Dersim'de Eskiyen "Nüfus Cüzdanı"m!

Daha önce de Tunceli'ye gittim, ama ilk kez bir
şehrin bu kadar daraltılmış, sıkıştırılmış, her gün her saat birbirinin
gardını ölçüp biçerek ve ona göre mevzilenerek yaşamak zorunda kalan bir
şehirle ve atmosferiyle karşılaşıyordum.
Şeyhmus
DİKEN
seyhmusdiken@mynet.com
BİA
(Diyarbakır) -
Tarih 2006 yılının temmuz sonudur. Dêrsim şehir girişinde
bir minibüs dolusu bu yıl altıncısı düzenlenen Munzur Doğa ve Kültür
Festivalinin konukları. Resmi ve sivil giysili bir grup güvenlik görevlisi
tarafından araç durdurulmuştur. Soru kesin, net ve orada, (Dêrsim'de)
bulunulduğu süre içinde neredeyse her gün, festival süresince günde birkaç kez
yaşanmaktadır.
"Kimlikleriniz lütfen!"
Ve o esnada araçta ön sıralarda oturan Nimet
Tanrıkulu'nun sesidir duyulan, biraz da tepkici bir tonda. "Önce
siz kimliğinizi gösterin bakalım. Sizler kimlersiniz!".
Karşıdakiler, tepkiye alışkın değillerdir.
"Biz polisiz. Görevimizi yapıyoruz." Yanıtı, bir başka kesinliktedir. "Tamam
da bizler de festival nedeniyle buraya gelen konuklarız. Yeter artık kimlik
çıkarıp vermekten bıktık." Yanıtı bir başka yargıyı yansıtmaktadır.
"Hanımefendi burası terör bölgesi. Bizler de emir kuluyuz. Sanıyor musunuz ki
biz çok istekliyiz sizlerin kimliklerinizi kontrol etmekten. 25 saattir
görevdeyiz. Biz de sizin yerinizde olsak ve sürekli kimlik isteme talebiyle
karşı karşıya olsak aynı tepkiyi gösteririz. Ama neylersiniz ki bu işler böyle
göstermek zorundasınız".
Munzur Festivali
İşte böylece uzayıp giden, genellikle de sonu kimlik ibrazından sonra araca ve
içindekilere yol verilen, arada bir de birkaç gözaltı ya da engellemelerle
sonuçlanan bir şehir ve festival seyahatiydi 27-30 Temmuz tarihleri arasındaki
6. Munzur Kültür ve Doğa Festivali.
Aslında daha Keban baraj gölünün şişirdiği suların Elazığ yakasındaki Pertek
feribot iskelesine yanaşmadan birkaç yüz metre önce kimlik talebiyle
durdurularak başlıyor ve habercisi olunuyordu yaşanacakların. Yirmi dakikalık
bir feribot yolculuğundan sonra Tunceli ilinin Pertek ilçesine vardığınızı
anlıyor ve hemen oracıkta bir kez daha kimlik kontrolünden geçiriliyordunuz.
Sonra birkaç kilometre gittikten sonra bir kez daha bu kez polis kontrolüne
sıra geliyordu. (Öncekiler asker). 50 kilometre sonra Tunceli iline
vardığınızı artık polisin güvencesinde olduğunuzu emniyet müdürlüğü tarafından
konulan bir tabeladan öğrenirken, şehir girişinde "Yolculuk nereye!" diyerek
bir kez daha denetimden geçiriliyordunuz.
20 kez kimlik kontrolü!
İstisnasız bu Dêrsim'de festival süresince kaldığım üç günlük zaman dilimi
içinde festival nedeniyle programlarına katıldığım Pertek, Hozat ve Ovacık
ilçelerinde ve yollarında aralıksız yaşandı.
Abartmıyorum en az 20 kez kimliğim ya kaydedildi ya da kontrol edildi.
Diyebilirim ki bir başka olağandışı yaşantıların yaşandığı şehirde
(Diyarbakır'da) yaşıyor olmama karşın; bu kadar az bir zaman dilimi içinde bu
kadar çok kimlik kontrolünden ilk defa geçiriliyordum. Sonra da kendi kavlimce
bunun yarattığı travmayı düşünmeden edemiyordum.
Daha önceleri de bir iki kez Tunceli'ye gitmiştim. Ama ilk kez bir şehrin bu
kadar daraltılmış, sıkıştırılmış, her gün her saat birbirinin gardını ölçüp
biçerek ve ona göre mevzilenerek yaşamak zorunda kalan bir şehirle ve
atmosferiyle karşılaşıyordum. Doğrusu böyle bir şehirde mevcut haliyle
yaşamanın zorluğu beni fazlasıyla etkiledi ve bunu da orada kaldığım süre
içinde bir çok insanla paylaştım.
Tunceli gerçeği
Sonuç da yapılmaya çalışılan bir şehre ait festivaldi. Ve her yıl artık
neredeyse dünyanın bir çok yerine dağılmış Dêrsim coğrafyasının hemşehrileri
kendilerini şehirlerinin festivallerine ve düzenlendiği tarihe göre ayarlayıp
öyle hasret gideriyorlardı. Buna, elbette müsamahakâr davranış örnekleri
beklemek de haklarıydı. Ama tersi ile karşılaşmak demek ki bir Tunceli
gerçeğiydi!
Festival gerçekten konu başlıkları ile müzikleri ile, her gün bir ilçeye
yapılan gezi programları ile festival boyunca hem şehir sakinlerini hem de
konuklarını doyuran bir programa sahipti. Bunu organizasyonun artıları
hanesine yazmakta devamını beklemek açısından yarar var.
Ferhat Tunç ve Yaşar Seyman
Ama kanımca birçok sohbette adı geçtiği ve benim de eksikliğini hissettiğim
için yazmamda yarar olduğuna inandığım Ferhat
Tunç'u anmadan geçmek Dêrsim'le ilgili bir yazı yazılırken eksik
kalır.
Adı artık şehriyle birlikte anılan Ferhat Tunç'un bir unutkanlık ya da
iletişimsizlik sonucu olduğuna inandığım bir eksiklik nedeniyle çağrıl(a)mamış
olması mutlaka aşılmalı ve telafi edilmeli diye düşünüyorum.
Bir başka açıdan da "Munzur'un Sesi" olma hakkını her daim üzerinde taşıyan
sevgili arkadaşım Yaşar Seyman da
yoktu. Söz vermişti Dêrsim'de bana ev sahipliğini o yapacaktı. Festival
komitesindeki arkadaşlar ilgide kusur etmediler, ama yine de sevgili Seyman'ı
festival süresince gözlerim hep aradı. Kendisi yoktu ama bir başka arkadaşı
Nimet Tanrıkulu vardı. Sağ olsun onun ilgisine mahzar olduk.
Son bir vurgum ve eleştirim de Dêrsim halkına! Zazaca'yı çoktan unutmuşlar.
zazaca sadece müzikte mi var! Ben sadece onu gördüm de! Diyarbakır'da
neredeyse her panelde, her etkinlikte paneli düzenleyenleri paralarcasına
neden Kürtçe yok, ya da yetersiz ya da tümüyle Kürtçe değil (hatta zaman zaman
neden zazaca değil!) diyenleri bildiğimden; orada bu tip
söylemlerin/taleplerin bir tekine bile rast gelmedim. Yadırgadım.
Yadırgadığımı da daha orada iken yüksek sesle paylaştım.
Dêrsim amasının dilini unutmuş. Benim kimliğim birkaç gün içinde eskimiş çok
mu? (ŞD/AD)