Gomanweb MAZLUMLARIN DİYARİ

 

 

Sponsor Yazılar
Haydar Işık DERSİM DERSİM 

Şeyhmus Diken  Dersim'de Eskiyen Nüfus Cüzdanı"m!

Hasan KAYA Dersim dört dağ içinde  

Y. Serhat  Bucak     Seyit Rıza

Araştırma Ve İnrcelemeler
Serkan ERDOĞAN-BEN ORADAYDIM

Piro Kaplan  PiR ALi BARUT  UZERiNE

Osman Acar  Dersim  Katliamı'nın Tanığı

1937-38 DERSİM JENOSİDİSİNİN KRONOLOJİSİ

ÇALDIRAN’DAN 38’E DERSİM DAVASI

Faik Bulut Belgelerle Dersim   Raporlari

Ingiliz Devlet Arsivinde Dersim Jenosidi

Dersimin Tarihi Mirasi Koç Mezar Taşları
SEYFİ CENGİZ AŞİRET AŞİRET DERSİM
S. BARİKAT İSYAN KENTİ DERSİM
Memleketimden 'İnsan' Hikayeleri -Göç mağdurları-
Kürt sorununda gizli kalmış milat: Sivas kampı
D. BAKIR CEZAEVİ RAPORU DOSYASI
Dersim Mitolojisinin kaynak ve kökenleri
SEYFİ MUXUNDİ  DERSİM'DE BİLİNMEYEN BİR  EVLİYA: "ÇORÎBORÎ" 
SEYFİ MUXÛNDİ DERSİMİN UNUTULMUŞ  OZANLARINDAN KEKO
SEYFİ MUXUNDİ PİR ALİ BARUT (38'in faili ‘mehçulu’)

İsmail Beşikçi Alevilerde Kafa Karışıklığı

Mehmet BAYRAK  Alevilik İslam mıdır?
Martin van Bruinessen Alevi Kürtler’in etnik kimligi üzerine
Fikret Başkaya 1.Reel Atatürkçülük 2.Misak-ı  Milli
Haluk Gerger ABD’nin Hegemonya Arayışı
Akın Birdal  Silahlar konuştukça insanlar susuyor
Ünsal Öztürk Yanlış Bir Slogan: "Türkiye Laiktir, Laik kalacak!" 
Unutulmayanlar
Pir Sultan Abdal       Gelin Canlar Bir Olalım

Seyit Riza Pile Desimi
Dersim Lideri

Musa Anter (Ape Musa) Hayatı 

Ahmet   Kaya     Hayatı 

Hrant Dink Ruh Halimin Güvercin  Tedirginliği
Mazlum  Doğan Ülkem (Şiir)
Sivas Şehitlerinin Yaşam Öyküleri
Unutulmayanların Tümü
Mustafa Elveren İle Söyleşi 
Mizah-Eğlence   Fıkralar-Komik Karikatörler       Sizden Gelenler
Bir Demet Şiir  (Karışık Şiirler)

Goman Haber

Goman Mesaj

Anlamlı Alıntılar

HABER ARŞİVİ
Akın Birdal               

www.sosyalistdemokrasi.org    

 

'Silahlar sustu' onlar da sustu

19 Aralik 2006

Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu Başkan Yardımcısı Akın Birdal, ateşkese karşı duyarsız yaklaşımları eleştirerek, “Şimdi ateşkes ilan edilmeden önce ‘silahları susturun’ diyenler, silahlarla beraber susmuşlardır” dedi.

İnsan Hakları Derneği(İHD)Tarsus Şubesi, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası nedeniyle Gözenler Restaurant’ta önceki akşam yemekli bir etkinlik düzenledi. Etkinliğe katılan İHD Genel Başkanı Yusuf Alataş, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı ve İHD Onursal Başkanı Akın Birdal birer konuşma yaptılar. Birdal, KKK’nin ilan ettiği ateşkese değinerek, daha önce de bir kaç kez ateşkes ilan edildiğini ancak bu çabaların heba edildiğini söyledi. Ateşkese karşı varolan duyarsızlığı eleştiren Birdal, şunları belirtti: “Barışçıl ortamın sağlanması ve iyi niyet çabası olarak ‘Barış Grubu’ adı altında 2 gerilla grubu gönderildi. 4 kez yaratılmış fırsatları heba etmişiz. Ancak, şu an yeni bir fırsat yaratılmıştır. Şimdi ateşkes ilan edilmeden önce ‘silahları susturun’ diyenler silahlarla beraber susmuşlardır.”

Seçilmişlerin Ankara Yürüyüşü’nün önemli olduğunu kaydeden Birdal, “Bu yürüyüşe kulak verilmelidir. Barış olmadan kardeşlik olamaz. Öncelikle barış içerisinde yaşamanın koşulları yaratılmalıdır. Bunun yolu Kürt sorunun çözümünden geçer. Bu ise ancak Kürt halkının barış seslerine kulak vererek olur” diye konuştu.

Türklerin de sorunudur

Türkiye’nin önündeki en büyük sorunun Kürt sorunu olduğuna vurgu yapan Yusuf Alataş ise sorunun çözümü için “Kürtler ne istiyor” sorusu yerine “Bizler ne istiyoruz” sorusunu sormak gerektiğini söyledi. Kürt sorunun aynı zamanda Türklerin sorunu olduğuna işaret eden Alataş, şunları dile getirdi: “Sanki demokratik bir ortam oluşmuş da, bu ortam içerisinde bir tek Kürtler kalmış; Kürtler bu demokratik ortamın çok dışında farklı şeyler istiyormuş gibi ‘Kürtler ne istiyor’ demenin bir anlamı yok. Bu sorun aynı zamanda Türklerin de sorunu. Bir Türk de başka bir halkın kendi gölgesi altında ezildiği, yok sayıldığı, açlığın yoksulluğun olduğu bir ortamda yaşamaktan memnun olmamalı.”

DİHA/MERSİN

Silahlar konuştukça insanlar susuyor

 

Silahları susturmalıyız!

Son günlerde adını tekrar duymaya başladığımız Ergenekon, TİT gibi kontra örgütlenmelerini, yine bu örgütlenmelerin silahlı saldırısına hedef olan Sosyalist Demokrasi Partisi Onursal Genel Başkanı ve Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu Başkan Yardımcısı Akın Birdal’la konuştuk.

 

 

Kamuoyu Danıştay saldırısıyla birlikte önemli bir siyasi kaosa sürüklendi. Sizce bu olay siyasi tarihimiz açısından bir sürpriz midir?

 

Danıştay 2. Dairesi’ne saldırı kamuoyu açısından bir sürpriz olmadı. Çünkü son günlerde bir şeyler "geliyorum"un habercisi olan birçok olayla karşılaştık. İlk kez bence ABD’nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’yle ilişkili bir takım konseptler var. Ve bu konseptin tabi ardını arkasını bilmiyoruz ama yine İran üzerinde bir operasyon planı var ve Türkiye’nin de Güney’de Kandilde bir PKK operasyonu var. Böyle bir konsepte bağlı bir süreç yaşanıyor. İkincisi son olup bitenlerin erken bir seçim olasılığı ve yeni oluşacak parlementonun cumhurbaşkanını seçecek olması. Yani bugünkü mevcut parlementoyla cumhurbaşkanı tayin edilmesine karşı bir hegemonya var. Üçüncüsü IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün Türkiye’ye dayattığı günlük sıradan yaşamımıza dahi müdahale edecek ekonomi politikaları var. Ve onun getirdiği ağır sonuçlar var, ekonomik dalgalanmalar vb. Birkaç ay sonra askeri şura var. İşte böyle olası durumlar öncesi Türkiye’de birtakım provokasyonların olabileceği bekleniyordu. Ki bunun ilk işareti örneğin Şemdinli olayı. Bir ay içerisinde 17 kez bomba Hakkari, Yüksekova ve en son Şemdinli’de patladı. Ve sonra da Şemdinli’de suçüstü yakalandı. Ve gerçekten operasyona giden insanlar belgeli, dökümanlı, silahlı falan gittiler. Böyle bir suçüstü halinin olması durumunda bunları ele verecekleri bilerek yapıldı. Şemdinli’nin nasıl manüple edildiğini gördük, savcının görevden el çektirilmesiyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca. İddianame’de adı geçen kimilerinin korunduğunu ve adının iddianameden çıkarıldığını ve bu iddianamenin kamuoyunda yarattığı bir tartışmaya tanık olundu. Ardından bu senaryo tutmayınca ikinci bir senaryo perdeye konuldu. Newroz’da bir provokasyon olacağı, saldırılar olacağı ileri sürüldü, yazıldı çizildi. Fakat tanık olduk birçok kentte ve en sonunda Diyarbakır’da 21 Mart günü milyona yakın insan bölgede barışçıl olarak taleplerini dile getirdiler. Hiçbir şey olmadı. Ardından Cumhuriyet gazetesi bir hafta içerisinde 3 kez güpegündüz yine gazetelerin belirttiğine göre ordu menşeyli üç el bombası atıldı. Bunun ikisi patlamadı, üçüncüsü patladı ve bir iki cam kırıldı. Fakat ikincisinde faillerinin kameralarla saptandığı bildirildi fakat yakalanmadı her ne hikmetse. Üçüncüsünde de bu kameralarla saptandığı belirtildi, yine yakalanmadı. Sonra da aynı kişilerle Ankara’da Danıştay 2. Dairesi’ne o menfur saldırıyla birlikte yine orada karşılaşıldı.

 

Danıştay tam ankara’nın merkezinde, sürekli kontrol altında olan bir yerde. Bir tetikçinin elini kolunu sallaya sallaya böyle bir yere girmesini nasıl algılamak gerekir?

 

Doğrusu Danıştay Ankara’nın tam merkezinde, hemen yanıbaşında Orduevi var. Gerek Orduevinin sürekli kameralarla trafiği bile saptadığı bir yerde, bu kadar merkezi bir yerde kuşkulu kişilerin saptanmaması doğrusu düşündürücü. Çünkü bir gün önce Danıştay’ın bahçesinde prova yaptıkları, değerlendirdikleri, tartıştıkları konuşuldu falan. Tabii şimdi istenilen bu kaotik ortam yaratılmış oldu. Ama bu gelişmeler erken seçim kararını getirmedi. Eğer bence buradan maksat mutlaka erken seçimse ve de cumhurbaşkanlığıyla ilişkiliyse o zaman bunların devam edeceği anlaşılıyor. Sonra birtakım servisler birtakım kişileri gerçekten kilit ad olarak bu çetelerin başı olarak gözaltına aldı ve sonra da bırakıldılar. Aynı kişinin babası işte 1966 yılında sanırım Cemal Tural’ı eleştirdiği gerekçesiyle İlhami Soysal’a saldıran albay çıktı. Sonra bu Muzaffer Tekin’in iddiaları basında yer aldı. Örneğin o ifadelerde kimi, ne zaman nerede tanıdığını anlatıyor. Doğrusu benim tabi dikkatimi çeken bu olayda benimle de baştan beri ilişkilendirilmesi. Çünkü bu örgütün adı ister TİT, ister JİTEM, ister kontrgerilla, her neyse ama bana düzenlenen saldırıda TİT imzası kullanmıştı. TİT’in de kurucularından olduğu ileri sürülen Semih Tufan Günaltay’ı 1988 yılında M.Y. ile beraber, onun üzerinden tanıdığını söyledi. Şimdi, bu M.Y. kim biliyor musun? Mahmut Yıldırım, Yeşil. Kimse sormuyor. Örneğin Mahmut Yıldırım bugün aranıyor. Ölmüş müdür, yaşıyor mu o da bilinmiyor. Ama gerçekten bu örgütün en önemli elemanlarından biri. Şimdi İstanbul’daki Cumhuriyet gazetesinin failleri yakalanmış olsaydı belki Ankara’daki bu olay olmayacaktı. Ya da bu araya bir soru girebilir. Peki bu örgüt nedir, ne değildir diye. İşte ben de şunu o zaman ekleyebilirim. Bu, İttihat ve Terakki geleneğinden gelen hukuk dışı örgütlenmelerin günümüze uzanmasıdır.

 

Adı değişerek, Teşkilat-ı Mahsusa, Ergenekon vs.

 

Evet Ergenekon, Teşkilat-ı Mahsusa’dan gelen bir şey. Ve hatta böyle bir yapının 1910, İttihat ve Terakki’nin Selanik Kongresi’nin kararlarının sonuçlarına uzandığı biliniyor. Şimdi Nato üyesi ülkelerde bu örgütler görüldü. Bunun adı İspanya’da GAL, İtalya’da Gladio, başka yerlerde işte kontrgerilla. Soğuk savaş döneminde Sovyetlere, doğu bloku ülkelerine, sosyalist, komünist yapılara ve kişilere karşı oluşumlardır bunlar. Fakat sonradan bunlar tabi bu saikle oluşturuluyor ama sonradan uyuşturucu, silah ve her türlü hukuk dışılığa, sürükleniyorlar. Bir çıkar örgütleri haline de geliyorlar aynı zamanda. Onlarla da bağlantıları oluyor. Şimdi biz bu örgütle siyasi tarihimizde çokça karşılaştık. Örneğin 1955’te 6-7 Eylül olaylarında karşılaştık, 1 Mayıs 1977’de karşılaştık, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta karşılaştık. Susurluk’ta çıktı karşımıza bu örgüt. Sonra Şemdinli’de çıktı. Şimdi eğer o çıktığı yerlerde gerçekten yargılanmış olsalardı bunlar ve bu örgütün üzerine gidilmiş olsaydı bugüne gelmeyecekti. Birincisi o. Yani sistemin caydırıcı değil, cesaretlendirici bir yanı var. İkincisi yine bu örgütleri genişleten, koruyan, kollayan darbe dönemleri olmuştur. Örneğin 12 Eylül askeri darbesinin failleri generaller -gerçekten temel hak ve özgürlükler yerle bir edildi, insan haklarına yönelik saldırılar, ağır suçlar işlendi bana göre- yargılanması gerekirken anayasanın geçici 15. maddesiyle korumaya alındılar ve dokunulmazlıkları sağlandı. Oysa bunlar yargılanmış olsalardı gerçekten bugünlerde yeniden bir darbe olasılığıyla karşı karşıya kalmazdı Türkiye. Böyle bir şey cesaretlendirici olmazdı. Bu bakımdan, bu tür hukuk dışı yapılar, örgütlenmeler ve onların saldırıları her zaman cesaretlendirilmiştir. Şu anda da nitekim böyle bir süreç yaşanmaktadır.

 

Eğer bu saldırıların arkasında cumhurbaşkanlığı seçimi, ABD’nin İran operasyonu ve Yüksek Askeri Şura öncesinde bir erken seçim hedefiyle AKP hükümeti sıkıştırılmak istendiyse, bu amaca ulaşılmış mıdır? Yoksa bu hedefler gerçekleşememiş fakat askeri çevrelerin, ulusalcı cephenin ve CHP’nin prestiji mi artmıştır? 

 

Kuşkusuz ikincisine ulaştılar. Merkez sağ bir politik çizgide olan CHP’nin ve militarizmin yeniden bir prestij kazanmasına neden oldu. Ama birincisinden eğer erken seçim murat edilmiş ise orada başarılı olamadılar. Şimdi başta eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olmak üzere, anamuhalefet partisi ve diğer muhalefet partileri erken seçim istiyorlar. Gerçekten erken seçim Türkiye’nin şu anki kaotik durumdan çıkışı mı olacak? Yoksa daha da bu kriz derinleşecek mi? Örneğin yeni bir konsept mesela CHP-MHP-DYP koalisyonundan söz ediliyor. Göz önünüze getirin parlementoyu. Yine erken seçim ya da zamanında yapılacak bir genel milletvekili seçime bence bu anayasal sistemle gidilmemeli. Bir defa serbest bir ortam yaratılmalı. Düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki bütün engeller kaldırılmalı, serbest bir tartışma ortamının zemini yaratılmalıdır. İkincisi bu seçim yasası ve siyasi partiler yasasıyla gidilmemeli. Çünkü eğer baraj yine yüzde 10’da tutulacaksa ezilenlerin, emekçilerin temsilini yine mümkün kılmayacaktır ve muhalefeti yine parlamento dışında bırakacaktır. Oysa bence bugün bu hukuk dışı örgütlerin varlığına yol açan, onların beslenmesine ve saldırılarına da gererçe oluşturan Kürt Sorunu’nun çözümsüzlüğü daha da dayatacaktır. İşte eğer bugün kim ki hukuk dışı örgütlerden yapılardan yakınıyorsa, Kürt sorununun demokratik, barışçıl çözümünü artık gündeme getirmelidir ki bu hukuk dışı yapılanmaların varlık nedenini ortadan kaldırabilelim. Bu zemini bulamasınlar. Ama görülüyor ki öyle bir niyet yok hala. Bu bakımdan erken seçimin eğer gidilecekse bu düzenlemeler yapılarak gidilmelidir.

 

Bu süreç AKP’yi parçalar mı?

 

Öyle bir niyet var, ama bu ne kadar başarılabilinir şu anda kestiremiyorum. Ama her zaman bu sözkonusu.

 

Peki gerek bu tür hukuk dışı örgütlenmelerin açığa çıkarılmasında, gerekse bir seçim ihtimaline karşı solculara, sosyalistlere, Kürtlere, emekçilere ve tüm toplumsal muhalefete ne gibi gibi bir rol düşmektedir?

 

Gerçek demokrasilerde çok fazla sürprizlerle karşılaşılmaz ama bizde gerçekten demokrasinin kurumları tamamen etkisizleştirilmiştir. Bu bakımdan hukukun gücünün olmadığı demokratik kamuoyunun gücünün olamadığı, medyanın gücünün olmadığı bir toplumda her zaman bu tür sürprizlerle karşılaşılır. Bence bu sürprizlere yol açacak yapılara son vermek gerekiyor. Gerçekten bugün normalleşilecekse nasıl normalleşilecek. Yani silahların susmasıyla. Silahlar konuştukça Türkiye’de insanlar konuşamayacak. Konuşursa da gerçeği dile getirmekte ya da gerçeğe ışık tutmakta zorlanacaklar. Ve nitekim Almanların bir sözü vardır "çatışmalarda ilk gerçekler kurban edilir" diye. Ve bir de bu darbeci, andıçcı gelişmeler örneğin cumhuriyet savcıları için suç duyurusu oluşturmalı. Ve bunlar yargılanmalı. Düşmansız ve çatışmasız yaşama kültürünü kazanmalı bu toplum. Toplum değil kuşkusuz yönetim, yönetenler. Çünkü hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti’nde düşmansız ve çatışmasız yaşama geleneğini oluşturamadık, böyle bir kültür oluşturamadık. Şimdi de laik-antilaik ya da benzeri kamplaşmalar zaten hali bozulmuş bir toplum için tehlikelidir. Örneğin bakın şu andaki sokaklardaki korna sesine. Herkes korna çalıyor. Oysa trafik ışıkları bunu düzenliyor. Ama o korna birbirlerine karşı sürücülerin tutumu, her gün cinayet işleniyor trafik ışıklarına uyulmamasından ötürü. O nedenle cinnet geçirme hali var bu toplumda. Bunu gidermek gerekiyor. Belki cumhurbaşkanına böyle bir rol de düşüyor. Kamusal alan tartışmaları da germiştir bu toplumu. Bu bakımdan gerilimli ortamları, çatışmalı ortamlara sürüklemek yerine bu gerilimi biraz daha aşağıya indirecek bir ortam yaratılması gerekiyor. Yoksa böyle bir ortamda seçime nasıl gideceğiz? Şimdi muhalifler, Kürtler, sosyalistler gerçekten serbest bir seçim ortamında kendilerini ifade edebilecekler mi? Bu kaotik durumu, bu sistemi sorgulayabilecekler mi serbestçe? Yani birçok linç kültürü zaten egemen, birçok provokatif saldırılar ve baskılarla karşılaşılabiliniyor. Öyle olmasa bile karşılaşacağını düşünmek bile sizin haklarınızı kullanmanız üzerinde bir baskı oluşturuyor. Oysa şu anda gerçekten geçtiğimiz günlerdeki resmi açıklamaya göre işsizlik yüzde 11,7’den yüzde 11,9’a yükseldi. Bu resmi açıklama. Oysa gerçekte yüzde 15’i aştı. Yoksulluk, açlık gittikçe derinleşiyor. Örneğin kırsal alandaki yoksullaşma ve üretim güçlerinin gerilemesi verimliliğin hızla aşağı çekilmesi ve tarım ürünlerinde ve gıda maddelerinde dış pazara yönelinmesi öylesine arttı ki bu bakımdan bence güvenlik gerekçesiyle bu baskıcı yasa ve düzenlemeler geriletilmeli, "Terörle Mücadele Yasası" önlenebilmeli ve darbe olasılığına karşı bütün sivil güçler çabalarını ortaklaştırmalı. "Kontrgerillanın farkındayız, artık yeter" söylemiyle yüzbinler her hafta bir kentin alanında toplanmalı. Seçimlerin serbest demokratik bir ortamda yapılması koşullarının yaratılmasını istemek güncel taleplerimiz içinde de olmalı diye düşünüyorum.

 

Bize zaman ayırdığınız için Sosyalist Demokrasi olarak teşekkür ederiz

 

Ben teşekkür ederim.

 

Söyleşi: Melih Arslan

- Türkiye'de insan haklarında gerçekten gelişmeler oldu mu?
- Kağıt üzerinde önemli gelişmeler kaydedildi. Ama insan hakları ve özgürlükler canlı bir organizmadır. Yaşayan bir şeydir. Sizin kağıt üzerinde düşünce ifade özgürlüğünüzün bir kıymeti yok. Ağzınızda bant varsa ya da konuştuklarınızdan ötürü TCK'nin bilmem hangi maddelerinden ötürü yakayı ele vereceğim diye kaygı duyuyorsanız bunun bir önemi yok.

Bu bakımdan ya da gece yarısı kapınız çalındığında "Acaba kim geldi?" kaygısını duyuyorsanız, o zaman bu ülkede işkence var demektir hâlâ... Cezaaevlerinde insan haklarına dayalı daha düzenlemeler olmadı. Hâlâ sorunlar yaşanıyor biliyorsunuz... Ve çalışanların ürettikleri üzerinde söz hakları yok... Yani kağıt üzerinde bence yapılan değişiklikleri uygulamaya dönüştürecek bir siyasi irade ortaya koymak gerekiyor.

- Kağıt üzerindekilerin yaşamın pratiğine geçmesi için neler yapılıyor?
- Pek bir şey değil. Türkiye'de bir konferans bile düzenlenemiyor. Düzenlense şöven güçlerin gölgesinde yapılabiliyor. Bunun üzerine yazı yazan köşe yazarı arkadaşların aleyhine davalar açılıyor. Çabaları içselleştirmek gerekiyor. Türkiye'nin kabul ettiği ulusal üstü belgelerden doğan hakların ve özgürlüklerin Türkiye yönünün hukukuyla güzelleştirilmesi gerekiyor. Bu anayasanın 90'ncı bir maddesinin de bir hükmüdür. Ulusal üstü belgelerin kabulü hükmü iç hukukun elindedir. Doğrusu bunu içselleştirecek demokrasi ve insan hakları kültürünün edinilmesi gerekir...

- Çılgın Türkler kitabı peşisıra Kurtlar Vadisi Irak filmi... Türkiye'de yeni bir milliyetçi dalga yaratılmak mı isteniyor?
- Bunların bir rastlantı olmadığını düşünüyorum. Kurtlar Vadisi bir yıl herkesi ekranda esir aldı. Şimdi Kurtlar Vadisi Irak çevirildi. Şimdi bu Gaziantep'de bir plato hazırlanarak 42 günde bu filmin çevrilmesinin arkasını iyi okumak gerekiyor. Ben bu filme gittim. Doğrusu ABD'nin genişletilmiş Ortadoğu Pojesi Türkiye üzerinden gerçekleştirilecek... Ve şimdi bu önümüzdeki günlerde nükleer faaliyetlerden dolayı BM tarafından belli bir süre verilen İran ile görüşülmeye başlanacağında Türkiye bu filmdeki ABD karşıtlığı ile ABD'ye karşı elini güçlendirdi... ABD ile pazarlık yaparken benin üzerimden istediklerinizi yapacaksınız ama Kandil tasfiye edilsin ya da yeni kredi olanakları sağlansın gibi şeyler istenecek. Bu filmin galaları devlet himayesinde yapıldı. Örneğin TBMM Başkanı'ndan Sayın Başbakan'ın eşine kadar övgülerine mazhar oldu. Eee bunlar rastlantı değil. Bence bu film kısa vadede Türkiye'nin ABD'ye karşı elindeki kozları güçlendirebilir. Ama uzun vadede çok tehlikeli. Rest çekildiğinde doğrusu mat olunur...

- Kenan Evren kendisini unutturması gerekirken, sonra ortaya çıkıp pişman olmadığını söyledi? Bu çıkışın altını nasıl okumalı?
- Bu militer ve hukuk dışı örgütleri de cesaretlendirici bir çıkış. Onun hâlâ o örgütlerle bir ilişkisinin de olduğunu ortaya koyuyor. Ve yaptığı o kanlı tabloların Türk burjuvazisi tarafından satın alınıp evlere asılması onu cesaretlendiriyor. Oysa gerçekten onun yargılanmasını engelleyen Anayasa'nın geçici 15'nci maddesi ortadan kaldırılmış olsa, bağımsız mahkemelerce yargılanıp insanlığa karşı işlediği bu suçlardan ötürü mahkum edilmiş olsa ne bugün o konuşabilir ne de Ankara'dan bir general (Şemdinli'deki) o hukuk dışı çete mensubu assubaylara "iyi çocuktur" diye sahiplenme cesareti gösterebilirdi. Bunlar hukukun dışında şeyler. İnsan haklarına aykırı yaklaşımlar. Onun için bu 15'nci maddenin kaldırılması konusunda bütün demokrasi güçleri, insan hakları savunucuları ve sivil idarenin üstünlüğünü savunanların elbirliği yapması ve bu generallerin yargılanması gerekiyor.

Faruk ESKİOĞLU

(acikgazete.com)

 

SALDIRININ ARKASINDAN ORDU ÇIKIYOR

Danıştay 2. Dairesine yapılan saldırının bağlantısı Susurluk'a kadar uzanarak, farklı bir boyut kazanırken, JİTEM ve TİT'in varlıkları da yeniden tartışmaya açıldı. Danıştay'a yapılan saldırıda kilit isim olarak nitelendirilen Osman Yıldırım'ın Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Akın Birdal'a 1998'de yapılan silahlı saldırının azmettiricisi Semih Tufan Günaltay'la bağlantısı olduğu ortaya çıkınca, yeniden gündeme gelen Birdal, Susurluk aydınlatılsaydı, Şemdinli'de bombaların patlamayacağını, dolayısıyla Danıştay saldırısının olmayacağını belirtti. Birdal, TİT, JİTEM gibi örgütlerin hep varolduğunu ve korunduğunu belirterek, bunların bazı dönemler bilinçli gerginlik yaratmaya çalıştığına dikkat çekti. Tetikçiler ve örgüt isimleri farklı olsa da, saldırıların hep aynı örgütlenmelerden kaynaklanıdığını vurgulayan Birdal, Danıştay saldırısının arkasında JİTEM'in olduğunu kaydetti. Susurluk, Şemdinli ve Danıştay saldırılarının arkasında ordunun çıktığını belirten Birdal, AKP'nin hukuk dışı örgütlenmeleri açığa çıkarmak için 'ilk adımı' atması gerektiğini belirtti. Akın Birdal sorularımızı yanıtladı.

Geçtiğimiz günlerde saldırıya uğramanızın yıl dönümüydü ve yine bir saldırı haberini izliyordunuz. O günden bugüne ne değişti?

Maalesef tablo hiç değişmedi. Bizden özür dilemekle birlikte halen haklı olduklarına yönelik bir yaklaşım var. Andıçın faileri bulunsaydı, hukuk dışılığın karşılığı olsaydı cezalandırılsaydı bunlar yaşanmazdı. Hem o andıcı hazırlayarak azmettirenler, hemde kamuoyunu kandıran gazeteciler yargılanmış olsalardı bugün belki tablo değişmiş olacaktı. Bana saldıranlara verilen güvence bugün de geçerli ve Danıştay'a saldırı yapan bu kişilerede güvence verilmiştir. Herkes nasıl ki gelinen noktadan bütün kurumlarıyla sorumluysa sonuçlarını da herkes birlikte gidermek zorundadır. Aksi durumda Türkiye'de herkes tehdit altındadır. Bugün yargı kurşunlandı yarın kim olacağı belli değil. Çok ilginçtir ki, Danıştay tam Kızılay'ın göbeğinde ve Ordu evinin hemen karşısında kurşunlandı. Bu nasıl mümkün oluyor? JİTEM eliyle yapıldığı ortadadır. Çünkü Türkiye'de belli dönemler vardır ve JİTEM harekete geçer. Bu bakımdan bu konu üzerinden doğru sonuçlar çıkarmak gerekiyor.

Kurşunlandıktan sonra size yönelenler üzerinden uzun yıllar araştırma yaptınız. Araştırmanızda nasıl bir sonuca vardınız?

Demokrasilerde çok sürprizlerle karşılaşılmaz. Fakat ne yazık ki, bizde demokrasinin kurum ve kuruluşları yerleşmeyerek içselleştirilmemiş olması Türkiye'de her zaman sürprizlerin doğmasına neden olur. Özellikle kavşakları dönerken, sıkışmalarda, ekonominin dibe vuruşunda, zamlar öncesi, askeri şura toplantıları öncesi, Cumhurbaşkanlığı ve parlemento seçimleri öncesi ve de uluslararası Türkiye'ye bir rol biçileceği zaman sürekli bir takım aktörler sahneye çıkarlar. Bir örgüt var ve bu örgütün değişik adları var. Soğuk savaş sonrası birçok Avrupa ülkesinde bu tarz örgütler daraltıldı yada rolleri başka kurumlara devredildi. Ancak Türkiye'de soğuk savaş sonrası da olsa NATO üyesi ülkeler arasında korunan tek ülke olduğu için bu örgüt dağıtılmadı. Çünkü varlığı daha kabul edilmemiş. Yok deniyor. Oysa resmi tutanaklara kayıtlara geçen bir örgüttür. Bu örgüt 1950 yılından sonra kimi zaman 6-7 Eylül olaylarında karşımıza çıkıyor, kimi zaman 1 Mayıs İşçi Bayramı'nda işçilerin üzerine kurşunlar yağdırırken çıkıyor ve bazende cezaevlerinde katiamlarıyla ortaya çıkıyor. Bazen de Bölge il ve ilçelerinde Newroz'larda karşımıza çıkan JİTEM, bazen de bana yönelik yapılan saldırıda karşımıza çıkıyor. Her zaman Türkiye'de bir sürpriz yapacak durumda hazır bekletiliyor.

Türt İntikam Tugayı adıyla da son dönemlede toplum üzerinden tehdit dalgası yayıldı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet. TİT de JİTEM'in bir parçasıdır. Çünkü bu örgüt farklı isimlerde ve özellikle tetikçilerle karşımıza çıkıyor. Kullandığı isimler Türk İntikam Tugayı'da olsa bazen tetikçilerde olsa bu örgüt yine aynı örgüttür. Sadece aktörleri değişiyor. Türkiye'de tek taraflı yaratılan ateşkesin ortaya çıkardığı bir süreç yaşandı. Ancak ne varki bu süreç değerlendirilemedi. Son 3 aya kadar da bir rahatlık ortamı devam ediyordu. Son 3 aydır Türkiye'de yine birşeyler dönmeye başladı.

Sözünü ettiğiniz dönemeçlerden biri yaşanıyor olabilir mi?

Son dönemlerde tırmanan gerginliği Cumhurbaşkanlığı seçimi yada bir erken seçimle ilişkilendirmek mümkündür. Ama bunun başka boyutlarıda var. Acaba FBI ve CİA Başkanlarının ve NATO Genel Sekreteri'nin ardından ABD Genelkurmay Başkanı ve son olarakta ABD Dışişleri Bakanı'nın Washington ile Türkiye arasında mekik dokumalarının arkasında neler var? Ne yazik ki, Türkiye üzerinde bilmediğimiz bir takım oyunlar dönüyor. Yaşananlar aslında uluslararası siyasi ve diplomatik trafikle ilgili bir durumdur. ABD ile Türkiye arasında bir konsept var. ABD olur vermemiş gibi görünerek TSK'nin Güney'e girişine göz yumabilir. Türkiye ise ABD'nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi'nin adım adım ilerlemesi yolunda İran üzerindeki operasyonunun yapılmasına izin verecek. Yani bu İran ve PKK pazarlığıdır. Tüm bu gelişmelerde bu bağlamda yapılıyor. Ordu alkış almak istiyor. Çünkü 7 yıllık barış sürecinde tartışmaya açılmıştı. ABD Dışişleri Bakanının Türkiye'ye gelmesi aslında bir politikaları da gün yüzüne çıkardı. ABD'nin gerçekten istemlerine ve beklentilerine Türkiye'nin ne kadar yanıt vereceği ölçüldü. Bu doğrultuda Türkiye'nin iç politikalarıda o toplantıda belirlendi. Bu bakımdan yarın kimin Cumhurbaşkanı olacağı, nasıl bir parlemento oluşacağı ve kimin hükümet olacağı doğrudan GOP çerçevesinde bir yapılanma oluşturuldu. AKP'yi hizaya getirmek istiyorlar.

Danış'ya yapılan saldırıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet. AKP'ye bir uyarıdır. Gerçekten 'İstersek AKP senin ipini bir hafta içinde bile çekebiliriz. Bak bizim bu kadar gücümüz var' demektir. Çünkü bu saldırı organizelidir. Tetikçiler sıradan insanlar değil. Hele Alpaslan Arslan gibiler hiç sıradan değiller. JİTEM ya da Kontürgerilla veya TİT gibi örgütler birbirinden ayrı örgütler değil. İstanbul Şubemize TİT imzalı sürekli mektuplar geliyor. İlgili yerlere duyurmamıza rağmen hiç bir girişim yapılmıyor. Aslında bu durumda kim olduklarını gösteriyor. Kimi yerlerde sadece değişik roller üstleniyorlar. Bu kezde Danıştay saldırısında yine bir tetikçi olarak karşımıza çıktı. Ancak perde arkasında bir örgütlenme var. Bu örgüt varlığını koruyor ve istediğinde saldırıyor. Bu örgütün bana yönelik yapılan saldırısında da görüldüğü gibi özel kuvvetlerden, silahlı kuvvetlerden ve emekliye ayrılmış ya da atılmış ama mutlaka güvenlik güçleriyle bağlantısı bulunan kişilerden çıkıyor. İşsiz lümpen kişilerde yer alıyor ama daha çok tetikçi olarak yer alanların yanısıra birde Alpaslan Arslan gibi ne yaptığını bilen aktörler var.

Yani tehlike geliyorum mu dedi?

Tabi ki... Perşembenin geleceği çarşambadan belli olur. Adım adım bu tehlike ben geliyorum dedi. Şemdinli'de yaşananlar aslında Türkiye'yin içine gireceği durumu da gösterdi. 17. kez bomba atıldı ancak 17. saldırı sonrası halk bu örgüt üyelerini yakaladı. Ancak yargı orada da her zaman olduğu gibi rolünü oynamadı. Ardından medya marifetiyle Newroz'da kan döküleceğine dair provakasyonlar yapıldı. Ancak bu gerçekleşmedi ve milyonlarca insan barış içinde bayramını kutladı. Barışçıl dilekleri rahatsızlık uyardırdı. Özellikle Diyarbakır'ın Ankara'ya usulararası kamuoyuna çok önemli mesajlar vermesi de bu rahatsızlığı pekiştirdi. Bu mesajların doğru okunmasından korkuldu. Çünkü bu mesajlar doğru okunsaydı bugün bu olayların hiçbiri yaşanmayacaktı. İnsanlar yargıya olan inancını kaybedince başka güçlere sığınıyor. Hukuk güçünü gösteremedi. Bütün korkuya karşı hukuk güvencedir. Ancak rolünü oynayamadı. Diğer yandan Kürtler yıllardır barış taleplerini dile getirdi. Ancak kulak kapatıldı. İşte zaten barışın zorluğuda burda yatıyor. Çünkü bir takım kuruluşlar çatışma ve gerilim ortamında kendi rollerini yerine getirebilir. Türkiye'de AKP'nin iktidar olduğundan söz edilemez çünkü bu sözünü ettiğimiz güçler zaten iktidar odağıdır. Örneği JİTEM'le Şemdinli Susurluk gibi yerlerde karşılaşıldığında kendilerini savunmak için ilk önce dile getirdiklerini şey 'vatanı devleti korumak' olduğudur. Katliamlarını bayrak sevgisine bağlayabiliyorlar. Peki barışçıl bir toplumda bunlar aynı gerekçeleri öne sürebilirlermi? Tabi ki hayır. Suikastlerle hangi vatan sevgisi savunuluyor? Bunlar yaptıkları suikastler ve bombalarla dikkatleri çekmeye çalışırken diğer yandan politikalar yürüyor.

Yani Şemdinli'ye yönelen dikkatler zayıflayınca yeni bir tartışma yaratmanın zemini mi arandı?

Evet. Çünkü bütün yüzler Şemdinli'ye çevrilmişti ve JİTEM orada suç üstü yakalanmıştı. Orada olup bitenler demokratik kamuoyunun dikkatini çekmişti. Fakat o dikkatler bir anda zayıflayınca birşeyler yapmak gerekiyordu. Ardından Cumhuriyet Gazetesi bombalandı. Atılan iki bombanın yine ordu elinde var olduğu tespit edildi. Kameralarla 3. bombayı koyanların saptanmasına rağmen yakalanmadı ve aynı kişiler yine Ankara'da karşımıza çıktı. Bu kez dikkatleri iyice çekmek için Ankara kalbinden vuruldu. Kamera kayıtlarına geçen 3 kişinin anında yakalanmaması cesaret verdi ve Ankara'ya yöneldile. Çünkü Türkiye'de birşeyler yapılmak isteniyor ve bunun yolu aranıyor. Bakın, 'Güvenlik mi? Özgürlük mü?' tartışmaları tüm dünyada 11 Eylül saldırılarıyla birlikte bir anda gündeme geldi. Güvenlik gerekçesiyle ABD ve İngiltere başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde şu anda özgürlükler daraltılmaktadır. Ancak Türkiye'de özgürlükler ortadan kaldırılıyor. Türkiye yine dozunu kaçırıyor ve önümüze bunu ortadan kaldıran TMK'yi getirdiler. Barış, özgürlük ve bir arada yaşamayı isteyenler tehdit altında bırakılarak suskun bir toplum yaratılmaya çalışacaklar. Suskunlaştırılan ya da terörize edilen bir toplumunda nereye gideceği bellidir. Bunun zeminini hazırlıyorlar.

Birçok olayın arkasından Ordu çıktı. Danıştay olayında da böyle bir durum yaşanır mı?

Kesinlikle en büyük desteği sağlayanlardır. Bu olayın ucu Susurluk'a uzanıyor. Aslında Susurluk açığa çırakılmış olsaydı Şemdinli'de bombalar atılamayacaktı. Tabi bunlar zincirleme ardı ardına geldi. Ya da daha çok geriye gidersek Diyarbakır ve Ulucanlar saldırılarının faiileri açığa çıkarılarak cezalandırılmış olsaydı bunlar cesaret alamazdı. Fakat Türkiye'de suç işleyenlerin saldıranların yaptıkların yanına kalıyor. Cesaret veriyorlar. Türkiye'de insanlığa karşı çok ağır suçlar işlenmiştir ve bunlar hep ört bas edildi. Çünkü hep arkasında Ordu çıktı ve durdurdu. Çünkü Anayasa Paşaları koruyor. Her olayın ardından emekli ya da halen görevde olan ordu mensupları çıkıyor ve bunlar halen rahatlıkla saldırıları yönlendirebiliyor. Medyada buna çanak tutuyor.

Peki anamuhalefetin yaşananlarda nasıl bir payı var ve tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Anamuhalefetin başka bir ülkede bir örneği daha yok. Muhalefet yapıldığı için diğer ülkelerde anamuhalefet daha özgürlükçü ve kıblesini topluma çevirmiştir. Ancak bizde tam tersi topluma karşı bir tutum içindedir. Yukarda söylediklerim çerçevesinde hükümetin daha gerisinde olan bir anamuhalefetle karşı karşıyayız bu Türkiye açısından büyük bir talihsizliktir. Anamuhalefetin şu an yaptığı tek şey laik söylemlerini kılıf olarak kullanıp antilaik tartışmaları tırmandırmadır. İstikrarsızlık yaratıp kendisinin hükümet tayin edilece beklentisinden vaz geçmelidir. Çünkü yaratıcak olan enkazın kimin başına çökeceğini kestirmek zordur. Diğer yandan ABD'nin Türkiye'yi denetime aldığı dönemde yine anamuhalefet partisi bir anda oraya odaklanan gündemi mal varlığına çekerek kapatmaya çalışıtı. Tam onların geliş gidişi sırasında gündemi manüpüle eden anamuhalefetin kimi hizmet ettiğide açığa çıkmıştır.

Şu an laiklik söylemleri bildiğiniz gibi doğura ulaşmış durumda. Bunun beraberinde getireceği tehlikeler nelerdir?

Toplumu artık zor dönemden geçtiğine dair yaşanılan pronayadan kurtarmak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyet tarihi boyunca ne zaman rahat bir dönemden geçti ve demokrasiyi yaşadı ki bugün bu sözler sarf ediliyor. Türkiye bölünecek paronayasından vaz geçilmelidir. Bu topluma karşı sürekli bayrak korumacılığının yapılması terk edilmelidir. Laiklik ve bayrak kimi karşı kullanılıyor? Bu tartışmalar birazda anamuhalefet partisi tarafından tırmandırılıyor ve erken seçimin hazırlığıdır. Bu gerilim içinde Türkiye'yi bir seçime sürüklemek doğru değil. Bu koşullarda yapılacak bir seçim çözümü getirmez kaosu derinleştirir.

Demokratik güçler çetelere karşı birleşmeli

Bunun sağlanması için Kürt sorununun çözülmesi gerekmiyor mu?


Kesinlikle... Türkiye'de şu an var olan tüm karışıklıklar ve JİTEM'in sürekli güçlenmesinin tek nedeni Kürk sorununun çözümünün sağlanmamasıdır. Türkiye'de bütün bu olanlar Kürt sorunu ekseninde geliştiriliyor. JİTEM gibi örgütlerin ortadan kaldırılması ancak Kürt kimliğinin kabul edilerek demokratik bir sürecin başlamasıyla olacaktır. Siyasi bir gelen afla herkesin yaşama katılması çok zor bir olay değil. Ama işte birilerinin elleri zayıflayarak boşa çıkacaktır. Bunlar büyük bir örgüttür ve her yerde uzantıları var. Kolları her yere uzanıyor. Bu nedenle Türkiye'de silahların susması ve Kürt sorununun diyalog yolu ile çözülmesi gerekiyor. Yoksa bu tarz olaylar daha da katmerleşerek devam edecektir. Demokratik güçler burada birleşmeli. Hatta AKP isterse bu zemini yaratabilir. Ama iktidar orduya teslim etmiş gibi görünüyor. Bir an önce gerçekleri görmesi gerekiyor. Birlik çağrıları yaparak bazı sorunlar çözülmez. Kürt sorunun çüzümüne dair 7 yıldır barış projeleri ortaya atıldı ancak ne yazık ki bu Türkiye tarafından bir türlü tartışmaya açılmadı. Çözüm için herkese kulak vermek gerekiyor. Türkiye giderek bir gerilime sürükleniyor. Kaygı duyuyoruz. Günlük hayatta toplumun tüm kesimleri bir gerilimi yaşanıyor. Silahlar susmalı. Bunun başka yolu yok. AKP hukuk dışı örgütlenmeleri açığa çıkarmak için ilk adımı atmalıdır. Çünkü bu onun varlığı ile de ilgili bir durumdur. Hazırlanan tuzaklara kimin düşeceğini kestirmek zordur. Özellikle AKP TMK'yi bir an önce geri çekerek özgür konuşmanın zeminini hazırlamalı.

BİRDAL SEZER'E NEDEN KIRGIN?

Röportaj: İnternethaber / Dilek Yaraş
İnsan hakları deyince ismi ilk elde akla gelen kişi olan Akın Birdal, 1986 yılında kurulan İnsan Hakları Derneği (İHD) nin 86-92 yılları arasında genel sekreterliğini, 92’den 99’da cezaevine girene kadar da genel başkanlığını yaptı. Şu anda da merkezi Paris’te bulunan Ulslararası İnsan Hakları Federasyonun’da başkan yardımcısı.

Birdal ile Diyarbakır’da patlayan ‘hain’ bombalardan sonra Mersin’de katıldığı ‘sessiz’ protesto yürüyüşünün hemen ertesinde görüştük....

Diyarbakır’da silahların susmasına yönelik sürecin provoke edildi. Buna karşı, Diyarbakır başta olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde 'sessiz' yürüyüşler yapıldı. Bu çaptaki bir ‘sessiz’ bir protesto sanırım ilk kez oluyor Türkiye’de. Anlamı nedir bu sessizliğin?

Evet, böylesi ilk defa oluyor. Bence sivil itaatsizliğin başka bir yolu bu. Dünyada bu tür mücadelenin örnekleri vardır. Sessizliğin dilin silahların sesinden çok daha etkilidir.

Sloganlardan da daha etkili herhalde...

Elbette.

Sadece ektili olsun diye mi seçildi sessizlik?

Hayır. Hem küresel, hem bölgesel, hem de ülkesel olarak kritik bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla bu konjonktür provokasyonlara çok açıktır. Böyle provokasyonun da önünü kesen bir eylem tarzıdır bu sessiz yürüyüş.

Güvenlik güçlerinin tavrı neydi bu eylem biçiminde?

İzlediler. Çok sayıda güvenlik görevlisi vardı. Kameralarla, fotoğraf makinalarıyla tespit ettiler. Bu bile aslında barış ve insan hakları eylemleri üzerinde psikolojik bir baskıdır...Türkiye’nin üyesi olmak istediği devletler grubunda böyle bir örneğe rastlamazsınız.
 

Oralarda polis izlemez mi yani bu tür eylemleri?
 

Uluslararası ve/veya ulusal toplantıları devlet adına birileri izler elbette. Ama sizin orada söylediklerinizi suç olarak kaydetmek yerine acaba devletten ne talep ediyorlar diye kaydederler.

‘’Niyet farkı var,’’ diyorsunuz galiba...

Tabii ki... Örneğin bizde bir gün olsun ‘’Ne diyor bu kişiler, ne istiyorlar. Bundan nasıl yararlanabiliriz.’’ niyetiyle dinlememişlerdir. ‘’Bunları, hangi yasadan güç alarak, nasıl mahkum edebiliriz,’’ diye dinlemiştirler. 

Diyarbakır’daki 'hain' bombalı eylemin sonucunda 8’i çocuk 10 kişi öldü. Hepimiz şok olduk. Siz nasıl yorumluyorsunuz bu olayı?

Saldırıdan iki gün önce, DTP eş genel başkanı Ahmet Türk, silahların susması için PKK’ya bir çağrı yaptı. Daha önce hep iki yanlı çağrı yapıyordu. Şimdi tek yanlı...

İkinci gün, önce sivil demokratik güçlerin ve aydınların bu çağrıya destek vereceği açıklanmıştı. Bu çağrının hem İmralı’dan, hem dağdan karşılık bulacağına dair beklentiler vardı. Ama o Çarşamba günü İmralıyla görüş yaptırılmadı. Dolayısıyla, ordan bir tepki gelmedi. Dağdan da gelmedi. Ama başka yerden geldi... Türkiye’nin gündemi allak bullak oldu.

Aslında hükümet de böyle bir ateşkes sürecini istiyordu. Çünkü; her gün gelen asker cenazeleri milliyetçi gösterilere neden oluyor ve hükümeti zor durumda bırakıyordu. Yani, sorunun çözümü açısından değil de, yeni seçim sürecinde Türkiye’nin sükunet içinde olması hükümetin elini güçlendireceği için bekleniyordu isteniyordu bu ateşkes... Ama başka güçler buna ‘’olur’’ demediler.
 

DTP, en sonunda ‘tek taraflı’ silah bırakma çağırısı yaptı. Neden şimdi de daha önce değil?
Baktı iki taraflı çağrılar karşılık bulmadı. Birileri illa ’silah’ diyor, kanın durması için en azından belki dağdakiler bu sözü dinlerler ve silahları bırakırlar diye...

Henüz bir cevap gelmedi galiba...

Hayır.

Sizce, kimler bu az önce sözünü ettiğiniz güçler? Örneğin, zamanında size de suikast düzenleyen TİT örgütüne bağlandı olay bir ara, ama şimdilerde kapandı sanki bu konu...

Bunların adı, kimi yerde TİT, kimi yerde JİTEM, kimi yerde Kontrgerilla, kimi yerde de bilmem nedir. Ama sonuç olarak; bunlar, Susurluk’ta, Şemdinli’de ve hayatın başka alanlarında daha önce de karşılaştığımız hukuk dışı güç örgütleri, yani çetelerdir. Bunların adresleri istenirse bulunur...

Neden bulunamıyor peki?

Bunu devleti yönetenlere sormak gerekiyor... Şemdinli’de suç üstü oldu da ne oldu?... İki tane astsubay’ın içeri tıkılmasıyla bir de kısasa kısas gibi onları suçüstü yakalayan Umut Kitabevi sahibi Seferi Yılmaz’ı tutuklayarak sözde dengelediler. Dün duruşması vardı Yılmaz’ın ve tutukluluk hali sürüyor. Olmaz böyle bir adalet anlayışı...

Türkiye dışında, NATO üyesi hemen hemen bütün ülkelerde tasfiye edilmiştir bu tür örgütler ve vatandaşlarının üzerinde bir tehdit oluşturmamaktadırlar.

Bu tasfiyenin bizde de olmasının önündeki engel nedir peki?

En önemli sorun, bu gerçeğin kabul edilmeyişi. Kabul edilse dağıtılması gündeme gelecek. Bunun önünü açacak olan da anayasanın geçici 15. maddesinin kaldırılarak -daha öncekiler olmasa bile- hiç olmazsa 12 Eylül askeri darbesinin faillerinin yargılanmasıdır.

Bakın, beş gün önce 26. yıl dönümü yaşanan darbenin Türkiye için çok ağır bir faturası var: 51 kişi idam edildi. 650 bin kişi işkenceden geçirildi. 178 kişi işkencede yaşamını yitirdi. Çok sayıda kayıplar da cabası.

Bütün bunlar biliniyor. Bu insanlığa karşı ağır bir suçtur. Ve bu suçun failleri bugün serbestçe dolaşabilmekte ve resim yapabilmektedirler. Bu resimler, burjuvazi tarafından milyarlarca liralar ödenip evlerinin duvarlarına asılabilmektedir.

Bırakın darbeyi sorgulamayı, yenisini isteyenler var bizde... 78’liler vakfının girişimi darbecilerin yargılanması yolunu açabilir mi sizce?

78’lilerin girişimi önemlidir ama yeterli değildir. Kaldı ki bu 26.yıldönümü nedeniyle yapılmak istenen bir çok etkinliğe de izin verilmemiştir. 78’lilerin bu girişimi başta DİSK olmak üzere, sanat, kültür kurumlarınca, aydınlarca ve demokratikleşme yanlısı olan sol partiler tarafından desteklenmelidir ki karşılığı olsun.

En önemlisi; bir gerçekleri araştırma komisyonunun oluşturulması gerekir.

Bunun en son örneği Fas’ta yapılmıştır. Ama bu, Fas kralının oluruyla yapılmıştır. Kral, babasının 40 yıllık dönemini sorgulatıyor.... 

Bizde ise insan haklarına, hukuka, adalete bağlı olduğunu söyleyen Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 6 yıldır oturduğu koltukta insan haklarına dair umut veren hiçbir şey yapmadı...

Ne yapması lazımdı? Valla, ne yapılması gerektiği konusunda düşünme gereksinimi bile duymadı.

Neden böyle tepkilisiniz Cumhurbaşkanımıza?

Kendisinden, birkaç kez randevu istedik ama olumlu ya da olumsuz yanıt alamadık. Oysa, daha önceki Cumhurbaşkanlarından ne zaman randevu istediysek görüşmüşüzdür.

Belki o görüşmelerden sonuç alınmamıştır ama demokratik güçlerinin ne dediğini dinlemenin de demokrasinin bir gereği olduğu ilkesinden hareket edilmiştir.

Kim olarak istediniz randevuyu?

İnsan hakları heyeti olarak; barış ve demokratik çözüm grupları olarak. Aramızda çok ünlü siyasetçiler ve yazarların yer aldığı ekipler oluşturduk...

Size yanıt vermemesinin sebebi neydi acaba?

Bilmiyorum...

Niçin bu kadar önemliydi Cumhurbaşkanı ile görüşme(me)niz?

Doğrusu biz, yani insanhakları çevreleri, Sayın Cumhurbaşkanı, Çankaya’ya çıktığı zaman çok sevinmiştik. Çünkü, kendisinin Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak yaptığı konuşma bizim için referans olmuştu.

Ulusal ya da uluslararası toplantılarda, konferanslarda, hatta mahkemelerde sanık olarak yargılanırken o konuşmasına göndermeler yapmıştık.

Nasıl bir konuşmaydı o?

Evrensel, insan haklarına dayalı demokratik bir toplum bir evrensel ve anayasal düzenden bahsetmişti... Hukuğun üstünlüğüne, evrensel insan haklarının herkes için geçerliliğine dayalı; eşitlikçi, özgürlükçü bir konuşmaydı.

Ne yazık ki 6 yıl gelip geçti ama o konuşmaya yakışır bir uygulama göremedik.

Peki, Başbakana ulaşmak için de çaba gösterdiniz mi? Oradan bir yanıt alabildiniz mi?

Başbakan da yanıt vermedi ama, meclis başkanı ve insan hakları komisyonuyla istediğimiz zaman görüşme imkanımız vardı.

Başbakan’a gelince; o, kendinden yana olan kurum ve kuruluşlar -örneğin işveren örgütleri- başvurduğu zaman görüşüyor. Halbuki, AB sürecinde TÜSİAD’ın düşündükleri ne kadar önemliyse, insan hakları kuruluşlarının düşündükleri de o kadar önemlidir.

Bakın işte Başbakan da sizinle görüşmemiş. Ama siz Cumhurbaşkanı’na daha fazla tepkilisiniz. Neden?

Çünkü; Başbakan’ın bize yanıt vermemesi daha anlaşılabilir bir durumdur. Başbakanlık siyasi bir makamdır ve görüşmeyebilir. Bu hükümetin demokrasi anlayışı ile ilişkilidir.

Ama Çankaya için durum böyle değildir... Cumhur halktır ve Cumhurbaşkanı da halkın yani hepimizin başkanıdır.

Ama ne yazık ki, insan hakları savunucularının görüşlerini dinlemek yerine, gündemi manipüle eden konularla uğraşılmıştır Çankaya’da.

Ne gibi konularla demek istiyorsunuz?

Kamusal alanda başörtülü olunur mu olunmaz mı?...

Ne sakıncası var ki bu tartışmanın, demokratik bir ülkeyiz nihayetinde?..

Toplumun bu kadar temel sorunları varken; açlık, yoksulluk, işsizlik derinleşirken; haklar ve özgürlükler bu kadar kuşatılmışken ve bölgemizde bütün bölge halklarını tehdit eden konjektürel bir durum varken, Türkiye’nin bu tür tartışmalarla meşgul etmek doğru değildir bence.

Çözüm gösterin o zaman?

Eğer Çankaya kamusal alansa, Mustafa Kemal’in önemli günlerde baloları Ankara Palas otelinde yaptığı gibi bir yer tutar Sayın Cumhurbaşkanı ve seçilmiş olan herkesi davet ederdi. ‘’Şunlar eşli gelecek, bunlar eşli,’’ denir mi hiç? ... Olmaz böyle bir şey.

Sayın Cumhurbaşkanı bunu yapmaya başladığı zaman parçalanma başladı. Tam da bu noktada İnsan Hakları anlamında kayıp verdi....
İrtica tehlikesi var mı peki sizce?

Var olduğuna dair işaretler görüyoruz... Gerçek demokrasinin olmadığı yerlerde irtica tehlikesi de vardır elbette. Tarikatlar ve cemaatlar örgütlü bir yapı. Uluslararası muazzam ekonomik kaynaklarının olduğu da görülüyor. Bu, gerçek ve köklü bir demokrasinin yerleşmeyişinin getirdiği bir sorundur. Ama,‘’tehlike yoktur’’ demek de, var olan birşeyi görmemek demektir. Fakat buna laik, Kemalist biçimde yaklaşmak da bir çözüm değildir.

Çözüm olarak baskı mı sunuluyor acaba?...

Elbette... Onun için gerçek bir demokrasi ve sivil bir toplum gereklidir bence...

Ayrıca, bu durumu besleyen de darbelerdir. Her darbenin sonunda ruhsatlı ruhsatsız Kur’an kurslarının sayısı fevkalade artmıştır. 80 darbesi sonrası, Kenan Evren’in marifetiyle imam hatip liseleri, İlahiyat Fakültesi kadroları arttırılmıştır. Dinyanet İşleri Daire Başkanlığı kurulmuştur. Din dersi mecburiyeti getirilmiştir. Diyanat işleri daire başkanlığına ayrılan bütçe yedi bakanlığın bütçesiyle eş değerde olmuştur. Bunlar demokratik, laik bir devletin yapacağı işler midir?...

YARIN: Kürt sorunu nasıl çözülür? AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var mı? DTP, PKK’nın uzantısı mı? İHD sadece belli bir kesimin haklarını mı savunuyor?

CHP KIBLESİNİ ÇEVİRDİ
Röportaj: Dilek Yaraş - İnternethaber

2. Bölüm

Türkiye’nin en büyük sorunu nedir sizce?

Militer, otoriter, anayasal ve yasal sistemdir.

Sorunların konuşarak çözümü yerine şiddete dayalı, silahlı çözümü ne getirir? İşte böyle bir linç kültürü getirir.

İşte bakın, yarın Elif Şafak yargılanacak. Olacak şey midir bu? Üyesi olmak istediğimiz uluslararası toplum ne diyor buna? Türkiye’nin demokratik güçleri, aydınları, yönetenleri ne diyor? ... (Bu söyleşi, Elif Şafak’ın mahkemesinden bir gün önce yapılmıştır. D.Y.)

Zaten, düşünce suçu başlı başına bir beladır. 301.madde; Türklüğü, Cumhuriyet’i, güvenlik güçlerini, meclisi, hükümeti aşağılamak ne demek? Herkes istediğini şiddete başvurmaksızın eleştirebilir. Düşünce özgürlüğü budur...

301. madde birçok yazarın yakasına yapıştı. Şu an 17 gazeteci içerde. Bu yetmiyormuş gibi terörle mücadele yasası da genişletildi. O zaman devlet gibi düşüneceksiniz. Devlet gibi düşünmediğiniz zaman mayınlı bir tarlada yürüyorsunuz demektir. Ne zaman, nerede patlayacağını kestiremezsiniz.

Elif Şafak düşünce özgürlüğünden dolayı yargılanırken karanlık bir güruh geliyor ve yargıyı etkilemeye çalışıyor. Ve bu güvenlik güçlerinin denetimi altında oluyor. Olacak şey mi bu.

Başbakan, Diyarbakır’da ağzına ‘’ Kürt sorunu’’ lafını alır almaz da birçok kesimin sert eleştirisine maruz kaldı...

Aslında bu, bir ‘Türk sorunu’ dur. Yani, Türkiye’nin sorunu, bölgemizin, Avrupa’nın sorunu. Çocukların ölümü insanlığın ortak sorunu değil midir zaten?... Bu sorunun çözümsüzlüğünün siyasal ekonomik rantını elde tutmak isteyen güçler var. Şiddet ve gerilimden yararlanan ve kendi varlığını koruyan güçler var. Asıl sorun budur.

Avrupa’nın sorunu derken...

Çünkü, Avrupa’nın bir hukuku var ve Türkiye AB süreci içinde.

Aslında bu da rayından çıkmış durumda. Avrupa Türkiye’yi tekrar içeri çekmeye çalışıyor. Çünkü; nihai olarak Avrupa Türkiye’siz, Türkiye de Avrupa’sız yapamayacak... Bu biliniyor.

AB’nin de Türkiye’ye ihtiyacı var mı sizce?

Var tabii.

Ne açıdan?

Türkiye’nin stratejik bölgesel rolünden ABD de, AB de vazgeçemez. Emperyalist, kapitalist dünya bir pazar arayışında. Ve şu anda Ortadoğu’da bütün bu barut fıçısının olması; her gün otuz kırk kişinin ölüyor olması; BM hukukunun yerle bir ediliyor olması; BM’nin buna seyirci kalması, emperyal emellerin yani Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir sonucudur.

Bu proje, bütün Ortadoğu’yu ve mazlum halkları tehdit etmektedir. Şimdi İran saldırısı gündeme gelecektir... İslam dünyasını tehdit eden durum bir pazar paylaşımıdır ve Türkiye üzerinden olacaktır.

Kürt sorunun çözümü hakkında 'net' bir fikriniz var mı?

Emin olun var... Yani Kürt halkı ne istiyor? Kendi dilini, kimliğini, kültürünü ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olduğunun güvencesini istiyor. Bunu anayasal bir güvenceye bağlı kılmak ve uygulamada da yansıtmak ...

Zaten yok mu bunlar?

Hayır, yok. Görüyoruz nasıl yaklaşıldığını.

'Kürt sorunu'  ifadesine Türkiye’yi bölen bir ifade olması endişesinden dolayı karşı çıkılıyor galiba ...

Bu paranoyadır. Sınansın denensin. Gerçekten bir arada yaşamayı istiyorlar mı istemiyorlar mı görülsün.

’Kürt sorunu’ abartılıyor ya da çarpıtılıyor mu diyorsunuz?

Elbette. Biz tehditsiz yaşayamıyoruz. Bazı güçler ‘tehdit’ gerekçesiyle dolanıyor zaten. İttihat Terakki’den günümüze süren bir devlet politikası var. Bence bundan vazgeçmek gerekiyor. Çok kültürlü bir dokunun Türkiye halkının zenginliği olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Kabul etmekle de kalmayıp anayasal ve yasal güvencelere bağlı kılmak gerekiyor.

Nasıl yani?

Bu darbe anayasasının değişmesi gerekir. Evrensel hukuka insan hakları hukukuna bağlı demokratik bir anayasa olmalı.

Ama böyle bir anayasa, kışlanın talimatıyla hazırlanmamalı elbette. Türkiye’de yaşayan ve kendisini ilgilendiren konularda sözü olan bütün resmi ve sivil toplum örgütlerinin görüşlerine başvurulmalı.

Şu anda Kürt sorunu konusunda en çok dinlenilmesi gerek kesim kimdir peki?

Seçilmiş temsilcileri vardır. Belediye yönetimleri vardır ve DTP vardır.

Fakat, bunların PKK’nın uzantısı olduğu söyleniyor?

Söyleniyor... Dilin kemiği yok, herkes her şeyi söyler. Varsa delilleri ortaya çıkarırlar ve yargılarlar.

Sizce öyle değil mi?

Hayır... Kendileri her gün açıklama yapıyorlar. Hatta DTP eş genel başkanı kongrede bir takım olguları da dile getirmiştir.

Hangi olguları?

PKK ve DTP arasındaki bağı ve Kürt halkıyla, PKK, Kürt halkıyla DTP arasındaki ilişkileri... Bazı tespitler yapmıştır.

Bence; en önemli olan silahların susmasıdır...

Silahların susması çözer mi sorunu?

Bugünden yarına çözülmez bu sorunlar, ama ‘niyet’ çok önemli. Başbakan bir adını söyledi, (yani 'Kürt sorunu vardır', dedi) hemen silahlar sustu...

Kısacası, çözüm konusunda istek olması çok önemli... Her şeyden önce de silahlar susmalı ve konuşulacak bir ortam yaratılmalı. Bu yapılır ve kimin ne dediği dinlenirse bütün sorunlar barışçıl bir şekilde çözülecektir.

Bu bağlamda, geçtiğimiz hafta DTP’nin çağrısının karşılığını bulacağı kanallar açık tutulmalıdır. Bu çağrının saldırılarla provoke edilmesi önlenmelidir ve yetkililerin şu yaptı bu yaptı şeklindeki açıklamalarla yetinmeyip Diyarbakır’daki katliamın faillerini bulmaları gerekir. Bu failler bulunmadıkça yapılan hiçbir açıklamalar inandırıcı olmayacaktır.

İnsan Hakları Derneği’nin tek yanlı davrandığı iddialarına ne diyorsunuz? Ünlü yazarımız, Adalet Ağaoğlu, ''İHD sadece 'Kürt sorunu' ile ilgilenen bir örgüt olmuştur’’ gibi bir eleştiriyle istifa etmişti derneğinizden...

Onlar hep psikolojik savaşın propagandalarıdır. Artık geçerliliği ve inandırıcılığı kalmamıştır. Karşılığı yoktur.

Ama Adalet Ağaoğlu içindeydi İHD’nin...

Adalet Hanım yaşadığı talihsiz kaza nedeniyle, derneğin çalışmalarına pek fazla katılamadı. Katılmış olsaydı, egemen güçlerin propagandasının yanlış olduğunu anlardı.

Çünkü biz, barış, demokrasi ve herkes için insan hakları istiyoruz. İnsan hakları bir iktidar aracı değil ki. İHD, her görüşten, her kimlikten insanların çalıştığı bir yerdir. Türkiye’nin minyatürüdür adeta. Türkiye’nin ihtiyacı da budur zaten. Farklı kimliklerin, kültürlerin, inançların, cinsiyetlerin bir arada çalışması.

İyi de... Adalet Ağaoğlu –ki kendisi burada sadece bir örnektir-  gibi düşünen birçok insan var... Ne yazık ki birçok kişinin ağzından İHD’nin Kürtlerin haklarından ve sorunlarından başka bir şeyi umursamadığını duyuyoruz. Demek ki herkeste olmasa da en azından bazı kesimlerde böyle bir izlenim oluşmuş... Yani demek istiyorum ki; ateş olmayan yerden duman çıkmaz....

Dedim ya, psikolojik savaşın propagandasıdır bütün bunlar. Doğru değildir.

İHD’nin neyden yana, neye karşı olduğunu bilebilmek için medyanın İHD’ye yer vermesi gerekir.

Oysa, İnsan Hakları Savunucularının üzerinde keskin bir ambargo vardır. Biz konuşamıyoruz, kendimizi ifade edemiyoruz ki... Bizim adımıza başkaları konuşuyor.

İHD; Türkiye’nin imzaladığı ya da imzalamadığı bütün uluslararası hukukların ayrımcılığa karşı maddesi doğrultusunda, herkesin hak ve özgürlüklerini korumuştur. En önemlisi de bu yalnızca Türkiye ile sınırlı değildir. Bütün dünya halklarını kapsar.

Kim olursa olsun idam edilmesine, işkenceden geçirilmesine karşıyız. Kim olursa olsun. Bugün, örneğin bize işkence yapmış olanların bile işkence görmesine karşı çıkarız. Örneğin, bana suikast yapan insanların idam cezasıyla yargılanmasına da karşı çıktık biz.

Siz gönül rahatlığıyla şunu diyebilir misiniz: İHD sağcısı solcusu ile hiç kimseyi ayırmadan herkesin hakları için çalışır.

Elbette...

Bakın, başörtüsü konusunda bizim hiç çifte standardımız olmamıştır. Başörtülü öğrencilerin bize büyük sempatisi vardır. Biz İslamcı çevrelerin hak ve özgürlüklerini öncelik olarak gören ve sonra da bütün hak ve özgürlükler çerçevesinde çalışan Mazlum-Der ile çok kardeşçe bir ortak çalışma kültürü yarattık. Çok önemlidir bu.

'’Cumartesi anneleri’’ ve ‘’Cuma anneleri’’ diye de bir ayrım var bu ülkede. Bu konuda ne yaptınız?

Çok şey yapıldı. Biz bütün annelerin acılarının son bulması için , ‘artık anneler ağlamasın’ çağrısıyla kampanyalar yürüttük.

Ama bu duygusal bir çağrıdır. Eğer sorun demokratik ve barışçıl yollardan çözülmezse; silahların susması sağlanmazsa annelerin ağlaması kaçınılmazdır.

Her iki tarafın da annesi babası var... Ama bakın, son günlerdeki isyanlar bazı gazetecilerin marifetiyle maniple edildi. İsim vermeyelim şimdi ama bunlar gazetecilik falan yapmıyorlar. Görevleri var.

İtalya ve İspanya’da hukuk’un, savcıların, medyanın ve kamuoyunun gücüyle temiz toplum yaratıldı. Kontrgerilla temizlendi.

Ama, bizim bir kısım medyamızla demokrasi ve sivilleşmeyi nasıl yan yana koyabilirsiniz ki? Tam karşı yerde duruyorlar....

Toplum, bilgi edinme hakkından yararlanamayınca vicdanı harekete geçirecek özgür bir kamuoyu da yaratamazsınız.

Ya yargı...

Yargının gücü, nerden yana işlediği belli. Türkiye’nin en büyük gereksinmelerinden biri de en üst düzeyde bir yargı reformudur.

Bir insan hakları savunucusu olarak, iktidar ve ana muhalefet partisini karşılaştırmanızı istesem sizden...

Hükümet, ana muhalefete karşı tam tersi daha özgürlükçü, daha eşitlikçi, daha sivil görünüyor. Oysa, diyalektik olarak bunun tam tersi olması gerekir.

İnanmasalar da –örneğin- Faşist Hitlerci, Nasyonalist partiler bile söylemlerinde Sosyal Demokratlardan daha eşitlikçi, özgürlükçü, hale geldiler... İktidardayken onlar da milletin anasını ağlatıyorlardı ama muhalefet olmanın gereği budur... Bir de ana muhalefet partisine bakın bakalım, nereye çevirmiş kıblesini?...

Nereye?

Militarizme, şovenizme... Resmi ideolojiye ve resmi tarihe...

Ben, Cumhuriyet Halk Partisi tabanının da onların bu söylemlerinden rahatsız olduklarını düşünüyorum.

Kim muhalefet, kim iktidar biraz karışmış gibi galiba...

Muhalefet yok işte... Bence Türkiye’nin bu süreçteki en büyük talihsizliği de bu...

Ezilenlerden, emekçilerden yana olan sol ve sosyalist partiler kendi aidiyetlerini koruyarak bir çatı altında toplanamadılar.

Niye olmuyor peki bu...

Bu da bir kültür meselesi. Halbuki, aynı şeyi isteyen insanlar bir araya gelmeli.

Vatan haini kimdir sizce?

Tarifi bellidir. Nazım Hikmet anlatmıştır onu:

‘’... siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim....’’, demiştir... Alın şöyle günlük gazeteleri ve görün Nazım’ın anlattığı insanların fotoğraflarını.

....

Çok yoğun olan ve sürekli değişen –yoksa değişir gibi görünen mi deseydim- Türkiye gündeminden ötürü Birdal’ın yayınlanmış üç kitabından söz etmeye hiç zaman kalmadı...

Belge Yayınlarından çıkan Solelim’ de cezaevi anılarını anlatan; yine aynı yayınevinden çıkan Cansuyu’nda ise Yeni Gündem gazetesindeki köşe yazılarını derleyen Birdal, en sonunda edebiyat dünyasına da girmiş ve Aykırı Yayınlarından çıkan ‘’Betula’’ isimli, kahramanlarının bazen 70’li bazen de 90’lı yıllardaki toplumsal-siyasal ve bireysel mücadelelerini anlatan öykü kitabına imza atmış.

Şu günlerde, cezaevi anılarının yer aldığı Cansuyu’nu –genişleterek- tekrar basıma hazırlayan Birdal, bundan sonra edebiyat çalışmalarına ağırlık verme arzusunda... 

                  -BİTTİ-

Üye Ol

Tv-Radyo

Video-Müzik