|
BEN ORADAYDIM
Serkan ERDOĞAN
Dersim 1937-38 trajedisinin baş
aktörleri durumundaki Seyit Rıza, iki oğlu ve dört arkadaşını düzmece bir
yargılamanın sonucunda darağacında noktalanan hayatlarının hemen sonraki anını
canlı bir tanığın anlatımından yeniden doğru biçimde gündeme getirmeye çalıştım.
Seyit Rıza ve altı yol arkadaşının boynuna ilmik geçirilip altındaki tabureler
savrulduktan kısa bir zaman sonra onları gören ve dönemin kamuoyunun içerisinde
bulunduğu düşünsel atmosferi gözlemleyerek belleğinde taşıyan Reşit
Erdoğan(dedem)’ın anlatımı olayı çıplak bir göz ile anlatıyor. O, “Ergenliğe
yeni girmiş bir gençtim; ve Dersim’in büyükleri asılıp halka teşhir edildiğinde
ben oradaydım” diyebilme cesaretini gösteren son kuşak insanlarımızdan biri...
S. E. : Kendinizi tanıtır mısınız ?
R. E. : 1924 Yılında Tunceli’nin Mazgirt ilçesine bağlı Koman Köyü’ (sonradan
değiştirilen adıyla Yaşaroğlu) 8 çocuklu, çiftçi bir ailenin oğlu olarak dünyaya
gelmişim. Mazgirt’in Muğundu (Darıkent) Nahiyesi’nde bulunan üç sınıflı ilkokulu
bitirdikten sonra ortaokulu ve ardından lise öğrenimimi Elazığ Lisesi’nde 1945
yılında bitirdim. 1947 yılında İstanbul-Yassıveren’de askerliğimi yedek subay
olarak yaptım. Sonrasında 7 yıl Mazgirt’de dava vekilliği ve sonrasında 7 yıl
Nazmiye’de toprak iskan memurluğu görevinde bulundum. Daha sonrasında aynı
görevle Sinop’ta 12 yıl daha bu görevi icra ettim. Nihayetinde Ankara’da Toprak
İskan Genel Müdürlüğü’nden müşavir olarak 1980 yılında emekliye ayrıldım.
S. E. : 1937 öncesi Dersim’de anımsayabildiğiniz kadarıyla devlet-halk
ilişkileri nasıldı.
R. E. : 37 olaylarının öncesinde Cemal Bardakçı Elazığ valisiydi; ve Dersim
halkı ile iyi bir diyaloğu olan bir yetkiliydi. Hatta sonradan yazılanlara göre
Dersim’in ileri gelenleri ile hükümet arasında arabuluculuğunu da üstlenmişti.
Öyle ki Dersim halkı ile iyi ilişkilerine örnek olarak gösterebilecek Cemal
Bardakçı ile ilgili bir anılarını Nazmiyeli tanıdıklarım şöyle anlatırlardı:
Cemal Bardakçı Dersim’in ileri gelenleriyle Dersim’e düzenlenen gezi esnasında,
Nazmiye’nin Harik Köyü’nden geçerken kafiledekiler Karakoçan/Golan Köyü’nden
Aziz (Okaygün) Ağa’ya “sen hazır cevapsın” söyle valiye bir övgü dediklerinde
Aziz Ağa’nın ağzından şu sözcükler dökülmüş;
Karşıdaki köyün adı Paş
Önünden Peri Suyu akıyor yavaş yavaş
Yarabbi sana şükür vali Cemal’de oldu Kızılbaş
S. E. : Elazığ’da asıldıkları bilinen Seyit Rıza ve arkadaşlarının hem
yargılanma sürecinde hem de mahkeme kararının uygulanması esnasında Elazığ’da
öğrenci olduğunuz sonucu ortaya çıkıyor. Bu durumda her iki sürecin size nasıl
yansıdığını ve nelere tanık olduğunuzu anlatabilir misiniz ?
R. E. : Ben o sıralar yani 1937 yılı başlarında Elazığ Ortaokulu’nda I. Sınıfı
okuyordum. Bir gün okul yönetimi ve öğretmenlerimiz benim de içinde bulunduğum
tüm okul öğrencilerini Elazığ İstasyonu’na geleceği bildirilen M. Kemal’i
karşılamak için hazırlanmamızı istediler. Ancak M. Kemal’in Elazığ’a bu ziyareti
gerçekleşmedi. Daha sonra alınan bir duyumla M. Kemal ve heyetinin Elazığ-Yolçatı’dan
demiryolu ile Diyarbakır’a geçtiği öğrenilmişti. Bu ziyaretin geçekleşememe
nedeninin, Elazığ ve çevresinde dolaşan bir rivayete göre -o sıralar Elazığ’da
yargılanmakta olan Seyit Rıza ve arkadaşları için- M. Kemal’in söylediği “Onlar
asılmadan(Elazığ’a) gelmem” sözlerinin olduğu hep söylenirdi.
Bu arada Seyit Rıza ve beraberindekiler yargılanırken, Kütahyalı ya da Afyonlu
olması gereken “Hatemi” adındaki savcı, Seyit Rıza’nın yaşının küçültülerek idam
edilme istemine tepki olarak görevinden istifa ettiğini söylemek istiyorum.
Aynı yıl içerisinde belli bir zaman sonra Elazığ’da öğrenim hayatımı devam
ettirmem dolayısıyla sabaha karşı Şire Meydanı’nda asılmış iki kişi olduğuna
tanık oldum. Asılanlar arasında biri vardı ki bir ayakkabısı çıkmıştı; ve
dikkatimi çekmişti. Sözkonusu kişiye Hüse Seyit(Hüseseyn) denildiğini iyi
biliyorum. Bu kişinin asılma esnasında birkaç kere idam ipinin koptuğu
söylenmekteydi. Bilinen kadarıyla Hüse Seyit’in Dersim’de ordu güçlerinin
geçmesini engellemek için köprü yaktığı rivayet edilmekteydi. Aynı sabah
Elazığ’ın Odun Meydanı’nda farklı iki kişinin asılmış cansız bedenleriyle
karşılaştım. Bu cansız bedenlerden bir tanesi Seyit Rıza’nın oğluna aitti. Aynı
vakitlerde Elazığ Jandarma Karakolu’nun önünde bulunan meydanlıkta Seyit Rıza,
bir diğer oğlu ve tanıyamadığım bir başka şahsı asılı vaziyette görmem zor
olmadı. Asılış sırası şöyleydi : Ortada Seyit Rıza, aşağısı tarafında oğlu,
yukarı tarafında bilemediğim bir şahıs yer almaktaydı. Gördüğüm en önemli
ayrıntı Seyit Rıza’nın oğlunun bir eli yaralı olduğundan kanlanmış bir mendille
sarılıydı. Bu yüzden asılma esnasında kan yaradan çıkarak elini kanla
doldurmuştu. Asılanlar toplam yedi kişiydi.
S. E. : Anlaşıldığı kadarıyla Seyit Rıza ve kader arkadaşlarının asılması Elazığ
meydanlarında halka teşhir edilmekteydi. Öyle mi ?
R. E. : Evet. Meydanlarda sabah ya da sabaha karşı asılan bu insanlar o gün
boyunca “halk görsün” diye teşhir edilmişti. İnsanların vicdanları bu yolla esir
alınmak istenmişti. Günümüzde bayramlarda kurban kesilirken ve hatta
televizyonlarda sanal şiddetten çocukların uzak tutulması üzerine basa basa
vurgulanırken, o zamanki şartlarda bunu düşünmek bile abesti herhalde.
S. E. : Asılmalar sonrasında M. Kemal ve beraberindeki devlet erkanı Elazığ’a
geldi mi ? Kendilerine yönelik bir karşılama merasimi oldu mu ?
R. E. : Seyit Rıza ve kader arkadaşlarının asılmalarının ardından çok geçmeden
okul yönetimi talimatıyla öğretmenlerimiz bizi toparlayarak Elazığ’ın İstasyon
Caddesi’nde sıralı biçimde M. Kemal’i ve beraberindekileri karşılamaya götürdü.
M. Kemal’in yürüyerek önümüzden bir heyetle geçtiğini gördüm. M. Kemal’in
hastalıklı, bitkin bir görüntüsü olduğunu anımsıyorum. Öyle ki yüzündeki en
belirgin durumu alnının kırışıklarının gözünü kapatıyor olmasıydı.
S. E. : Son olarak ne söylemek istersiniz ?
R. E. : Kuşkusuz tarih çok acı olaylarla dolu. Dersim’de bu acı olaylardan
nasibini fazlasıyla aldı; ve almaya da devam ediyor. Burada önem kazanan durum
Dersim 37-38’i doğru bilgiler ile anlamaya çalışmak ve olanları gelecek
kuşaklara sağlıklı biçimde aktarabilmek olmalıdır.
|