Roboskî’nin 34’ü 35 olmasın!
Adalet nedir? sorusuna “devletin hazinesidir” cevabını veriyor Konfüçyüs… Ondan asırlar sonra “Adalet, ağaçları sulamaktır” diyor Mevlana, “Zulüm ise dikene su vermektir.”
Şırnak’ın Uludere (Qileban) ilçesinin Gülyazı (Bujeh) ve Ortasu (Roboskî) köylerinden 34 insanın havadan bombardıman ile öldürülmesinin ardından taziyeye giden kaymakama saldırı olmuştu. Bu çirkin hadiseden sonra konuşan kaymakam, “Bana saldıranlar asla ve asla cenaze sahipleri değildir!” açıklamasında bulunmuş; kaymakama saldıranların Uludereli olmadığı, cenaze sahipleri olmadığı defalarca basında yer almıştı.
Bu açıklamalar yayınlanadursun bombardımanda yaşamını yitiren köylülerin akrabalarından (yani, o köyden ve cenaze sahibi olan) beş kişi gözaltına alınıp tutuklandılar. Köyde bir “liste” dedikodusu da dolaşıyor, 50-70 kişi hakkında yakalama kararı olduğu söyleniyor. “Yakalama kararı varsa neden köye gelip almıyorlar?” sorusuna köylüler şu cevabı veriyorlar: “Tazminatı kabul etmemiz için baskı aracı olarak kullanıyorlar, tazminatı alırsanız kimse yakalanmaz diyorlar.” Yakalama kararının varlığı kesin değil, kesin olan bir korku aracı olarak bu dedikodunun dolaşımda olması…
Şırnak Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan beş kişiden 19 yaşındaki Faruk Encü’nün yakınlarına gönderdiği mektubu okuyorum, beni diken üstünde tutan mektup ateşin düştüğü yer olan aileyi nasıl yakmasın! Mektubunda “katledilen kardeşlerim, abilerim ve dostlarım gözlerimin önüne geliyorlar ve uyandığımda kendimi çok yalnız hissediyorum. Bazen hapishanenin ışıkları kapanınca kendimi asmak istiyorum.” diyen Faruk’un yakınları hayatından her gün endişe ediyorlar. Roboskî’den görüştüğüm Faruk’un amcaoğlu “yakın akrabalarımdan 9 kişiyi bombardımanda kaybettik, Faruk için çok korkuyoruz” diyor.
Babasını çok küçük yaşta kaybeden Faruk, üç amcasının üç çocuğuyla kardeş gibi büyümüş. F16’larla yapılan bombardıman kardeşim dediği üç kişiyi de parçalara ayırmış: Hamza(22), Cemal(18) ve Serhat(16). Halasının oğlu Bedran(14) da aynı kadere ortak olanlardan…
Geçtiğimiz gün görüşe giden ailesi Faruk’u çok perişan bir halde görmüş, cezaevindeki diğer mahkûmlar her gece ağladığını, psikolojisinin her geçen gün daha da kötüye gittiğini söylüyorlar.
Bu durum mektuptan da anlaşılıyor, şöyle yazıyor Faruk: “Serhat kardeşim bana söz vermiştin asla birbirimizi bırakmayacaktık ve beraber gözlerimizi kapacaktık bu yalan dünyada. (…) az kaldı sözümü tutacağım. Sizden isteğim eğer ölürsem 34 mezarın yanına benim mezarımı da kazın. (…) Öldüğümde belki onların yanına cennete giderim ve eski günlerimizdeki gibi halısahada top oynarız. Eskisi gibi piknik yaparız ve Serhat kardeşim beni yine suya atar ve Hamza kardeşim de yine gülerek sudan çıkmama yardım eder.”
Faruk’un yakınları bu intihar mektubunu savcılığa göstermek istemiş fakat “yiyip içtiğini, rahatının yerinde olduğunu” söyleyen savcılık bu konuyla ilgilenmemiş. Oysa Faruk ısrarla adalet istiyor: Size seslenmek istiyorum! (…) Ne hakkınız vardı benden bu hayallerimi aldınız. Bize bu acıyı çektirme hakkını nerden aldınız! Ne istediniz o gencecik insanlardan ve hayallerinden! Bu ülkede hak, hukuk ve demokrasiden bahsedenler yaklaşık 50 gün geçmesine rağmen katilleri bulamadınız (…) Ey ben insanım diyenler adalet istiyorum. Adalet adalet adalet istiyorum!”
Faruk bir yetim ve“Yetim ağladığı zaman onun ağlamasından Rahmân'ın Arş'ı titrer!”buyuruyor Peygamber-i Emin! İroniye bakın ki adaleti, onu ağlatanlardan istiyor. “Adalete dayanan kanun bu göğün direğidir, kanun bozulursa gök yerinde duramaz.” diyor Yusuf Has Hacib, çatırtılar geliyor gök kubbemizden d/uyuyor musunuz?!
Reha Ruhavioğlu
http://www.ipekyolhaber.com/Kose_Yazisi.php?column_id=731