği bir halk ezgisinde yaşar. Bundan dolayıdır ki küçükten büyüğe, yaşlıdan gence bütün bir halk birden bire bir halk ezgisinde kendini yeniden bulur ve keşfeder, hatırlanan şey bütün bir geçmiştir. Öyle güçlü ve sihirli bir olgu ki bu melodi, aynı anda bir halkın yönünü değiştirebilir. Bir narı düşünün; kabuk bağlamış dış yüzeyin içindeki bütün tanecikler aynı sıvıdan oluşurlar ve her birinin içindeki tat aynıdır.
Neden kendi anadilini hiç bilmeyen bu çocuklar ısrarla artık anadilleri olmayan bir dilde müzik dinliyorlar acaba? Çünkü bir halk her alanda kaybetmiştir ve o halkın çocukları sadece müzikte kendi ruhsal dokularını bulabiliyorlar. Ki oradan dirilecekler, çünkü onlara tarihlerinden kalan tek varlıklarıdır müzik. Öyleyse çocuklarımızdan en azından bir kaçına kendi anadilimizi öğretelim. Belki de büyüyünce aynı kaydayı çalar söylerler ve bu şekilde devirdayım olur, zincir kopmaz, yeni bir halka eklenir.
Mikail Aslan
Munzurnews/AXM