|
| |
Akın
Birdal
www.sosyalistdemokrasi.org
|
'Silahlar sustu' onlar da sustu
19 Aralik 2006
Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu Başkan
Yardımcısı Akın Birdal, ateşkese karşı duyarsız yaklaşımları eleştirerek, “Şimdi
ateşkes ilan edilmeden önce ‘silahları susturun’ diyenler, silahlarla beraber
susmuşlardır” dedi.
İnsan Hakları Derneği(İHD)Tarsus Şubesi, 10-17 Aralık
İnsan Hakları Haftası nedeniyle Gözenler Restaurant’ta önceki akşam yemekli bir
etkinlik düzenledi. Etkinliğe katılan İHD Genel Başkanı Yusuf Alataş,
Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı ve İHD Onursal
Başkanı Akın Birdal birer konuşma yaptılar. Birdal, KKK’nin ilan ettiği ateşkese
değinerek, daha önce de bir kaç kez ateşkes ilan edildiğini ancak bu çabaların
heba edildiğini söyledi. Ateşkese karşı varolan duyarsızlığı eleştiren Birdal,
şunları belirtti: “Barışçıl ortamın sağlanması ve iyi niyet çabası olarak ‘Barış
Grubu’ adı altında 2 gerilla grubu gönderildi. 4 kez yaratılmış fırsatları heba
etmişiz. Ancak, şu an yeni bir fırsat yaratılmıştır. Şimdi ateşkes ilan
edilmeden önce ‘silahları susturun’ diyenler silahlarla beraber susmuşlardır.”
Seçilmişlerin Ankara Yürüyüşü’nün önemli olduğunu kaydeden Birdal, “Bu yürüyüşe
kulak verilmelidir. Barış olmadan kardeşlik olamaz. Öncelikle barış içerisinde
yaşamanın koşulları yaratılmalıdır. Bunun yolu Kürt sorunun çözümünden geçer. Bu
ise ancak Kürt halkının barış seslerine kulak vererek olur” diye konuştu.
Türklerin de sorunudur
Türkiye’nin önündeki en büyük sorunun Kürt sorunu olduğuna vurgu yapan Yusuf
Alataş ise sorunun çözümü için “Kürtler ne istiyor” sorusu yerine “Bizler ne
istiyoruz” sorusunu sormak gerektiğini söyledi. Kürt sorunun aynı zamanda
Türklerin sorunu olduğuna işaret eden Alataş, şunları dile getirdi: “Sanki
demokratik bir ortam oluşmuş da, bu ortam içerisinde bir tek Kürtler kalmış;
Kürtler bu demokratik ortamın çok dışında farklı şeyler istiyormuş gibi ‘Kürtler
ne istiyor’ demenin bir anlamı yok. Bu sorun aynı zamanda Türklerin de sorunu.
Bir Türk de başka bir halkın kendi gölgesi altında ezildiği, yok sayıldığı,
açlığın yoksulluğun olduğu bir ortamda yaşamaktan memnun olmamalı.”
DİHA/MERSİN
|
|
Silahlar
konuştukça insanlar susuyor
Silahları susturmalıyız!
Son
günlerde adını tekrar duymaya başladığımız Ergenekon, TİT gibi kontra
örgütlenmelerini, yine bu örgütlenmelerin silahlı saldırısına hedef olan
Sosyalist Demokrasi Partisi Onursal Genel Başkanı ve Uluslararası İnsan Hakları
Federasyonu Başkan Yardımcısı Akın Birdal’la konuştuk.
Kamuoyu
Danıştay saldırısıyla birlikte önemli bir siyasi kaosa sürüklendi. Sizce bu olay
siyasi tarihimiz açısından bir sürpriz midir?
Danıştay 2. Dairesi’ne
saldırı kamuoyu açısından bir sürpriz olmadı. Çünkü son günlerde bir şeyler "geliyorum"un
habercisi olan birçok olayla karşılaştık. İlk kez bence ABD’nin Genişletilmiş
Ortadoğu Projesi’yle ilişkili bir takım konseptler var. Ve bu konseptin tabi
ardını arkasını bilmiyoruz ama yine İran üzerinde bir operasyon planı var ve
Türkiye’nin de Güney’de Kandilde bir PKK operasyonu var. Böyle bir konsepte
bağlı bir süreç yaşanıyor. İkincisi son olup bitenlerin erken bir seçim
olasılığı ve yeni oluşacak parlementonun cumhurbaşkanını seçecek olması. Yani
bugünkü mevcut parlementoyla cumhurbaşkanı tayin edilmesine karşı bir hegemonya
var. Üçüncüsü IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün Türkiye’ye
dayattığı günlük sıradan yaşamımıza dahi müdahale edecek ekonomi politikaları
var. Ve onun getirdiği ağır sonuçlar var, ekonomik dalgalanmalar vb. Birkaç ay
sonra askeri şura var. İşte böyle olası durumlar öncesi Türkiye’de birtakım
provokasyonların olabileceği bekleniyordu. Ki bunun ilk işareti örneğin Şemdinli
olayı. Bir ay içerisinde 17 kez bomba Hakkari, Yüksekova ve en son Şemdinli’de
patladı. Ve sonra da Şemdinli’de suçüstü yakalandı. Ve gerçekten operasyona
giden insanlar belgeli, dökümanlı, silahlı falan gittiler. Böyle bir suçüstü
halinin olması durumunda bunları ele verecekleri bilerek yapıldı. Şemdinli’nin
nasıl manüple edildiğini gördük, savcının görevden el çektirilmesiyle Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca. İddianame’de adı geçen kimilerinin korunduğunu ve
adının iddianameden çıkarıldığını ve bu iddianamenin kamuoyunda yarattığı bir
tartışmaya tanık olundu. Ardından bu senaryo tutmayınca ikinci bir senaryo
perdeye konuldu. Newroz’da bir provokasyon olacağı, saldırılar olacağı ileri
sürüldü, yazıldı çizildi. Fakat tanık olduk birçok kentte ve en sonunda
Diyarbakır’da 21 Mart günü milyona yakın insan bölgede barışçıl olarak
taleplerini dile getirdiler. Hiçbir şey olmadı. Ardından Cumhuriyet gazetesi bir
hafta içerisinde 3 kez güpegündüz yine gazetelerin belirttiğine göre ordu
menşeyli üç el bombası atıldı. Bunun ikisi patlamadı, üçüncüsü patladı ve bir
iki cam kırıldı. Fakat ikincisinde faillerinin kameralarla saptandığı bildirildi
fakat yakalanmadı her ne hikmetse. Üçüncüsünde de bu kameralarla saptandığı
belirtildi, yine yakalanmadı. Sonra da aynı kişilerle Ankara’da Danıştay 2.
Dairesi’ne o menfur saldırıyla birlikte yine orada karşılaşıldı.
Danıştay
tam ankara’nın merkezinde, sürekli kontrol altında olan bir yerde. Bir
tetikçinin elini kolunu sallaya sallaya böyle bir yere girmesini nasıl algılamak
gerekir?
Doğrusu Danıştay Ankara’nın
tam merkezinde, hemen yanıbaşında Orduevi var. Gerek Orduevinin sürekli
kameralarla trafiği bile saptadığı bir yerde, bu kadar merkezi bir yerde kuşkulu
kişilerin saptanmaması doğrusu düşündürücü. Çünkü bir gün önce Danıştay’ın
bahçesinde prova yaptıkları, değerlendirdikleri, tartıştıkları konuşuldu falan.
Tabii şimdi istenilen bu kaotik ortam yaratılmış oldu. Ama bu gelişmeler erken
seçim kararını getirmedi. Eğer bence buradan maksat mutlaka erken seçimse ve de
cumhurbaşkanlığıyla ilişkiliyse o zaman bunların devam edeceği anlaşılıyor.
Sonra birtakım servisler birtakım kişileri gerçekten kilit ad olarak bu
çetelerin başı olarak gözaltına aldı ve sonra da bırakıldılar. Aynı kişinin
babası işte 1966 yılında sanırım Cemal Tural’ı eleştirdiği gerekçesiyle İlhami
Soysal’a saldıran albay çıktı. Sonra bu Muzaffer Tekin’in iddiaları basında yer
aldı. Örneğin o ifadelerde kimi, ne zaman nerede tanıdığını anlatıyor. Doğrusu
benim tabi dikkatimi çeken bu olayda benimle de baştan beri ilişkilendirilmesi.
Çünkü bu örgütün adı ister TİT, ister JİTEM, ister kontrgerilla, her neyse ama
bana düzenlenen saldırıda TİT imzası kullanmıştı. TİT’in de kurucularından
olduğu ileri sürülen Semih Tufan Günaltay’ı 1988 yılında M.Y. ile beraber, onun
üzerinden tanıdığını söyledi. Şimdi, bu M.Y. kim biliyor musun? Mahmut Yıldırım,
Yeşil. Kimse sormuyor. Örneğin Mahmut Yıldırım bugün aranıyor. Ölmüş müdür,
yaşıyor mu o da bilinmiyor. Ama gerçekten bu örgütün en önemli elemanlarından
biri. Şimdi İstanbul’daki Cumhuriyet gazetesinin failleri yakalanmış olsaydı
belki Ankara’daki bu olay olmayacaktı. Ya da bu araya bir soru girebilir. Peki
bu örgüt nedir, ne değildir diye. İşte ben de şunu o zaman ekleyebilirim. Bu,
İttihat ve Terakki geleneğinden gelen hukuk dışı örgütlenmelerin günümüze
uzanmasıdır.
Adı
değişerek, Teşkilat-ı Mahsusa, Ergenekon vs.
Evet Ergenekon, Teşkilat-ı
Mahsusa’dan gelen bir şey. Ve hatta böyle bir yapının 1910, İttihat ve
Terakki’nin Selanik Kongresi’nin kararlarının sonuçlarına uzandığı biliniyor.
Şimdi Nato üyesi ülkelerde bu örgütler görüldü. Bunun adı İspanya’da GAL,
İtalya’da Gladio, başka yerlerde işte kontrgerilla. Soğuk savaş döneminde
Sovyetlere, doğu bloku ülkelerine, sosyalist, komünist yapılara ve kişilere
karşı oluşumlardır bunlar. Fakat sonradan bunlar tabi bu saikle oluşturuluyor
ama sonradan uyuşturucu, silah ve her türlü hukuk dışılığa, sürükleniyorlar. Bir
çıkar örgütleri haline de geliyorlar aynı zamanda. Onlarla da bağlantıları
oluyor. Şimdi biz bu örgütle siyasi tarihimizde çokça karşılaştık. Örneğin
1955’te 6-7 Eylül olaylarında karşılaştık, 1 Mayıs 1977’de karşılaştık,
Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta karşılaştık. Susurluk’ta çıktı karşımıza bu
örgüt. Sonra Şemdinli’de çıktı. Şimdi eğer o çıktığı yerlerde gerçekten
yargılanmış olsalardı bunlar ve bu örgütün üzerine gidilmiş olsaydı bugüne
gelmeyecekti. Birincisi o. Yani sistemin caydırıcı değil, cesaretlendirici bir
yanı var. İkincisi yine bu örgütleri genişleten, koruyan, kollayan darbe
dönemleri olmuştur. Örneğin 12 Eylül askeri darbesinin failleri generaller
-gerçekten temel hak ve özgürlükler yerle bir edildi, insan haklarına yönelik
saldırılar, ağır suçlar işlendi bana göre- yargılanması gerekirken anayasanın
geçici 15. maddesiyle korumaya alındılar ve dokunulmazlıkları sağlandı. Oysa
bunlar yargılanmış olsalardı gerçekten bugünlerde yeniden bir darbe olasılığıyla
karşı karşıya kalmazdı Türkiye. Böyle bir şey cesaretlendirici olmazdı. Bu
bakımdan, bu tür hukuk dışı yapılar, örgütlenmeler ve onların saldırıları her
zaman cesaretlendirilmiştir. Şu anda da nitekim böyle bir süreç yaşanmaktadır.
Eğer bu
saldırıların arkasında cumhurbaşkanlığı seçimi, ABD’nin İran operasyonu ve
Yüksek Askeri Şura öncesinde bir erken seçim hedefiyle AKP hükümeti
sıkıştırılmak istendiyse, bu amaca ulaşılmış mıdır? Yoksa bu hedefler
gerçekleşememiş fakat askeri çevrelerin, ulusalcı cephenin ve CHP’nin prestiji
mi artmıştır?
Kuşkusuz ikincisine
ulaştılar. Merkez sağ bir politik çizgide olan CHP’nin ve militarizmin yeniden
bir prestij kazanmasına neden oldu. Ama birincisinden eğer erken seçim murat
edilmiş ise orada başarılı olamadılar. Şimdi başta eski cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel olmak üzere, anamuhalefet partisi ve diğer muhalefet partileri erken
seçim istiyorlar. Gerçekten erken seçim Türkiye’nin şu anki kaotik durumdan
çıkışı mı olacak? Yoksa daha da bu kriz derinleşecek mi? Örneğin yeni bir
konsept mesela CHP-MHP-DYP koalisyonundan söz ediliyor. Göz önünüze getirin
parlementoyu. Yine erken seçim ya da zamanında yapılacak bir genel milletvekili
seçime bence bu anayasal sistemle gidilmemeli. Bir defa serbest bir ortam
yaratılmalı. Düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki bütün engeller kaldırılmalı,
serbest bir tartışma ortamının zemini yaratılmalıdır. İkincisi bu seçim yasası
ve siyasi partiler yasasıyla gidilmemeli. Çünkü eğer baraj yine yüzde 10’da
tutulacaksa ezilenlerin, emekçilerin temsilini yine mümkün kılmayacaktır ve
muhalefeti yine parlamento dışında bırakacaktır. Oysa bence bugün bu hukuk dışı
örgütlerin varlığına yol açan, onların beslenmesine ve saldırılarına da gererçe
oluşturan Kürt Sorunu’nun çözümsüzlüğü daha da dayatacaktır. İşte eğer bugün kim
ki hukuk dışı örgütlerden yapılardan yakınıyorsa, Kürt sorununun demokratik,
barışçıl çözümünü artık gündeme getirmelidir ki bu hukuk dışı yapılanmaların
varlık nedenini ortadan kaldırabilelim. Bu zemini bulamasınlar. Ama görülüyor ki
öyle bir niyet yok hala. Bu bakımdan erken seçimin eğer gidilecekse bu
düzenlemeler yapılarak gidilmelidir.
Bu süreç
AKP’yi parçalar mı?
Öyle bir niyet var, ama bu ne
kadar başarılabilinir şu anda kestiremiyorum. Ama her zaman bu sözkonusu.
Peki
gerek bu tür hukuk dışı örgütlenmelerin açığa çıkarılmasında, gerekse bir seçim
ihtimaline karşı solculara, sosyalistlere, Kürtlere, emekçilere ve tüm toplumsal
muhalefete ne gibi gibi bir rol düşmektedir?
Gerçek demokrasilerde çok
fazla sürprizlerle karşılaşılmaz ama bizde gerçekten demokrasinin kurumları
tamamen etkisizleştirilmiştir. Bu bakımdan hukukun gücünün olmadığı demokratik
kamuoyunun gücünün olamadığı, medyanın gücünün olmadığı bir toplumda her zaman
bu tür sürprizlerle karşılaşılır. Bence bu sürprizlere yol açacak yapılara son
vermek gerekiyor. Gerçekten bugün normalleşilecekse nasıl normalleşilecek. Yani
silahların susmasıyla. Silahlar konuştukça Türkiye’de insanlar konuşamayacak.
Konuşursa da gerçeği dile getirmekte ya da gerçeğe ışık tutmakta zorlanacaklar.
Ve nitekim Almanların bir sözü vardır "çatışmalarda ilk gerçekler kurban edilir"
diye. Ve bir de bu darbeci, andıçcı gelişmeler örneğin cumhuriyet savcıları için
suç duyurusu oluşturmalı. Ve bunlar yargılanmalı. Düşmansız ve çatışmasız yaşama
kültürünü kazanmalı bu toplum. Toplum değil kuşkusuz yönetim, yönetenler. Çünkü
hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti’nde düşmansız ve çatışmasız yaşama geleneğini
oluşturamadık, böyle bir kültür oluşturamadık. Şimdi de laik-antilaik ya da
benzeri kamplaşmalar zaten hali bozulmuş bir toplum için tehlikelidir. Örneğin
bakın şu andaki sokaklardaki korna sesine. Herkes korna çalıyor. Oysa trafik
ışıkları bunu düzenliyor. Ama o korna birbirlerine karşı sürücülerin tutumu, her
gün cinayet işleniyor trafik ışıklarına uyulmamasından ötürü. O nedenle cinnet
geçirme hali var bu toplumda. Bunu gidermek gerekiyor. Belki cumhurbaşkanına
böyle bir rol de düşüyor. Kamusal alan tartışmaları da germiştir bu toplumu. Bu
bakımdan gerilimli ortamları, çatışmalı ortamlara sürüklemek yerine bu gerilimi
biraz daha aşağıya indirecek bir ortam yaratılması gerekiyor. Yoksa böyle bir
ortamda seçime nasıl gideceğiz? Şimdi muhalifler, Kürtler, sosyalistler
gerçekten serbest bir seçim ortamında kendilerini ifade edebilecekler mi? Bu
kaotik durumu, bu sistemi sorgulayabilecekler mi serbestçe? Yani birçok linç
kültürü zaten egemen, birçok provokatif saldırılar ve baskılarla
karşılaşılabiliniyor. Öyle olmasa bile karşılaşacağını düşünmek bile sizin
haklarınızı kullanmanız üzerinde bir baskı oluşturuyor. Oysa şu anda gerçekten
geçtiğimiz günlerdeki resmi açıklamaya göre işsizlik yüzde 11,7’den yüzde 11,9’a
yükseldi. Bu resmi açıklama. Oysa gerçekte yüzde 15’i aştı. Yoksulluk, açlık
gittikçe derinleşiyor. Örneğin kırsal alandaki yoksullaşma ve üretim güçlerinin
gerilemesi verimliliğin hızla aşağı çekilmesi ve tarım ürünlerinde ve gıda
maddelerinde dış pazara yönelinmesi öylesine arttı ki bu bakımdan bence güvenlik
gerekçesiyle bu baskıcı yasa ve düzenlemeler geriletilmeli, "Terörle Mücadele
Yasası" önlenebilmeli ve darbe olasılığına karşı bütün sivil güçler çabalarını
ortaklaştırmalı. "Kontrgerillanın farkındayız, artık yeter" söylemiyle yüzbinler
her hafta bir kentin alanında toplanmalı. Seçimlerin serbest demokratik bir
ortamda yapılması koşullarının yaratılmasını istemek güncel taleplerimiz içinde
de olmalı diye düşünüyorum.
Bize
zaman ayırdığınız için Sosyalist Demokrasi olarak teşekkür ederiz
Ben teşekkür ederim.
Söyleşi: Melih Arslan
- Türkiye'de insan haklarında gerçekten
gelişmeler oldu mu?
- Kağıt üzerinde önemli gelişmeler kaydedildi. Ama insan hakları ve
özgürlükler canlı bir organizmadır. Yaşayan bir şeydir. Sizin kağıt üzerinde
düşünce ifade özgürlüğünüzün bir kıymeti yok. Ağzınızda bant varsa ya da
konuştuklarınızdan ötürü TCK'nin bilmem hangi maddelerinden ötürü yakayı ele
vereceğim diye kaygı duyuyorsanız bunun bir önemi yok.
Bu bakımdan ya da gece yarısı kapınız çalındığında "Acaba kim geldi?" kaygısını
duyuyorsanız, o zaman bu ülkede işkence var demektir hâlâ... Cezaaevlerinde
insan haklarına dayalı daha düzenlemeler olmadı. Hâlâ sorunlar yaşanıyor
biliyorsunuz... Ve çalışanların ürettikleri üzerinde söz hakları yok... Yani
kağıt üzerinde bence yapılan değişiklikleri uygulamaya dönüştürecek bir siyasi
irade ortaya koymak gerekiyor.
- Kağıt üzerindekilerin yaşamın pratiğine geçmesi için neler yapılıyor?
- Pek bir şey değil. Türkiye'de bir konferans bile düzenlenemiyor. Düzenlense
şöven güçlerin gölgesinde yapılabiliyor. Bunun üzerine yazı yazan köşe yazarı
arkadaşların aleyhine davalar açılıyor. Çabaları içselleştirmek gerekiyor.
Türkiye'nin kabul ettiği ulusal üstü belgelerden doğan hakların ve özgürlüklerin
Türkiye yönünün hukukuyla güzelleştirilmesi gerekiyor. Bu anayasanın 90'ncı bir
maddesinin de bir hükmüdür. Ulusal üstü belgelerin kabulü hükmü iç hukukun
elindedir. Doğrusu bunu içselleştirecek demokrasi ve insan hakları kültürünün
edinilmesi gerekir...
- Çılgın Türkler kitabı peşisıra Kurtlar Vadisi Irak filmi... Türkiye'de yeni
bir milliyetçi dalga yaratılmak mı isteniyor?
- Bunların bir rastlantı olmadığını düşünüyorum. Kurtlar Vadisi bir yıl herkesi
ekranda esir aldı. Şimdi Kurtlar Vadisi Irak çevirildi. Şimdi bu Gaziantep'de
bir plato hazırlanarak 42 günde bu filmin çevrilmesinin arkasını iyi okumak
gerekiyor. Ben bu filme gittim. Doğrusu ABD'nin genişletilmiş Ortadoğu Pojesi
Türkiye üzerinden gerçekleştirilecek... Ve şimdi bu önümüzdeki günlerde nükleer
faaliyetlerden dolayı BM tarafından belli bir süre verilen İran ile görüşülmeye
başlanacağında Türkiye bu filmdeki ABD karşıtlığı ile ABD'ye karşı elini
güçlendirdi... ABD ile pazarlık yaparken benin üzerimden istediklerinizi
yapacaksınız ama Kandil tasfiye edilsin ya da yeni kredi olanakları sağlansın
gibi şeyler istenecek. Bu filmin galaları devlet himayesinde yapıldı. Örneğin
TBMM Başkanı'ndan Sayın Başbakan'ın eşine kadar övgülerine mazhar oldu. Eee
bunlar rastlantı değil. Bence bu film kısa vadede Türkiye'nin ABD'ye karşı
elindeki kozları güçlendirebilir. Ama uzun vadede çok tehlikeli. Rest
çekildiğinde doğrusu mat olunur...
- Kenan Evren kendisini unutturması gerekirken, sonra ortaya çıkıp pişman
olmadığını söyledi? Bu çıkışın altını nasıl okumalı?
- Bu militer ve hukuk dışı örgütleri de cesaretlendirici bir çıkış. Onun hâlâ o
örgütlerle bir ilişkisinin de olduğunu ortaya koyuyor. Ve yaptığı o kanlı
tabloların Türk burjuvazisi tarafından satın alınıp evlere asılması onu
cesaretlendiriyor. Oysa gerçekten onun yargılanmasını engelleyen Anayasa'nın
geçici 15'nci maddesi ortadan kaldırılmış olsa, bağımsız mahkemelerce yargılanıp
insanlığa karşı işlediği bu suçlardan ötürü mahkum edilmiş olsa ne bugün o
konuşabilir ne de Ankara'dan bir general (Şemdinli'deki) o hukuk dışı çete
mensubu assubaylara "iyi çocuktur" diye sahiplenme cesareti gösterebilirdi.
Bunlar hukukun dışında şeyler. İnsan haklarına aykırı yaklaşımlar. Onun için bu
15'nci maddenin kaldırılması konusunda bütün demokrasi güçleri, insan hakları
savunucuları ve sivil idarenin üstünlüğünü savunanların elbirliği yapması ve bu
generallerin yargılanması gerekiyor.
Faruk ESKİOĞLU
(acikgazete.com)
SALDIRININ ARKASINDAN ORDU ÇIKIYOR
Danıştay 2. Dairesine yapılan saldırının bağlantısı Susurluk'a kadar uzanarak,
farklı bir boyut kazanırken, JİTEM ve TİT'in varlıkları da yeniden tartışmaya
açıldı. Danıştay'a yapılan saldırıda kilit isim olarak nitelendirilen Osman
Yıldırım'ın Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı
Akın Birdal'a 1998'de yapılan silahlı saldırının azmettiricisi Semih Tufan
Günaltay'la bağlantısı olduğu ortaya çıkınca, yeniden gündeme gelen Birdal,
Susurluk aydınlatılsaydı, Şemdinli'de bombaların patlamayacağını, dolayısıyla
Danıştay saldırısının olmayacağını belirtti. Birdal, TİT, JİTEM gibi
örgütlerin hep varolduğunu ve korunduğunu belirterek, bunların bazı dönemler
bilinçli gerginlik yaratmaya çalıştığına dikkat çekti. Tetikçiler ve örgüt
isimleri farklı olsa da, saldırıların hep aynı örgütlenmelerden
kaynaklanıdığını vurgulayan Birdal, Danıştay saldırısının arkasında JİTEM'in
olduğunu kaydetti. Susurluk, Şemdinli ve Danıştay saldırılarının arkasında
ordunun çıktığını belirten Birdal, AKP'nin hukuk dışı örgütlenmeleri açığa
çıkarmak için 'ilk adımı' atması gerektiğini belirtti. Akın Birdal
sorularımızı yanıtladı.
Geçtiğimiz günlerde saldırıya uğramanızın yıl dönümüydü ve yine bir saldırı
haberini izliyordunuz. O günden bugüne ne değişti?
Maalesef tablo hiç değişmedi. Bizden özür dilemekle birlikte halen haklı
olduklarına yönelik bir yaklaşım var. Andıçın faileri bulunsaydı, hukuk
dışılığın karşılığı olsaydı cezalandırılsaydı bunlar yaşanmazdı. Hem o andıcı
hazırlayarak azmettirenler, hemde kamuoyunu kandıran gazeteciler yargılanmış
olsalardı bugün belki tablo değişmiş olacaktı. Bana saldıranlara verilen
güvence bugün de geçerli ve Danıştay'a saldırı yapan bu kişilerede güvence
verilmiştir. Herkes nasıl ki gelinen noktadan bütün kurumlarıyla sorumluysa
sonuçlarını da herkes birlikte gidermek zorundadır. Aksi durumda Türkiye'de
herkes tehdit altındadır. Bugün yargı kurşunlandı yarın kim olacağı belli
değil. Çok ilginçtir ki, Danıştay tam Kızılay'ın göbeğinde ve Ordu evinin
hemen karşısında kurşunlandı. Bu nasıl mümkün oluyor? JİTEM eliyle yapıldığı
ortadadır. Çünkü Türkiye'de belli dönemler vardır ve JİTEM harekete geçer. Bu
bakımdan bu konu üzerinden doğru sonuçlar çıkarmak gerekiyor.
Kurşunlandıktan sonra size yönelenler üzerinden uzun yıllar araştırma
yaptınız. Araştırmanızda nasıl bir sonuca vardınız?
Demokrasilerde çok sürprizlerle karşılaşılmaz. Fakat ne yazık ki, bizde
demokrasinin kurum ve kuruluşları yerleşmeyerek içselleştirilmemiş olması
Türkiye'de her zaman sürprizlerin doğmasına neden olur. Özellikle kavşakları
dönerken, sıkışmalarda, ekonominin dibe vuruşunda, zamlar öncesi, askeri şura
toplantıları öncesi, Cumhurbaşkanlığı ve parlemento seçimleri öncesi ve de
uluslararası Türkiye'ye bir rol biçileceği zaman sürekli bir takım aktörler
sahneye çıkarlar. Bir örgüt var ve bu örgütün değişik adları var. Soğuk savaş
sonrası birçok Avrupa ülkesinde bu tarz örgütler daraltıldı yada rolleri başka
kurumlara devredildi. Ancak Türkiye'de soğuk savaş sonrası da olsa NATO üyesi
ülkeler arasında korunan tek ülke olduğu için bu örgüt dağıtılmadı. Çünkü
varlığı daha kabul edilmemiş. Yok deniyor. Oysa resmi tutanaklara kayıtlara
geçen bir örgüttür. Bu örgüt 1950 yılından sonra kimi zaman 6-7 Eylül
olaylarında karşımıza çıkıyor, kimi zaman 1 Mayıs İşçi Bayramı'nda işçilerin
üzerine kurşunlar yağdırırken çıkıyor ve bazende cezaevlerinde katiamlarıyla
ortaya çıkıyor. Bazen de Bölge il ve ilçelerinde Newroz'larda karşımıza çıkan
JİTEM, bazen de bana yönelik yapılan saldırıda karşımıza çıkıyor. Her zaman
Türkiye'de bir sürpriz yapacak durumda hazır bekletiliyor.
Türt İntikam Tugayı adıyla da son dönemlede toplum üzerinden tehdit dalgası
yayıldı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet. TİT de JİTEM'in bir parçasıdır. Çünkü bu örgüt farklı isimlerde ve
özellikle tetikçilerle karşımıza çıkıyor. Kullandığı isimler Türk İntikam
Tugayı'da olsa bazen tetikçilerde olsa bu örgüt yine aynı örgüttür. Sadece
aktörleri değişiyor. Türkiye'de tek taraflı yaratılan ateşkesin ortaya
çıkardığı bir süreç yaşandı. Ancak ne varki bu süreç değerlendirilemedi. Son 3
aya kadar da bir rahatlık ortamı devam ediyordu. Son 3 aydır Türkiye'de yine
birşeyler dönmeye başladı.
Sözünü ettiğiniz dönemeçlerden biri yaşanıyor olabilir mi?
Son dönemlerde tırmanan gerginliği Cumhurbaşkanlığı seçimi yada bir erken
seçimle ilişkilendirmek mümkündür. Ama bunun başka boyutlarıda var. Acaba FBI
ve CİA Başkanlarının ve NATO Genel Sekreteri'nin ardından ABD Genelkurmay
Başkanı ve son olarakta ABD Dışişleri Bakanı'nın Washington ile Türkiye
arasında mekik dokumalarının arkasında neler var? Ne yazik ki, Türkiye
üzerinde bilmediğimiz bir takım oyunlar dönüyor. Yaşananlar aslında
uluslararası siyasi ve diplomatik trafikle ilgili bir durumdur. ABD ile
Türkiye arasında bir konsept var. ABD olur vermemiş gibi görünerek TSK'nin
Güney'e girişine göz yumabilir. Türkiye ise ABD'nin Genişletilmiş Ortadoğu
Projesi'nin adım adım ilerlemesi yolunda İran üzerindeki operasyonunun
yapılmasına izin verecek. Yani bu İran ve PKK pazarlığıdır. Tüm bu
gelişmelerde bu bağlamda yapılıyor. Ordu alkış almak istiyor. Çünkü 7 yıllık
barış sürecinde tartışmaya açılmıştı. ABD Dışişleri Bakanının Türkiye'ye
gelmesi aslında bir politikaları da gün yüzüne çıkardı. ABD'nin gerçekten
istemlerine ve beklentilerine Türkiye'nin ne kadar yanıt vereceği ölçüldü. Bu
doğrultuda Türkiye'nin iç politikalarıda o toplantıda belirlendi. Bu bakımdan
yarın kimin Cumhurbaşkanı olacağı, nasıl bir parlemento oluşacağı ve kimin
hükümet olacağı doğrudan GOP çerçevesinde bir yapılanma oluşturuldu. AKP'yi
hizaya getirmek istiyorlar.
Danış'ya yapılan saldırıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet. AKP'ye bir uyarıdır. Gerçekten 'İstersek AKP senin ipini bir hafta
içinde bile çekebiliriz. Bak bizim bu kadar gücümüz var' demektir. Çünkü bu
saldırı organizelidir. Tetikçiler sıradan insanlar değil. Hele Alpaslan Arslan
gibiler hiç sıradan değiller. JİTEM ya da Kontürgerilla veya TİT gibi örgütler
birbirinden ayrı örgütler değil. İstanbul Şubemize TİT imzalı sürekli
mektuplar geliyor. İlgili yerlere duyurmamıza rağmen hiç bir girişim
yapılmıyor. Aslında bu durumda kim olduklarını gösteriyor. Kimi yerlerde
sadece değişik roller üstleniyorlar. Bu kezde Danıştay saldırısında yine bir
tetikçi olarak karşımıza çıktı. Ancak perde arkasında bir örgütlenme var. Bu
örgüt varlığını koruyor ve istediğinde saldırıyor. Bu örgütün bana yönelik
yapılan saldırısında da görüldüğü gibi özel kuvvetlerden, silahlı kuvvetlerden
ve emekliye ayrılmış ya da atılmış ama mutlaka güvenlik güçleriyle bağlantısı
bulunan kişilerden çıkıyor. İşsiz lümpen kişilerde yer alıyor ama daha çok
tetikçi olarak yer alanların yanısıra birde Alpaslan Arslan gibi ne yaptığını
bilen aktörler var.
Yani tehlike geliyorum mu dedi?
Tabi ki... Perşembenin geleceği çarşambadan belli olur. Adım adım bu tehlike
ben geliyorum dedi. Şemdinli'de yaşananlar aslında Türkiye'yin içine gireceği
durumu da gösterdi. 17. kez bomba atıldı ancak 17. saldırı sonrası halk bu
örgüt üyelerini yakaladı. Ancak yargı orada da her zaman olduğu gibi rolünü
oynamadı. Ardından medya marifetiyle Newroz'da kan döküleceğine dair
provakasyonlar yapıldı. Ancak bu gerçekleşmedi ve milyonlarca insan barış
içinde bayramını kutladı. Barışçıl dilekleri rahatsızlık uyardırdı. Özellikle
Diyarbakır'ın Ankara'ya usulararası kamuoyuna çok önemli mesajlar vermesi de
bu rahatsızlığı pekiştirdi. Bu mesajların doğru okunmasından korkuldu. Çünkü
bu mesajlar doğru okunsaydı bugün bu olayların hiçbiri yaşanmayacaktı.
İnsanlar yargıya olan inancını kaybedince başka güçlere sığınıyor. Hukuk
güçünü gösteremedi. Bütün korkuya karşı hukuk güvencedir. Ancak rolünü
oynayamadı. Diğer yandan Kürtler yıllardır barış taleplerini dile getirdi.
Ancak kulak kapatıldı. İşte zaten barışın zorluğuda burda yatıyor. Çünkü bir
takım kuruluşlar çatışma ve gerilim ortamında kendi rollerini yerine
getirebilir. Türkiye'de AKP'nin iktidar olduğundan söz edilemez çünkü bu
sözünü ettiğimiz güçler zaten iktidar odağıdır. Örneği JİTEM'le Şemdinli
Susurluk gibi yerlerde karşılaşıldığında kendilerini savunmak için ilk önce
dile getirdiklerini şey 'vatanı devleti korumak' olduğudur. Katliamlarını
bayrak sevgisine bağlayabiliyorlar. Peki barışçıl bir toplumda bunlar aynı
gerekçeleri öne sürebilirlermi? Tabi ki hayır. Suikastlerle hangi vatan
sevgisi savunuluyor? Bunlar yaptıkları suikastler ve bombalarla dikkatleri
çekmeye çalışırken diğer yandan politikalar yürüyor.
Yani Şemdinli'ye yönelen dikkatler zayıflayınca yeni bir tartışma
yaratmanın zemini mi arandı?
Evet. Çünkü bütün yüzler Şemdinli'ye çevrilmişti ve JİTEM orada suç üstü
yakalanmıştı. Orada olup bitenler demokratik kamuoyunun dikkatini çekmişti.
Fakat o dikkatler bir anda zayıflayınca birşeyler yapmak gerekiyordu. Ardından
Cumhuriyet Gazetesi bombalandı. Atılan iki bombanın yine ordu elinde var
olduğu tespit edildi. Kameralarla 3. bombayı koyanların saptanmasına rağmen
yakalanmadı ve aynı kişiler yine Ankara'da karşımıza çıktı. Bu kez dikkatleri
iyice çekmek için Ankara kalbinden vuruldu. Kamera kayıtlarına geçen 3 kişinin
anında yakalanmaması cesaret verdi ve Ankara'ya yöneldile. Çünkü Türkiye'de
birşeyler yapılmak isteniyor ve bunun yolu aranıyor. Bakın, 'Güvenlik mi?
Özgürlük mü?' tartışmaları tüm dünyada 11 Eylül saldırılarıyla birlikte bir
anda gündeme geldi. Güvenlik gerekçesiyle ABD ve İngiltere başta olmak üzere
Avrupa ülkelerinde şu anda özgürlükler daraltılmaktadır. Ancak Türkiye'de
özgürlükler ortadan kaldırılıyor. Türkiye yine dozunu kaçırıyor ve önümüze
bunu ortadan kaldıran TMK'yi getirdiler. Barış, özgürlük ve bir arada yaşamayı
isteyenler tehdit altında bırakılarak suskun bir toplum yaratılmaya
çalışacaklar. Suskunlaştırılan ya da terörize edilen bir toplumunda nereye
gideceği bellidir. Bunun zeminini hazırlıyorlar.
Birçok olayın arkasından Ordu çıktı. Danıştay olayında da böyle bir durum
yaşanır mı?
Kesinlikle en büyük desteği sağlayanlardır. Bu olayın ucu Susurluk'a uzanıyor.
Aslında Susurluk açığa çırakılmış olsaydı Şemdinli'de bombalar atılamayacaktı.
Tabi bunlar zincirleme ardı ardına geldi. Ya da daha çok geriye gidersek
Diyarbakır ve Ulucanlar saldırılarının faiileri açığa çıkarılarak
cezalandırılmış olsaydı bunlar cesaret alamazdı. Fakat Türkiye'de suç
işleyenlerin saldıranların yaptıkların yanına kalıyor. Cesaret veriyorlar.
Türkiye'de insanlığa karşı çok ağır suçlar işlenmiştir ve bunlar hep ört bas
edildi. Çünkü hep arkasında Ordu çıktı ve durdurdu. Çünkü Anayasa Paşaları
koruyor. Her olayın ardından emekli ya da halen görevde olan ordu mensupları
çıkıyor ve bunlar halen rahatlıkla saldırıları yönlendirebiliyor. Medyada buna
çanak tutuyor.
Peki anamuhalefetin yaşananlarda nasıl bir payı var ve tutumunu nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Anamuhalefetin başka bir ülkede bir örneği daha yok. Muhalefet yapıldığı için
diğer ülkelerde anamuhalefet daha özgürlükçü ve kıblesini topluma çevirmiştir.
Ancak bizde tam tersi topluma karşı bir tutum içindedir. Yukarda söylediklerim
çerçevesinde hükümetin daha gerisinde olan bir anamuhalefetle karşı karşıyayız
bu Türkiye açısından büyük bir talihsizliktir. Anamuhalefetin şu an yaptığı
tek şey laik söylemlerini kılıf olarak kullanıp antilaik tartışmaları
tırmandırmadır. İstikrarsızlık yaratıp kendisinin hükümet tayin edilece
beklentisinden vaz geçmelidir. Çünkü yaratıcak olan enkazın kimin başına
çökeceğini kestirmek zordur. Diğer yandan ABD'nin Türkiye'yi denetime aldığı
dönemde yine anamuhalefet partisi bir anda oraya odaklanan gündemi mal
varlığına çekerek kapatmaya çalışıtı. Tam onların geliş gidişi sırasında
gündemi manüpüle eden anamuhalefetin kimi hizmet ettiğide açığa çıkmıştır.
Şu an laiklik söylemleri bildiğiniz gibi doğura ulaşmış durumda. Bunun
beraberinde getireceği tehlikeler nelerdir?
Toplumu artık zor dönemden geçtiğine dair yaşanılan pronayadan kurtarmak
gerekiyor. Türkiye Cumhuriyet tarihi boyunca ne zaman rahat bir dönemden geçti
ve demokrasiyi yaşadı ki bugün bu sözler sarf ediliyor. Türkiye bölünecek
paronayasından vaz geçilmelidir. Bu topluma karşı sürekli bayrak
korumacılığının yapılması terk edilmelidir. Laiklik ve bayrak kimi karşı
kullanılıyor? Bu tartışmalar birazda anamuhalefet partisi tarafından
tırmandırılıyor ve erken seçimin hazırlığıdır. Bu gerilim içinde Türkiye'yi
bir seçime sürüklemek doğru değil. Bu koşullarda yapılacak bir seçim çözümü
getirmez kaosu derinleştirir.
Demokratik güçler çetelere karşı birleşmeli
Bunun sağlanması için Kürt sorununun çözülmesi gerekmiyor mu?
Kesinlikle... Türkiye'de şu an var olan tüm karışıklıklar ve JİTEM'in sürekli
güçlenmesinin tek nedeni Kürk sorununun çözümünün sağlanmamasıdır. Türkiye'de
bütün bu olanlar Kürt sorunu ekseninde geliştiriliyor. JİTEM gibi örgütlerin
ortadan kaldırılması ancak Kürt kimliğinin kabul edilerek demokratik bir
sürecin başlamasıyla olacaktır. Siyasi bir gelen afla herkesin yaşama
katılması çok zor bir olay değil. Ama işte birilerinin elleri zayıflayarak
boşa çıkacaktır. Bunlar büyük bir örgüttür ve her yerde uzantıları var.
Kolları her yere uzanıyor. Bu nedenle Türkiye'de silahların susması ve Kürt
sorununun diyalog yolu ile çözülmesi gerekiyor. Yoksa bu tarz olaylar daha da
katmerleşerek devam edecektir. Demokratik güçler burada birleşmeli. Hatta AKP
isterse bu zemini yaratabilir. Ama iktidar orduya teslim etmiş gibi görünüyor.
Bir an önce gerçekleri görmesi gerekiyor. Birlik çağrıları yaparak bazı
sorunlar çözülmez. Kürt sorunun çüzümüne dair 7 yıldır barış projeleri ortaya
atıldı ancak ne yazık ki bu Türkiye tarafından bir türlü tartışmaya açılmadı.
Çözüm için herkese kulak vermek gerekiyor. Türkiye giderek bir gerilime
sürükleniyor. Kaygı duyuyoruz. Günlük hayatta toplumun tüm kesimleri bir
gerilimi yaşanıyor. Silahlar susmalı. Bunun başka yolu yok. AKP hukuk dışı
örgütlenmeleri açığa çıkarmak için ilk adımı atmalıdır. Çünkü bu onun varlığı
ile de ilgili bir durumdur. Hazırlanan tuzaklara kimin düşeceğini kestirmek
zordur. Özellikle AKP TMK'yi bir an önce geri çekerek özgür konuşmanın
zeminini hazırlamalı.
|
BİRDAL SEZER'E NEDEN KIRGIN?
Röportaj: İnternethaber / Dilek Yaraş
İnsan hakları deyince ismi ilk elde akla gelen kişi olan
Akın Birdal, 1986 yılında kurulan İnsan Hakları Derneği (İHD)
nin 86-92 yılları arasında genel sekreterliğini, 92’den 99’da cezaevine
girene kadar da genel başkanlığını yaptı. Şu anda da merkezi Paris’te
bulunan Ulslararası İnsan Hakları Federasyonun’da başkan yardımcısı.
Birdal ile Diyarbakır’da patlayan ‘hain’ bombalardan sonra Mersin’de
katıldığı ‘sessiz’ protesto yürüyüşünün hemen ertesinde görüştük....
Diyarbakır’da silahların susmasına yönelik sürecin provoke edildi.
Buna karşı, Diyarbakır başta olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde 'sessiz'
yürüyüşler yapıldı. Bu çaptaki bir ‘sessiz’ bir protesto sanırım ilk kez
oluyor Türkiye’de. Anlamı nedir bu sessizliğin?
Evet, böylesi ilk defa oluyor. Bence sivil itaatsizliğin başka bir yolu bu.
Dünyada bu tür mücadelenin örnekleri vardır. Sessizliğin dilin silahların
sesinden çok daha etkilidir.
Sloganlardan da daha etkili herhalde...
Elbette.
Sadece ektili olsun diye mi seçildi sessizlik?
Hayır. Hem küresel, hem bölgesel, hem de ülkesel olarak kritik bir dönemden
geçiyoruz. Dolayısıyla bu konjonktür provokasyonlara çok açıktır. Böyle
provokasyonun da önünü kesen bir eylem tarzıdır bu sessiz yürüyüş.
Güvenlik güçlerinin tavrı neydi bu eylem biçiminde?
İzlediler. Çok sayıda güvenlik görevlisi vardı. Kameralarla, fotoğraf
makinalarıyla tespit ettiler. Bu bile aslında barış ve insan hakları
eylemleri üzerinde psikolojik bir baskıdır...Türkiye’nin üyesi olmak
istediği devletler grubunda böyle bir örneğe rastlamazsınız.
Oralarda polis izlemez mi yani bu tür eylemleri?
Uluslararası ve/veya ulusal toplantıları devlet adına birileri izler
elbette. Ama sizin orada söylediklerinizi suç olarak kaydetmek yerine acaba
devletten ne talep ediyorlar diye kaydederler.
‘’Niyet farkı var,’’ diyorsunuz galiba...
Tabii ki... Örneğin bizde bir gün olsun ‘’Ne diyor bu kişiler,
ne istiyorlar. Bundan nasıl yararlanabiliriz.’’ niyetiyle
dinlememişlerdir. ‘’Bunları, hangi yasadan güç alarak, nasıl
mahkum edebiliriz,’’ diye dinlemiştirler.
Diyarbakır’daki 'hain' bombalı eylemin sonucunda 8’i çocuk
10 kişi öldü. Hepimiz şok olduk. Siz nasıl yorumluyorsunuz bu olayı?
Saldırıdan iki gün önce, DTP eş genel başkanı Ahmet Türk,
silahların susması için PKK’ya bir çağrı yaptı. Daha önce hep iki yanlı
çağrı yapıyordu. Şimdi tek yanlı...
İkinci gün, önce sivil demokratik güçlerin ve aydınların bu çağrıya destek
vereceği açıklanmıştı. Bu çağrının hem İmralı’dan, hem dağdan karşılık
bulacağına dair beklentiler vardı. Ama o Çarşamba günü İmralıyla görüş
yaptırılmadı. Dolayısıyla, ordan bir tepki gelmedi. Dağdan da gelmedi. Ama
başka yerden geldi... Türkiye’nin gündemi allak bullak oldu.
Aslında hükümet de böyle bir ateşkes sürecini istiyordu.
Çünkü; her gün gelen asker cenazeleri milliyetçi gösterilere neden oluyor ve
hükümeti zor durumda bırakıyordu. Yani, sorunun çözümü açısından değil de,
yeni seçim sürecinde Türkiye’nin sükunet içinde olması hükümetin elini
güçlendireceği için bekleniyordu isteniyordu bu ateşkes... Ama başka güçler
buna ‘’olur’’ demediler.
DTP, en sonunda ‘tek taraflı’ silah bırakma
çağırısı yaptı. Neden şimdi de daha önce değil?
Baktı iki taraflı çağrılar karşılık bulmadı. Birileri illa
’silah’ diyor, kanın durması için en azından belki dağdakiler
bu sözü dinlerler ve silahları bırakırlar diye...
Henüz bir cevap gelmedi galiba...
Hayır.
Sizce, kimler bu az önce sözünü ettiğiniz güçler? Örneğin, zamanında
size de suikast düzenleyen TİT örgütüne bağlandı olay bir ara, ama
şimdilerde kapandı sanki bu konu...
Bunların adı, kimi yerde TİT, kimi yerde JİTEM,
kimi yerde Kontrgerilla, kimi yerde de bilmem nedir. Ama
sonuç olarak; bunlar, Susurluk’ta, Şemdinli’de ve hayatın başka alanlarında
daha önce de karşılaştığımız hukuk dışı güç örgütleri, yani çetelerdir.
Bunların adresleri istenirse bulunur...
Neden bulunamıyor peki?
Bunu devleti yönetenlere sormak gerekiyor... Şemdinli’de suç üstü oldu da ne
oldu?... İki tane astsubay’ın içeri tıkılmasıyla bir de kısasa kısas gibi
onları suçüstü yakalayan Umut Kitabevi sahibi Seferi Yılmaz’ı tutuklayarak
sözde dengelediler. Dün duruşması vardı Yılmaz’ın ve tutukluluk hali
sürüyor. Olmaz böyle bir adalet anlayışı...
Türkiye dışında, NATO üyesi hemen hemen bütün ülkelerde tasfiye edilmiştir
bu tür örgütler ve vatandaşlarının üzerinde bir tehdit oluşturmamaktadırlar.
Bu tasfiyenin bizde de olmasının önündeki engel nedir peki?
En önemli sorun, bu gerçeğin kabul edilmeyişi. Kabul edilse dağıtılması
gündeme gelecek. Bunun önünü açacak olan da anayasanın geçici 15. maddesinin
kaldırılarak -daha öncekiler olmasa bile- hiç olmazsa 12 Eylül askeri
darbesinin faillerinin yargılanmasıdır.
Bakın, beş gün önce 26. yıl dönümü yaşanan darbenin Türkiye için çok ağır
bir faturası var: 51 kişi idam edildi. 650 bin kişi işkenceden
geçirildi. 178 kişi işkencede yaşamını yitirdi. Çok sayıda kayıplar
da cabası.
Bütün bunlar biliniyor. Bu insanlığa karşı ağır bir suçtur. Ve bu suçun
failleri bugün serbestçe dolaşabilmekte ve resim yapabilmektedirler. Bu
resimler, burjuvazi tarafından milyarlarca liralar ödenip evlerinin
duvarlarına asılabilmektedir.
Bırakın darbeyi sorgulamayı, yenisini isteyenler var bizde...
78’liler vakfının girişimi darbecilerin yargılanması yolunu açabilir mi
sizce?
78’lilerin girişimi önemlidir ama yeterli değildir. Kaldı ki bu 26.yıldönümü
nedeniyle yapılmak istenen bir çok etkinliğe de izin verilmemiştir.
78’lilerin bu girişimi başta DİSK olmak üzere, sanat, kültür kurumlarınca,
aydınlarca ve demokratikleşme yanlısı olan sol partiler tarafından
desteklenmelidir ki karşılığı olsun.
En önemlisi; bir gerçekleri araştırma komisyonunun oluşturulması gerekir.
Bunun en son örneği Fas’ta yapılmıştır. Ama bu, Fas
kralının oluruyla yapılmıştır. Kral, babasının 40 yıllık dönemini
sorgulatıyor....
Bizde ise insan haklarına, hukuka, adalete bağlı olduğunu
söyleyen Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer,
6 yıldır oturduğu koltukta insan haklarına dair umut veren hiçbir şey
yapmadı...
Ne yapması lazımdı? Valla, ne yapılması gerektiği konusunda
düşünme gereksinimi bile duymadı.
Neden böyle tepkilisiniz Cumhurbaşkanımıza?
Kendisinden, birkaç kez randevu istedik ama olumlu ya da olumsuz yanıt
alamadık. Oysa, daha önceki Cumhurbaşkanlarından ne zaman randevu istediysek
görüşmüşüzdür.
Belki o görüşmelerden sonuç alınmamıştır ama demokratik güçlerinin ne
dediğini dinlemenin de demokrasinin bir gereği olduğu ilkesinden hareket
edilmiştir.
Kim olarak istediniz randevuyu?
İnsan hakları heyeti olarak; barış ve demokratik çözüm grupları olarak.
Aramızda çok ünlü siyasetçiler ve yazarların yer aldığı ekipler
oluşturduk...
Size yanıt vermemesinin sebebi neydi acaba?
Bilmiyorum...
Niçin bu kadar önemliydi Cumhurbaşkanı ile görüşme(me)niz?
Doğrusu biz, yani insanhakları çevreleri, Sayın Cumhurbaşkanı, Çankaya’ya
çıktığı zaman çok sevinmiştik. Çünkü, kendisinin Anayasa Mahkemesi Başkanı
olarak yaptığı konuşma bizim için referans olmuştu.
Ulusal ya da uluslararası toplantılarda, konferanslarda, hatta mahkemelerde
sanık olarak yargılanırken o konuşmasına göndermeler yapmıştık.
Nasıl bir konuşmaydı o?
Evrensel, insan haklarına dayalı demokratik bir toplum bir evrensel ve
anayasal düzenden bahsetmişti... Hukuğun üstünlüğüne, evrensel insan
haklarının herkes için geçerliliğine dayalı; eşitlikçi, özgürlükçü bir
konuşmaydı.
Ne yazık ki 6 yıl gelip geçti ama o konuşmaya yakışır bir uygulama
göremedik.
Peki, Başbakana ulaşmak için de çaba gösterdiniz mi? Oradan bir
yanıt alabildiniz mi?
Başbakan da yanıt vermedi ama, meclis başkanı ve insan hakları komisyonuyla
istediğimiz zaman görüşme imkanımız vardı.
Başbakan’a gelince; o, kendinden yana olan kurum ve kuruluşlar -örneğin
işveren örgütleri- başvurduğu zaman görüşüyor. Halbuki, AB
sürecinde TÜSİAD’ın düşündükleri ne kadar önemliyse, insan hakları
kuruluşlarının düşündükleri de o kadar önemlidir.
Bakın işte Başbakan da sizinle görüşmemiş. Ama siz Cumhurbaşkanı’na
daha fazla tepkilisiniz. Neden?
Çünkü; Başbakan’ın bize yanıt vermemesi daha anlaşılabilir bir durumdur.
Başbakanlık siyasi bir makamdır ve görüşmeyebilir. Bu hükümetin demokrasi
anlayışı ile ilişkilidir.
Ama Çankaya için durum böyle değildir... Cumhur halktır ve
Cumhurbaşkanı da halkın yani hepimizin başkanıdır.
Ama ne yazık ki, insan hakları savunucularının görüşlerini dinlemek yerine,
gündemi manipüle eden konularla uğraşılmıştır Çankaya’da.
Ne gibi konularla demek istiyorsunuz?
Kamusal alanda başörtülü olunur mu olunmaz mı?...
Ne sakıncası var ki bu tartışmanın, demokratik bir ülkeyiz
nihayetinde?..
Toplumun bu kadar temel sorunları varken; açlık, yoksulluk, işsizlik
derinleşirken; haklar ve özgürlükler bu kadar kuşatılmışken ve bölgemizde
bütün bölge halklarını tehdit eden konjektürel bir durum varken, Türkiye’nin
bu tür tartışmalarla meşgul etmek doğru değildir bence.
Çözüm gösterin o zaman?
Eğer Çankaya kamusal alansa, Mustafa Kemal’in önemli günlerde baloları
Ankara Palas otelinde yaptığı gibi bir yer tutar Sayın Cumhurbaşkanı ve
seçilmiş olan herkesi davet ederdi. ‘’Şunlar eşli gelecek,
bunlar eşli,’’ denir mi hiç? ... Olmaz böyle bir şey.
Sayın Cumhurbaşkanı bunu yapmaya başladığı zaman parçalanma başladı. Tam da
bu noktada İnsan Hakları anlamında kayıp verdi....
İrtica tehlikesi var mı peki sizce?
Var olduğuna dair işaretler görüyoruz... Gerçek demokrasinin olmadığı
yerlerde irtica tehlikesi de vardır elbette. Tarikatlar ve cemaatlar örgütlü
bir yapı. Uluslararası muazzam ekonomik kaynaklarının olduğu da görülüyor.
Bu, gerçek ve köklü bir demokrasinin yerleşmeyişinin getirdiği bir sorundur.
Ama,‘’tehlike yoktur’’ demek de, var olan birşeyi
görmemek demektir. Fakat buna laik, Kemalist biçimde yaklaşmak da bir çözüm
değildir.
Çözüm olarak baskı mı sunuluyor acaba?...
Elbette... Onun için gerçek bir demokrasi ve sivil bir toplum gereklidir
bence...
Ayrıca, bu durumu besleyen de darbelerdir. Her darbenin
sonunda ruhsatlı ruhsatsız Kur’an kurslarının sayısı fevkalade artmıştır. 80
darbesi sonrası, Kenan Evren’in marifetiyle imam hatip liseleri, İlahiyat
Fakültesi kadroları arttırılmıştır. Dinyanet İşleri Daire Başkanlığı
kurulmuştur. Din dersi mecburiyeti getirilmiştir. Diyanat işleri daire
başkanlığına ayrılan bütçe yedi bakanlığın bütçesiyle eş değerde olmuştur.
Bunlar demokratik, laik bir devletin yapacağı işler midir?...
YARIN: Kürt sorunu nasıl çözülür?
AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var mı? DTP, PKK’nın uzantısı mı? İHD sadece
belli bir kesimin haklarını mı savunuyor?
CHP KIBLESİNİ ÇEVİRDİ
Röportaj:
Dilek Yaraş - İnternethaber
2. Bölüm
Türkiye’nin en büyük sorunu nedir sizce?
Militer, otoriter, anayasal ve yasal sistemdir.
Sorunların konuşarak çözümü yerine şiddete dayalı, silahlı çözümü ne getirir?
İşte böyle bir linç kültürü getirir.
İşte bakın, yarın Elif Şafak yargılanacak. Olacak şey midir bu? Üyesi olmak
istediğimiz uluslararası toplum ne diyor buna? Türkiye’nin demokratik güçleri,
aydınları, yönetenleri ne diyor? ... (Bu söyleşi, Elif Şafak’ın
mahkemesinden bir gün önce yapılmıştır. D.Y.)
Zaten, düşünce suçu başlı başına bir beladır. 301.madde; Türklüğü,
Cumhuriyet’i, güvenlik güçlerini, meclisi, hükümeti aşağılamak ne demek?
Herkes istediğini şiddete başvurmaksızın eleştirebilir. Düşünce özgürlüğü
budur...
301. madde birçok yazarın yakasına yapıştı. Şu an 17 gazeteci içerde. Bu
yetmiyormuş gibi terörle mücadele yasası da genişletildi. O zaman devlet gibi
düşüneceksiniz. Devlet gibi düşünmediğiniz zaman mayınlı bir tarlada
yürüyorsunuz demektir. Ne zaman, nerede patlayacağını kestiremezsiniz.
Elif Şafak düşünce özgürlüğünden dolayı yargılanırken karanlık bir güruh
geliyor ve yargıyı etkilemeye çalışıyor. Ve bu güvenlik güçlerinin denetimi
altında oluyor. Olacak şey mi bu.
Başbakan, Diyarbakır’da ağzına ‘’ Kürt sorunu’’ lafını alır almaz da
birçok kesimin sert eleştirisine maruz kaldı...
Aslında bu, bir ‘Türk sorunu’ dur. Yani, Türkiye’nin sorunu,
bölgemizin, Avrupa’nın sorunu. Çocukların ölümü insanlığın ortak sorunu değil
midir zaten?... Bu sorunun çözümsüzlüğünün siyasal ekonomik rantını elde
tutmak isteyen güçler var. Şiddet ve gerilimden yararlanan ve kendi varlığını
koruyan güçler var. Asıl sorun budur.
Avrupa’nın sorunu derken...
Çünkü, Avrupa’nın bir hukuku var ve Türkiye AB süreci içinde.
Aslında bu da rayından çıkmış durumda. Avrupa Türkiye’yi tekrar içeri çekmeye
çalışıyor. Çünkü; nihai olarak Avrupa Türkiye’siz, Türkiye de Avrupa’sız
yapamayacak... Bu biliniyor.
AB’nin de Türkiye’ye ihtiyacı var mı sizce?
Var tabii.
Ne açıdan?
Türkiye’nin stratejik bölgesel rolünden ABD de, AB de vazgeçemez. Emperyalist,
kapitalist dünya bir pazar arayışında. Ve şu anda Ortadoğu’da bütün bu barut
fıçısının olması; her gün otuz kırk kişinin ölüyor olması; BM hukukunun yerle
bir ediliyor olması; BM’nin buna seyirci kalması, emperyal emellerin yani
Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir sonucudur.
Bu proje, bütün Ortadoğu’yu ve mazlum halkları tehdit etmektedir. Şimdi İran
saldırısı gündeme gelecektir... İslam dünyasını tehdit eden durum bir pazar
paylaşımıdır ve Türkiye üzerinden olacaktır.
Kürt sorunun çözümü hakkında 'net' bir fikriniz var mı?
Emin olun var... Yani Kürt halkı ne istiyor? Kendi dilini, kimliğini,
kültürünü ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olduğunun güvencesini istiyor. Bunu
anayasal bir güvenceye bağlı kılmak ve uygulamada da yansıtmak ...
Zaten yok mu bunlar?
Hayır, yok. Görüyoruz nasıl yaklaşıldığını.
'Kürt sorunu' ifadesine Türkiye’yi bölen bir ifade olması
endişesinden dolayı karşı çıkılıyor galiba ...
Bu paranoyadır. Sınansın denensin. Gerçekten bir arada yaşamayı istiyorlar mı
istemiyorlar mı görülsün.
’Kürt sorunu’ abartılıyor ya da çarpıtılıyor mu diyorsunuz?
Elbette. Biz tehditsiz yaşayamıyoruz. Bazı güçler ‘tehdit’ gerekçesiyle
dolanıyor zaten. İttihat Terakki’den günümüze süren bir devlet politikası var.
Bence bundan vazgeçmek gerekiyor. Çok kültürlü bir dokunun Türkiye halkının
zenginliği olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Kabul etmekle de kalmayıp anayasal ve yasal güvencelere bağlı kılmak
gerekiyor.
Nasıl yani?
Bu darbe anayasasının değişmesi gerekir. Evrensel hukuka insan hakları
hukukuna bağlı demokratik bir anayasa olmalı.
Ama böyle bir anayasa, kışlanın talimatıyla hazırlanmamalı elbette. Türkiye’de
yaşayan ve kendisini ilgilendiren konularda sözü olan bütün resmi ve sivil
toplum örgütlerinin görüşlerine başvurulmalı.
Şu anda Kürt sorunu konusunda en çok dinlenilmesi gerek kesim kimdir peki?
Seçilmiş temsilcileri vardır. Belediye yönetimleri vardır ve DTP vardır.
Fakat, bunların PKK’nın uzantısı olduğu söyleniyor?
Söyleniyor... Dilin kemiği yok, herkes her şeyi söyler. Varsa delilleri ortaya
çıkarırlar ve yargılarlar.
Sizce öyle değil mi?
Hayır... Kendileri her gün açıklama yapıyorlar. Hatta DTP eş genel başkanı
kongrede bir takım olguları da dile getirmiştir.
Hangi olguları?
PKK ve DTP arasındaki bağı ve Kürt halkıyla, PKK, Kürt halkıyla DTP arasındaki
ilişkileri... Bazı tespitler yapmıştır.
Bence; en önemli olan silahların susmasıdır...
Silahların susması çözer mi sorunu?
Bugünden yarına çözülmez bu sorunlar, ama ‘niyet’ çok önemli. Başbakan bir
adını söyledi, (yani 'Kürt sorunu vardır', dedi) hemen silahlar
sustu...
Kısacası, çözüm
konusunda istek olması çok önemli... Her şeyden önce de silahlar susmalı ve
konuşulacak bir ortam yaratılmalı. Bu yapılır ve kimin ne dediği dinlenirse
bütün sorunlar barışçıl bir şekilde çözülecektir.
Bu bağlamda, geçtiğimiz hafta DTP’nin çağrısının karşılığını bulacağı kanallar
açık tutulmalıdır. Bu çağrının saldırılarla provoke edilmesi önlenmelidir ve
yetkililerin şu yaptı bu yaptı şeklindeki açıklamalarla yetinmeyip
Diyarbakır’daki katliamın faillerini bulmaları gerekir. Bu failler
bulunmadıkça yapılan hiçbir açıklamalar inandırıcı olmayacaktır.
İnsan Hakları Derneği’nin tek yanlı davrandığı iddialarına ne
diyorsunuz? Ünlü yazarımız, Adalet Ağaoğlu, ''İHD sadece 'Kürt sorunu' ile
ilgilenen bir örgüt olmuştur’’ gibi bir eleştiriyle istifa etmişti
derneğinizden...
Onlar hep psikolojik savaşın propagandalarıdır. Artık geçerliliği ve
inandırıcılığı kalmamıştır. Karşılığı yoktur.
Ama Adalet Ağaoğlu içindeydi İHD’nin...
Adalet Hanım yaşadığı talihsiz kaza nedeniyle, derneğin çalışmalarına pek
fazla katılamadı. Katılmış olsaydı, egemen güçlerin propagandasının yanlış
olduğunu anlardı.
Çünkü biz, barış, demokrasi ve herkes için insan hakları istiyoruz. İnsan
hakları bir iktidar aracı değil ki. İHD, her görüşten, her kimlikten
insanların çalıştığı bir yerdir. Türkiye’nin minyatürüdür adeta. Türkiye’nin
ihtiyacı da budur zaten. Farklı kimliklerin, kültürlerin, inançların,
cinsiyetlerin bir arada çalışması.
İyi de... Adalet Ağaoğlu –ki kendisi burada sadece bir
örnektir- gibi düşünen birçok insan var... Ne yazık ki birçok kişinin
ağzından İHD’nin Kürtlerin haklarından ve sorunlarından başka bir şeyi
umursamadığını duyuyoruz. Demek ki herkeste olmasa da en azından bazı
kesimlerde böyle bir izlenim oluşmuş... Yani demek istiyorum ki; ateş olmayan
yerden duman çıkmaz....
Dedim ya, psikolojik savaşın propagandasıdır bütün bunlar. Doğru değildir.
İHD’nin neyden yana, neye karşı olduğunu bilebilmek için medyanın İHD’ye yer
vermesi gerekir.
Oysa, İnsan Hakları Savunucularının üzerinde keskin bir ambargo vardır. Biz
konuşamıyoruz, kendimizi ifade edemiyoruz ki... Bizim adımıza başkaları
konuşuyor.
İHD; Türkiye’nin
imzaladığı ya da imzalamadığı bütün uluslararası hukukların ayrımcılığa karşı
maddesi doğrultusunda, herkesin hak ve özgürlüklerini korumuştur. En önemlisi
de bu yalnızca Türkiye ile sınırlı değildir. Bütün dünya halklarını kapsar.
Kim olursa olsun idam edilmesine, işkenceden geçirilmesine karşıyız. Kim
olursa olsun. Bugün, örneğin bize işkence yapmış olanların bile işkence
görmesine karşı çıkarız. Örneğin, bana suikast yapan insanların idam cezasıyla
yargılanmasına da karşı çıktık biz.
Siz gönül rahatlığıyla şunu diyebilir misiniz: İHD sağcısı solcusu ile
hiç kimseyi ayırmadan herkesin hakları için çalışır.
Elbette...
Bakın, başörtüsü konusunda bizim hiç çifte standardımız olmamıştır. Başörtülü
öğrencilerin bize büyük sempatisi vardır. Biz İslamcı çevrelerin hak ve
özgürlüklerini öncelik olarak gören ve sonra da bütün hak ve özgürlükler
çerçevesinde çalışan Mazlum-Der ile çok kardeşçe bir ortak çalışma kültürü
yarattık. Çok önemlidir bu.
'’Cumartesi
anneleri’’ ve ‘’Cuma anneleri’’ diye de bir ayrım var bu ülkede. Bu konuda ne
yaptınız?
Çok şey yapıldı. Biz bütün annelerin acılarının son bulması için , ‘artık
anneler ağlamasın’ çağrısıyla kampanyalar yürüttük.
Ama bu duygusal bir çağrıdır. Eğer sorun demokratik ve barışçıl yollardan
çözülmezse; silahların susması sağlanmazsa annelerin ağlaması kaçınılmazdır.
Her iki tarafın da annesi babası var... Ama bakın, son günlerdeki isyanlar
bazı gazetecilerin marifetiyle maniple edildi. İsim vermeyelim şimdi ama
bunlar gazetecilik falan yapmıyorlar. Görevleri var.
İtalya ve İspanya’da hukuk’un, savcıların, medyanın ve kamuoyunun gücüyle
temiz toplum yaratıldı. Kontrgerilla temizlendi.
Ama, bizim bir kısım medyamızla demokrasi ve sivilleşmeyi nasıl yan yana
koyabilirsiniz ki? Tam karşı yerde duruyorlar....
Toplum, bilgi edinme hakkından yararlanamayınca vicdanı harekete geçirecek
özgür bir kamuoyu da yaratamazsınız.
Ya yargı...
Yargının gücü, nerden yana işlediği belli. Türkiye’nin en büyük
gereksinmelerinden biri de en üst düzeyde bir yargı reformudur.
Bir insan hakları savunucusu olarak, iktidar ve ana muhalefet
partisini karşılaştırmanızı istesem sizden...
Hükümet, ana muhalefete karşı tam tersi daha özgürlükçü, daha eşitlikçi, daha
sivil görünüyor. Oysa, diyalektik olarak bunun tam tersi olması gerekir.
İnanmasalar da –örneğin- Faşist Hitlerci, Nasyonalist partiler bile
söylemlerinde Sosyal Demokratlardan daha eşitlikçi, özgürlükçü, hale
geldiler... İktidardayken onlar da milletin anasını ağlatıyorlardı ama
muhalefet olmanın gereği budur... Bir de ana muhalefet partisine bakın
bakalım, nereye çevirmiş kıblesini?...
Nereye?
Militarizme, şovenizme... Resmi ideolojiye ve resmi tarihe...
Ben, Cumhuriyet
Halk Partisi tabanının da onların bu söylemlerinden rahatsız olduklarını
düşünüyorum.
Kim muhalefet, kim iktidar biraz karışmış gibi galiba...
Muhalefet yok işte... Bence Türkiye’nin bu süreçteki en büyük talihsizliği de
bu...
Ezilenlerden, emekçilerden yana olan sol ve sosyalist partiler kendi
aidiyetlerini koruyarak bir çatı altında toplanamadılar.
Niye
olmuyor peki bu...
Bu da bir kültür meselesi. Halbuki, aynı şeyi isteyen insanlar bir araya
gelmeli.
Vatan haini kimdir sizce?
Tarifi bellidir. Nazım Hikmet anlatmıştır onu:
‘’... siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim....’’, demiştir... Alın şöyle günlük gazeteleri ve görün
Nazım’ın anlattığı insanların fotoğraflarını.
....
Çok yoğun olan ve sürekli değişen –yoksa değişir gibi görünen mi deseydim-
Türkiye gündeminden ötürü Birdal’ın yayınlanmış üç kitabından söz etmeye
hiç zaman kalmadı...
Belge Yayınlarından çıkan Solelim’ de cezaevi anılarını
anlatan; yine aynı yayınevinden çıkan Cansuyu’nda ise Yeni
Gündem gazetesindeki köşe yazılarını derleyen Birdal, en sonunda edebiyat
dünyasına da girmiş ve Aykırı Yayınlarından çıkan ‘’Betula’’
isimli, kahramanlarının bazen 70’li bazen de 90’lı yıllardaki
toplumsal-siyasal ve bireysel mücadelelerini anlatan öykü kitabına imza atmış.
Şu günlerde, cezaevi anılarının yer aldığı Cansuyu’nu –genişleterek-
tekrar basıma hazırlayan Birdal, bundan sonra edebiyat çalışmalarına ağırlık
verme arzusunda...
-BİTTİ-
|
|