Alevilik İslam mıdır?
Mehmet
BAYRAK
Aleviliğin nereden gelip nereye gittiği,
ne olduğu ve ne olmadığı tartışmaları, sıcaklığını hậlậ muhafaza ediyor.
Tartışmalara ilişkin, tabiri caiz ise, “her kafadan bir ses çıkıyor” denebilir.
Biz bu söyleşi ile, araştıran; bilgilere, belgelere ve bulgulara dayalı olarak
düşünen kafalardan birinin sesini duyurmak istedik. Niye Mehmet BAYRAK diye
sorulabilir. Hollandalı bilimadamı Martin van Bruniessen’in tamamen katıldığımız
şu sözleri bu soruya yanıt oluşturuyor: “Son yirmi senede Kürt yayın ve
araştırma hayatında Mehmet Bayrak’ın çok önemli bir yeri var. Yayınladığı dergi
ve kitaplarla, topladığı ve yaptığı araştırmalarla ölümsüz bir mekan
kazanmıştır.” BAYRAK’ın Alevilik ve Kürtler ile Ortaçağdan Modern Çağa Alevilik
adlı çalışmalarına bir göz atmak bile, hem Bruniessen’in tespitinin hem de bizim
tercihimizin sebeplerinin anlaşılmasını sağlayacaktır kanısındayız. Bu
söyleşinin tartışmalara bir katkı sunması umuduyla...
Barlas BEYAZTAŞ – Ümit KAYA
Bir Doğal Din : ALEVİLİK
Alevilerin kamusal alanda tanınmaya başlamaları bir yandan yeni olanaklar
sağlarken diğer yandan da cemaat içindeki farklılıkları ve bölünmüşlükleri de
gözler önüne serdi. Bu, dine ve inanca bakışa da yansıyor. Bir kesim, daha çok
yaşlı kuşaklar, “Alevilik İslamdır” hatta “hakiki Müslüman biziz” diyor. Bir
kesimse “Alevilik kendi başına bir inançtır, ama İslamdan etkilenmiştir” diyor.
Başka bir grupsa “Alevilik yalnızca bir felsefe, bir yaşam biçimidir” diyor.
Sizce bu tanımlardan hangisi gerçeğe daha yakın?
Alevilik, çok uzunca zaman Türkiye’deki tabu konulardan biri olduğu için, açıkca,
özgürce tartışılamıyordu. Tartışılamadığı için de gerçekten ne olup olmadığı
ortaya konamıyordu. Benim araştırmalarım, kendi yaşamım, elde ettiğim bulgular
şunu gösteriyor: Alevilik kendine özgü, ayrı bir dindir. Kuşkusuz, inanç, dini
de tarikati de mezhebi de kucaklar, ama Aleviliğin bir din olduğunu özellikle
vurgulamak istiyorum. Dünya yüzünde insanların mensup olduğu iki tür din vardır.
Bunlardan bir tanesi geçmişten bu yana insanoğlu ile yaşayıp gelen doğal
dinler’dir, ikincisi de semavi dinler’dir. Alevilik, doğal dinler kategorisinde
yer alan kendine özgü, ayrı bir inanç, ayrı bir dindir. Semavi dinler’le
herhangi bir alakası yoktur.
İnsanlarımız, din denince mutlaka semavi dinler’i anladıkları için, Aleviliğin
ayrı bir din olayı olabileceğini düşünemiyorlar. Hemen “Alevinin allahı kim,
peygamberi kim” diyerek ortaya çıkıyorlar. Oysa doğal dinler diye bir kategori
vardır ve bunlar hậlậ yaşıyor. Alevilik de bunlardan bir tanesidir. Alevilik
semavi dinler’den çok daha önceleri başlayan, yani geçmişi Budizm’e de,
Brahmanizm’e de Manihanizm’e de, Zerdüştilik’e de, belli ölçüde Şamanizm’e de,
Mazdekçilik’e de, Babekçilik’e de dayandırılabilecek bir din.
Öte yandan komşu dinlerden de bir takım şeyler alıp bir takım şeyler vermiş.
Sözgelimi Alevilik ile Hırıstiyanlık arasındaki benzerliğin onda birini
Alevilik’le Müslümanlık arasında göremezsiniz. Buna rağmen İslamiyet’ten de bir
takım motifler, semboller alan, kendine özgü, ayrı, bağımsız bir dindir
Alevilik. Bu sembollerin alınması da doğal. En azından 1400 – 1500 yıllık bir
tarihi var İslamiyet’in. Şimdi bu coğrafyada yanyana, yerine göre içiçe
yaşanıyor, dolayısıyla İslamiyet’ten kimi motifler almış ve kendi içinde
eritmiş. Nasıl eritmiş? Sözgelimi Alevilik’teki Ali kültü ile İslamiyet’teki Ali
arasında çok büyük bir fark vardır. Alevilik yeni, kendine özgü bir Ali kültü
yaratmıştır.
12 İmam olgusu da böyledir. 12 İmam eğer Ehl-i Beyt’in soyundansa, onun
çocuklarıysa bunların belki de 102 veya 1002 olması gerekirdi. Oysa Alevilik
bunu 12’de bitiriyor. Bakıyorsunuz bunun Hırıstiyanlık’ta bir karşılığı var: 12
Havari. Yine Ahle Haq’larda, Yezidiler’de var bunun karşılığı. Yani 12 melek
kültü’ne bağlı dinlerin bir çoğunda bu 12 sayısı egemen. Çok açıktır ki
İslamiyetin 5 Şartı vardır. Aleviler bu 5 Şart’ın hiçbirini yerine getirmezler.
Alevilerin orucu vardır mesela, ama oruçları da İslamiyetinkinden tamamen
ayrıdır. Hacca gitmez, kelime-i şehadet getirmez, namaz kılmaz... Öte yandan
Amentü duasında ifadesini bulan İmanın Şartları var. Yani bir kişinin Müslüman
olabilmesi için aynı zamanda imanın, yani inancın şartlarını kabul etmesi lazım.
Ne diyor: “İslamiyetin öngördüğü gaybi tanrıya inanırım, onun resulüne inanırım,
onun gönderdiği kitaba inanırım, ahiret gününe inanırım, hayrın ve şerrin
Allah’tan geleceğine inanırım.” Alevi bunların hiçbirine inanmaz. Ne İslamın ne
de İmanın Şartları’nı yerine getirir. Bundan dolayı ayrı bir inançtır, ayrı bir
dindir Alevilik. Dolayısıyla, Aleviliği İslamın özü, versiyonu, tarikatı veya
mezhebi olarak görmek son derece yanlıştır.
Yani nasıl bir ırmak, bir küçük su bir dağdan kopuyor, bir dere yatağında
ilerliyor, ilerledikçe yeni sular eklenerek büyüyor, büyüdükçe geçtiği
coğrafyanın özelliklerine göre bu su yeni bir tat, yeni bir renk alıyor; işte
Alevilik de aynen bu nehir gibi belli inançlardan, dinlerden, kültürlerden
etkilenmiştir. Yaşadığı coğrafyadaki egemen halklardan ve kültürlerden bir takım
şeyler alarak, yeni bir kompozisyon olarak ortaya çıkan, heterodoks, gizli bir
dindir. Benim hareket noktam, yaklaşımım budur.
Dışarıdan bakanlar Aleviler’in kendi içlerine kapanık ve homojen olduğu
kanısındalar, oysa çok heterojen ve çeşitli siyasi tutumlara sahipler Aleviler.
Sizce dışardan niye böyle görünüyor? Ve neden Aleviler kendi içlerinde böyle
bölünmüş durumdalar?
Dışarıdaki insanın Aleviliği görmesi, zamirini anlaması ve değerlendirmesi son
derece zordur. Bilinen baskıcı yöntemler dolayısı ile -ki bunları ta Selçuklu’ya,
Osmanlı’ya hatta daha eskiye götürmek mümkündür; Cumhuriyet döneminde de
Aleviler baskı altındadır- kendilerini hiçbir zaman serbestçe ifade edememişler,
tartışıp konuşamamışlar. İbadetlerini serbestçe yapamamışlar. Bu yüzden
dışardaki bir insanın Aleviliği anlaması gerçekten mümkün değil.
Şimdi bölünmüşlük olayına gelince. Alevilik yeni yeni tartışılmaya başlanınca bu
görüş ayrılıkları su yüzüne çıkıyor. Bunların olması son derece doğaldır. Çünkü
bugüne kadar Aleviler kendileri üzerine tartşıp, yazıp bir sonuca varamamışlar.
Bunun olanağı da olmamış bugüne kadar. Bu yeni yapılıyor, yani çok gecikmeli
olarak bu süreç yaşanıyor, dolayısıyla da önemli görüş ayrılıkları ortaya
çıkıyor.
İlk soruda bahsettiğiniz yaklaşımların önemli bir bölümü bir yanılsamadan, bir
bölümü de korkudan ibarettir. Sözgelimi, hậlậ Aleviliğin İslam dışı olduğunu
söylemekten korkuluyor. Çünkü hậlậ siyasal, sosyal, kültürel belli bir
baskılanmanın altında Alevi. Dolayısıyla kendini özgürce ifade edebilmesi bu
nedenle de mümkün değil.
Bir bölümü bir yanılsama. Onlarca, yüzlerce yıldan beri yapılan propagandaların
etkisi ile kendisinin hakiki ve öz Müslüman olduğunu varsayabiliyor. Bu nedenle
bize düşen görev bilimsel bulgulardan, belgelerden, yaşanan Alevilik’ten yola
çıkarak ve bir de diğer dinlerle tartarak, karşılaştırarak Aleviliğin ne olup
olmadığını ortaya koymaktır. Diğer dinler bilinmeden, bu karşılaştırma
yapılmadan Aleviliğin nerde durduğu anlaşılmaz.
Ayrıca çeşitli bölgelerde Aleviliğin farklı biçimlerde ortaya çıkmasının da
nedenleri var. Bunun da diyalektik, sosyolojik izahı rahatlıkla yapılabilir.
Kapalı kalan, iletişim içinde olmayan, iletişimi sınırlı olan topluluklarda bir
içe kapanma söz konusudur. Bu, bölgesel, mahalli özellikleri katar inanca. Eğer
toplum açık olsa, ibadet de açık olsa insanlar birbirlerinin ibadetlerini
görecek ve etkilencektir. Böyle olmayınca mahallilikler artar. Farklı bölgelerde
farklı motifler ve ritüeller bile girebilir.
Sözgelimi, doğal olarak içkinin bol olduğu bölgelerde, dem olarak içki
kullanılır ibadetlerde ve törenlerde. Ama biliyoruz ki Dersim’de cem
törenlerinde içki kullanılması hemen hemen yok gibidir. Bu bakımdan bölgesel
ritüel ve motif farklılıkları sosyolojik bir olgudur. Kapalı olmakla ilgili bir
olgudur.
Bir de Alevilik özellikle de Alevi-Kürt kimliği azınlık içerisinde azınlık
statüsünde bir kimliktir. Buna çok dikkat etmek lazım. Azınlık içinde azınlık
olan topluluklarda milliyet ve din olgusu içiçe geçer ve ulusal kültürü de dini
de son derece etkiler. Mesela Yezidi Kürtler “Em e Ezidine” derler. Bunu derken
aynı zamanda Kürt kimliğine vurgu yapar. Çünkü onların gözünde Yezidilik ve
Kürtlük özdeştir. Bizim bölgede, Maraş bölgesinde, Alevilerin tamamına yakını
Kürttür. Dolayısıyla oradakiler “Em e Alevine” derken Kürt olduklarını
söylerler. Yani iki kimlik içiçe geçmiştir. Azınlık içinde azınlık statüsünde
olan tüm topluluklar için bu böyledir.
Nejat Birdoğan’ın “Alevilik İslamın tarihine dahildir, ama ideolojisine dahil
değildir” şeklinde bir tespiti var. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Ben İslam’ın tarihine de dahil olduğuna inanmıyorum, çünkü İslamiyet’ten çok
önceleri başlayan bir olaydır Alevilik. Alevi adlandırması çok yenidir. 19.
yüzyılın sonlarında literatüre yavaş yavaş girmeye başlamıştır. Şöyle bir
yanılgı da var. Geçmişte Aleviyye-Aleviyyun olarak nitelendirilen unsurlar
kesinlikle Anadolu-Mezepotamya-Kürdistan Alevileri değildir. Onlar Ali
yandaşlığı yapan Arap Şiileri’dir. Alevilik İslamiyet’ten önce başlar. Ama bir
dönem İslamiyetle yaşamış diye İslamın tarihi içine sokulamaz bence.
Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan Aleviliği İslam’daki klasik iktidar kavgasından
bir ayrılma değil. Hilafet üzerinde yürütülen iktidar kavgasından kopuş bugün
diğer Arap ülkelerinde gördüğümüz Şiilik’tir. Ve bunun eski literatürde adı
Aleviyye, Aleviyyun’dur.
Ama Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan Kızılbaşlığı ya da Aleviliği bundan tamamen
farklı bir süreçtir. İslamiyet’ten çok önceleri başlar ve daha sonra
İslamiyet’le buluşması dolayısıyla belli etkileşimler yaşar, bazı motif ve
sembolleri farklı bir içerikle alır. Sözgelimi hiç anlaşılmayan hususlardan bir
tanesi de bu Allah-Muhammed-Ali olayıdır.
Bu olgudan yola çıkarak Aleviliğin Müslümanlık olduğu sanılır. Oysa bu her
bölgede aynı biçimde görünmez. Mesela bizim bölgemizde, İç Toroslar’da,
Allah-Ali-Hüseyin biçimindedir. Muhammed bu üçlemenin dışına çıkartılmıştır.
Bu bir üçlemedir. Aslında bu üçleme aynen Hırıstiyanlık’taki Baba-Oğul-Kutsal
Ruh olgusu gibidir. Aynı şeyin Yezidilik’te, Ahle Haq’ta ve Kakailik’te de
versiyonları vardır. Ve Allah-Muhammed-Ali denen şey bunun tümünün Ali olarak
tanımlanması, Ali’nin Allah olarak tanınması olgusudur. Bu üçte birlik, üçte
birleme denen olgudur. Bu anlaşılmıyor, bu yüzden de sanılıyor ki Muhammed’le
kast edilen peygamber Muhammed, Ali ile kast edilen Halife Ali, Allah da gaybi
Allah’tır. Oysa Aleviliğin özünde gaybi bir tanrı inancı yoktur. Aleviliğin
özünde bütün evrende mündemiç, gizil bir güç ve onun insanın kişiliğinde
dışarıya kendini vurumu vardır. Yani bir bütün olarak tanrısal güç evrenin
bünyesinde mündemiçtir. Bu aslında diyalektik materyalizmle de çakışan bir
olgudur. Bütün evrende mündemiç bir güç; ve bu, en değerli varlık olan insanda
kendini gösterir.
İnsanlar arasında da belli kategoriler vardır. Ve bu güç en ço İnsan-ı Kậmil’de
kendini gösterir. Çünkü İnsan-ı Kậmil bu işin sırrına ermiştir. Bu nedenle
Gılgamış’ta da ifadesini bulan “insanlar ölümcül tanrılardır, tanrılar ölümsüz
insanlardır” kavramı Alevilik için de geçerlidir aynen. Bundan dolayı İnsan-ı
Kậmil mertebesi diye bir mertebe konmuştur. Yani işin bilincine varmayan insanla
bu işin bilincine varan, iç devrimini yapmış, İnsan-ı Kậmil mertebesine ulaşmış
insan arasında fark vardır. Dolayısıyla oradaki Ali motifi İnsan-ı Kậmil
biçiminde görülen, yani tanrı-insan kavramının bir sembolüdür. Ve o üçlemenin
tümü de aslında Ali için söz konusudur. Öte yandan Aleviler göksel bir tanrıya
inanmadıkları için ondan haber getirecek bir peygambere de inanmazlar.
Alevilikte peygamberlik olayı yoktur. Ayrıca Aleviler semavi denen kitapların
tümünü mahluk, yani yaratılmış, yazılmış kabul ederler. Bu husus devletin gizli
belgelerinde bile var. İlginçtir, Dersim bölgesinde uzun süre kalmış olan
Atatürk’ün danışmanı Hasan Reşit Tankut bile bunu idrak ediyor ve söylüyor.
Alevilerin kesinlikle dört kitabın gökten geldiğine inanmadıklarını, bunları
mahluk, yazılmış olarak gördüklerini; Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in sözleri
olarak gördüklerini söyler Tankut. Şimdi böyle görünce onları kutsal kitap
olarak kabul etmek söz konusu olmayacağı gibi -başkalarının dinine saygı
göstermekle birlikte- kendilerini bu kitaplardan da sorumlu görmezler Aleviler.
Alevilerin kitabı da, erkanı da, deyişi de, gulbangı da kendi dini önderlerinin
yarattığı ürünlerdir. Aleviler onunla ibadetlerini yaparlar. Yoksa Kur’an, İncil
veya Tevrat’la yapmazlar ibadetlerini.
Uçurumun İki Yakası: Şah-ı Merdan Ali ile Halife Ali
Bütün bu serüven içinde Ali’nin pozisyonu nedir?
Dinlerin hepsinde kutsal kişilikler vardır. Ayrıca dinlerin hepsini bir korku ve
vehim yaratmıştır. Böyle olduğu için, her dine mensup insanlarda bir kurtarıcı
beklentisi ve özlemi vardır. Bu yüzden Aleviler Ali’yi kurtarıcı özlemine bir
sembol yapıyor, sadece bir isim olarak. Öte yandan bu tür heterodoks dinlerde,
genellikle bunlar ezildiği, baskılandığı için her zaman mazlumdan yana bir tavır
sözkonusudur. Ali’nin hakkı yendiği için, mazlumlar kampında yer aldığı için de
kendisine uygun bularak, kendi inancının, kendi kültünün içine alıp sokuyor;
gerek Ali’yi gerekse 12 İmamlar’ı, gerekse Ehl-i Beyt olgusunu. Yani
Hırıstiyanlık’ta İsa neyse Alevilik’te Ali odur.
Şunu çok açık olarak söylüyorum, Aleviliğin yarattığı Ali kültü ile Halife Ali,
tabiri caiz ise, taban tabana zıttır. Aralarında çok büyük uçurumlar vardır.
Esas olay Alevilerin kurtarıcı özlemi ve Ali’nin hakkının yenmiş olmasıdır.
Profesör İlhan Başgöz’ün bu Ali kültü ile ilgili çok güzel bir belirlemesi var.
Diyor ki: “Aslında İslam tarihinde geçen Halife Ali ile Alevilerin inandıkları,
taptıkları Ali arasında büyük bir fark vardır. Halife Ali softa bir yaşam sürdü.
Kadınlı erkekli semah tutmaz, ibadet yapmazdı. İçki içmezdi. Saza hoş bakmazdı.
Oysa Aleviliğin yarattığı Ali kültü bunun tam zıddıdır.”
Ali İslamiyet’e hizmet etmiş, bu uğurda bir sürü insan kırmış, işte “Allah’ın
Arslanı” unvanına layık görülmüş... Bu, Aleviliğin beklentisinin yarattığı bir
olgu. Ondan dolayı diyorum Alevilik’teki Ali kültü tamamen farklıdır diye. Yani
o mazlumiyet öyle hissediliyor. Mazlumu savunma inancı var ya, onun bir sembolü
haline getiriliyor. Ali, literatüre göre 10 defa evlenmiş, oğlu Hasan’sa 25
defa. Gel gör ki hiçbir Alevi bunu kabul etmez. Ali’nin adam öldürdüğünü,
insanları İslam’a çevirmek için katlettiğini kabul etmez Alevi. O yüzden
“Ali’nin elindeki aşk kılıcı, altındaki aşk atıydı” der. Yani burada Alevi’nin
görmek istediği bir Ali’den söz ediyoruz.
Eşyanın Tabiatına Aykırı Bir İş: Alevilik = Şamanizm
Aleviliğin kökenine ilişkin iddialardan biri, onun Şamanizm’den geldiğini ve
Türklere – Türkmenlere has oldğunu söyler Bu iddianın dayanağı nedir, nereden
geliyor?
Hiç ilgisi yok. Öncelikle şunu söyleyeyim. Bugünkü resmi ideolojinin temelleri
İttihatçılar (İttihat ve Terakki Cemiyeti) döneminde atılmıştır. Şöyle ilginç
bir olay oluyor. 1912 Selanik Kongresi ile birlikte, İTC’nin dolayısı ile
Osmanlı’nın yönetimi bütünüyle Balkan Türkleri’nin, yani Enver, Talat, Cemal
paşaların eline geçince, daha önce İttihatçılar’a destek olan unsurlar partiden
ayrılıyorlar; Kürt yurtseverleri de dahil. Bu partide kalan ve onlara iyice
yaklaşanlardan biri Ziya Gökalp oluyor. Gökalp daha önce Kürtlerle ilgili
gramer, alfabe, sözlük yazımına katkıda bulunduğu halde, bunları bir yana
bırakıp, İttihatçıların, Balkan Türkleri’nin cephesinde yer alıyor. Onlar da
Gökalp’i ödüllendirmek için, onu Genel Merkez Hocalığı’na, yani Parti
Başdanışmanlığı’na atıyorlar.
Şöyle ilginç bir olgu var. Eski kaynaklarda geçiyor bu. Sadrazam, yani Başbakan
Talat Paşa, Başdanışman Ziya Gökalp’i çağırıyor. Diyor ki: “Ziya bey, şimdi
bütünüyle partinin de devletin de yönetimi bizim kucağımıza düştü. Tek söz ve
karar sahibi olan biziz. Fakat Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan bizim için adeta
kapalı bir kutu. Bu coğrafyalarda bir sürü halklar, etnik gruplar, dinler
yaşıyor. Dolayısıyla bizim kendi politik, parti anlayışımıza uygun projeler
üretmemiz lazım. Planlar hazırlamamız lazım.”
Nedir İTC’nin ideolojisi? Türkçülüktür. Yani tek tip toplum yaratma anlayışıdır.
Gökalp’e bu direktif veriliyor. Gökalp o zaman İttihatçılar’ın önde gelen, eli
kalem tutan adamlarını topluyor ve bu direktifi onlara da iletiyor. Sonra bunlar
oturup bir çalışmaya giriyorlar. Bu çalışmada en önemli kimliklerle ilgili
politikalar üretilecek, raporlar hazırlanacak.
En önemli kimliklerden birisi Kürtler. Onlarla ilgili konuyu Arnavut kökenli
Naci İsmail’e veriyorlar. Ermeniler konusunu Esat Uras’a veriyorlar.
Kızılbaşlar, Aleviler, Bektaşiler konusunu Dağıstan’lı bir Çerkes olan Baha
Said’e veriyorlar.
Baha Said İttihatçı bir militan. Bu kişinin de yaptığı şey Kızılbaşlığı ve
Aleviliği, ki Alevilik söylemi çok yenidir, bir bütün olarak Anadolu,
Mezepotamya, Kürdistan Kızılbaşlığını Bektaşilik kulvarının içine sokup,
Bektaşiliği de Türk Müslümanlığı biçiminde sunmaktır. Buna sonradan eklemlenen
bir halka da Rusya’dan kaçan Türkçülerden, profesörlük payesi verilmiş
Abdülkadir İnan’dır. Abdülkadir İnan Anadolu’daki Aleviliği bir Türk dini gibi,
Şamanizm’in bir devamı olarak sunar. Referanslarından biri Baha Said’in 1927
yılında Türk Yurdu dergisinde çıkan makalesi, biri de kendisidir. Bilimsel bir
temeli yok yani. İnan, Anadolu Aleviliği’ni Şamanizm’le başlatan bir kitap
çıkardı, Tarihte ve Bugün Şamanizm diye. Dolayısıyla Şamanizm’in referans olarak
gösterilmesi tamamen Abdülkadir İnan ile başlayan bir olay. Bundandır ki bu
iddianın gerçekle bir alakası yok.
Orta Asya’da çok önemli bir Sünni varlığı vardı. Ve bugün de hậlậ öyledir.
Şamanizm’den etkilenen göçebe unsurlar gelirlerken elbette oradaki inançlardan,
dinlerden birşeyler getirirler. Ama Anadolu coğrafyasında daha önce yaşamış bir
sürü din ve kültür var.
Bu coğrafya, Mezepotamya, adeta bütün dinlerin çıktığı bir yer. Bir yığın
uygarlığın gelip geçtiği bir coğrafya. Şimdi böyle bir coğrafyayı, böyle bir
kültür harmanını görmezden gelip, Aleviliği Şamanizm’e indirgemek eşyanın
tabiatına aykırıdır. Son derece yanlış bir görüş ve tezdir.
Yukarıda andığımız iddianın bir devamı olarak, dedelik ve ocakların da
Türklüğe has kurumlar olduğu söyleniyor...
Bakın Zerdüştilik’te de öyle din görevlileri var ki bunların işlevi, misyonu
aynen bizim pirlerinki gibi. Aralarında büyük benzerlikler var. Kehanet ve
keramet göstermeye varıncaya kadar. Zerdüştilik’le Alevilik arasındaki gerek
ritüeller gerekse felsefi açıdan benzerlikleri bir tarafa bırakıyorum. Demek ki
bu kurumların bir önceli var. Yani bir dönüşüm, değişim, bir uyarlama söz
konusu.
Yakın döneme gelince. İslamiyet bu coğrafyada egemen olmaya başladıktan sonra,
bir bakıyorsunuz mesela Dersim başta olmak üzere ocaklara verilen bu
hüccetlerin, icazetname adıyla verilen bu belgelerin özellikle Selçuklular
döneminde verilmiş olduğu görülüyor. Çünkü Selçuklular İslamiyeti bu devletin
resmi dini haline getirmişler. Bu İslam dışı heterodoks inançları da hem saraya
hem İslamiyete yaklaştırmak istiyorlar. Böyle olunca Selçuklu geleneksel olarak
bölgede bu dini temsil eden, o topluma dini önderlik yapan unsurları şartlı
olarak tekrar görevlendiriyor. Bunlara şecere, icazetname, hüccetname adıyla
belgeler veriyor. Bunun bir şartı var: O unsurlar geleneksel olarak temsil
ettikleri topluluğun temsiliyetini devam ettirecekler, ama bunu yaparken
kesinlikle saraya karşı durmayacaklar. Artı, olabildiğindce İslamiyete
yaklaştıracaklar kitleyi. Verdikleri bu şecereleri de kendileri düzüyorlar. Bu
dini önderlikleri İslamiyete yaklaştırmak amacıyla onların bir zaafından, Ali
kültü ve Ehl-i Beyt olgusundan yararlanarak İslamiyete yamamaya çalışıyorlar.
Aslında söz konusu olan manevi bir zincirdir. Ama sanki bu bir soy zinciriymiş,
soydan belden gelme olgusunun bir devamıymış gibi algılıyorlar bu dini önderler
ve kitleye de öyle yansıtıyorlar. Daha çok söz ve karar sahibi olmak amacıyla
böyle bir misyona bürünüyorlar. Halbuki Selçuklu’nun ve daha sonra Osmanlı’nın
verdiği hüccetlerde kastedilen bir manevi zincirdir. “Siz ehl-i beytten
geliyorsunuz, onun düşüncelerini temsil ediyorsunuz” demek istiyorlar. Bu da
dedelerin işine gelmiş. Yol evlatlığını bel evlatlığına dönüştürdüler. Oysa ki
bunun bel evlatlığı ile hiç alakası yok. Yönetimin de temel amacı dediğim gibi,
bu yolla onları İslamiyete ve saraya yaklaştırmaktı. Çünkü bu hücceti aldığı
halde saraya ters düşen olursa o hüccet alınıyordu. Ve kendisine daha yakın
gördüğü bir aileye veriliyordu. Yani bu hüccetler kayıtsız şartsız alanda
kalacak bir belge değildi. Yavuz Sultan Selim Hilafeti aldıktan sonra çeki düzen
vermek istiyor bu unsurlara, Alevi Kızılbaş zümrelerine. Bu hüccetleri yeni
durumu göz önüne alarak, bunların saraya yakınlıklarını, İslamiyete bakışlarını
gözeterek yeniliyor. Kim kafasına uyuyorsa onlara o hüccetler veriliyor.
Alevilerin etnik kimliği konusunda işi çok uç noktalara götürenler var.
Bunların başında da Cemal Şener geliyor. Şener, bütün Alevilerin etnik olarak
Türkmen olduğunu söylüyor. “Bu topraklarda hiçbir Kürt Aleviliğe geçmemiştir”
diyor...
Bakın, Cemal Şener’in söylediklerinin bilimsel, tarihsel ve toplumsal
gerçeklikle hiçbir alakası yok. İşin ilginç yanı, Şener’in son 10 yıl içinde ilk
söyledikleri ile sonrakiler taban tabana zıttır. Sözgelimi Kürtlüğün, Türklüğün
milliyet; Aleviliğin, Sünniliğin ise din olduklarını, dolayısıyla bunların
karıştırılmaması gerektiğini daha önce söylediği halde, bugün Aleviliği Türk
Müslümanlığı biçiminde sunuyor. Bu iki boyutuyla yanlış. Alevilik eşittir
Türklük ya da Türkmenlik olamayacağı gibi, Alevilik Müslümanlık da değil.
Alevilik ister batıda ister doğuda olsun, ortak temel ölçütlere sahiptir. Ortak
temel doğrular ve temel inançlar var. Ama farklılaşan ritüeller ve yorumlar da
var. Bu, onların ulusal kültürlerinin inançlarıyla emişmiş olmasıyla ilgilidir.
Sözgelimi güneşe karşı dua etme olayı Alevi Kürtler’de yoğunken, Alevi
Türkler’de, Türkmenler’de yoğun değil. Mesela ziyaret olayı iki kesimde de var.
Kim resmi ideolojinin daha çok etkisinde kalmışsa onun Aleviliği biraz daha
yozlaşmıştır. Müslümanlığa kaymıştır onun Aleviliği. Zaten Türk Alevileri
kendilerini Türk-İslam Sentezi’nin Türklük ayağında görüyorlar. Geriye kaldı
İslamlık ayağı. Bir de bu propagandaların etkisiyle yoğun bir kayış var Alevi
Türklerde. Ama Alevi Kürtler’de yok. O azınlık içinde azınlık statüsünden dolayı
yok böyle bir kayış. Onlar kimliklerini koruyorlar. Ama ne yazık ki Alevi
Türkler belli ölçüde iğfal edildiler. Bu, Türk-İslam propagandasının o kitle
(Alevi Türkler) üzerindeki etkisiyle izah edilir.
Bu noktada ilginç bir şey daha söyleyeyim. Özellikle Hilafet kaldırıldıktan
sonra sözde laiklik getirildi, Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Mustafa Kemal,
geçmişi İttihatçı olduğu için, özellikle 1925’ten itibaren gerçek kimliğini
ortaya koyan uygulamalara yöneliyor. Bunlardan bir tanesi dinle ilgilidir. Şimdi
Alevilere, Bektaşilere ya da diğer şafi Kürt tarikatlerine ilişkin dergahlar,
tekkeler, zaviyeler kapatılırken cami kapatılmadı. O dönem Mustafa Kemal’in tek
tip toplum, tek tip din –hanefi Müslümanlığı- yaratmak amacıyla yaptığı bir
girişim var. Diyaneti görevlendiriyor. Müslümanların kutsal kitabı Arapça.
Herkesin Arapça okuması ve anlaması mümkün değil. İnsanlar nereden anlarlar
kutsal kitabı? Tefsirlerden anlarlar. Dolayısıyla M. Kemal’in ilk el attığı
işlerden biri, Kur’an’ı tefsir ettirmedir. Yani Kur’an hem çevirilecek hem
yorumlanacak. Yalnız bunu yaparken, ilginçtir, Diyanet’e şu direktifi veriyor.
Diyor ki: “Kur’an’ı tez elden tefsir ettireceksiniz, ne kadar para gerekiyorsa
verilecek. Fakat bu tefsirde ehl-i sünnet dışındaki inançlara, öğretilere yer
verilmeyecektir. Hanefilik dışındaki diğer sünni mezheplerin görüşlerine de yer
verilmeyecek.” Ve “Kur’an” diyor “Türk-İslam geleneği göz önüne alınarak
yorumlansın.” Elimizde belge olarak var; bu konuda Diyanet’e 7 maddelik bir
direktif veriyor. Diyanet de Elmalılı Muhammed Hamdi Yazar ile sözleşme yapıyor.
Diyor ki Diyanet Yazar’a: “Cumhurbaşkanının isteği budur, biz bunları 7 maddelik
bir sözleşme haline getirdik. Bu sözleşmeyi imzalayacak ve Kur’an’ı buna göre
tefsir edeceksin.” Yazar da bu sözleşmeye göre tefsir ediyor.
Kaynak: http://www.zazaki.org/
|