|
Pilvenklilerin 45 Yıllık Gelini Anlatıyor!
Pilvenk Aşireti içinde yaptığımız alan çalışmaları sırasında bazı özel isimlerle de karşılaştık. Bu isimlerin izini sürmek ve anlatılanların ne kadar doğru olup olmadığını kavramak için, araştırmamızı dahada derinleştirdik. Sohbetlerimizde sık sık adı geçen biri de Sey Ewaz’dı. Sey Ewaz ismi etrafında örülen bilgiler ışığında, Sey Ewaz’ı yakından tanımak için ardıllarını arayıp bulduk.Bu aileden Sey Ewaz’ın erkek torununun eşi ile görüştük.
Pilvenkanlarla yaptığımız söyleşi dizilerinin bu dördüncüsünde sizlere, 02.02.2011 tarihinde Pilvenkan aşireti, Piran ezbetinin bir gelin mensubesiyle yaptığımız mülakatı sunacağız. Aslında sözü daha fazla uzatmadan, sizleri kendisiyle başbaşa bırakıyoruz. Buyurun!
Erdoğan Yalgın:
Ben sizi tanıyorum, ama siz kendinizi okuyucularımıza tanıtırmısınız? Kimdir Zülfüzar Çalpucu?
Zülfüzar Çalpucu:
Ben 73 yaşındayım. 1937 doğumluyum. Ben özbe öz Pilvenkli degilim. Ama 18-19 yaşımdan beri de Pilvenklilerin geliniyim. Bundan da gurur duyuyorum. Çünkü Pilvenkliler gerçektende iyi ve mazlum bir aşirettir. Ben Sey Ewaz’ın (Abbas) oğlu Sey Mehmet’le (1956 da, e.y.) evlendim. Bende bir Seyyid kızıyım. Eskiden Seyidlerin erkek çocukları, yine başka bir Seyyid kızıyla evlenirlerdi. Ama şimdi bunlar artık yaşanmaz. Pertek’in Koçpınar köyünden Hasan Xelife (1) nin torunlarındanım.
Benim dedem çok tanınmış Koçpınarlı Şahismail’dir. Dedemin talipleri Kars ve çevre illerinde yaşamaktadırlar. Bizim ana dilimiz Kürtçedir ez Qurban. Benimde eskiden böyle senin gibi merakım vardı. Köyde yaşlılarda hep dini-inanç meselelerini, kökümüzü sorar ögrenmek isterdim. Pilvenklilere gelin olduğum zaman, özel olarak Pilvenklileri kimse bana anlatmazdı. Ama ben yinede konuşulanları dinler, bir şeyler ögrenmeye çalışırdım. Şimdi benim yaşımdaki Pilvenkli kadınlar kızmasınlar ama,( gülüyoruz..!) benim kadar bu konuları belkide bilmezler. Ne bilem yani, kendimi övmem ama ...!
E. Yalgın:
Tamam bence çok iyi bir başlangıç yaptık. Siz kendinizi iyi tanıttınız. Hemen bu bağlamda önce sizin Koçpınar’la devam edelim. Mesela bize, dedeniz Sey Şahismail’i biraz anlatırmısınız?..
Z. Çalpucu:
Benim dedem çok görgü görmüş bir pirdi. Taa Kars’a giderdi. Bir keresinde gitti ve tam 7 yıl sonra geri döndü. Bu yüzden kendisine Karslı Şahismail’de derlerdi. Talipleri orada tutmuş bırakmamışlardı. Talipleri ona çok düşkündüler. Ben sanmam böyle bir ikrar-rızalık verme, pirine böyle bağlanan talipler az görülür. Dedemin okur yazarı yoktu, ama bir bilgi deryasıydı. Müftülerle, imam-hocalarla hep tartışırdı. Onlara derdiki “siz kara’da okumuşsunuz. Ben ağ’da okumuşum. Benimkisi derya-denizdir. Sizinkisi
kayadır.” Bir zamanlar dedemi Pınarlar (Ermenice Paşavenk; diken manastırı ) Camisine hoca yapmak isterler, ama dedem kızar ve onları rezil eder, gitmez!
E. Yalgın:
Şimdi siz Kars’tan söz edince benim aklıma hemen Şinasi Koç (2) geldi..!Bu anlattıklarınla bir bağlantısı varmıdır! Yoksa yanılıyormuyum?
Z. Çalpucu:
Sen Şinasi Koç’u da mı tanıyorsun.! Way ben kurban olam sana ha! Hı işte zaten ben onuda anlatacaktım. Bu Şinasi Koç’un gerçek adı Şükrü’dür. Benim dedem Sey Şahismail’in kız kardeşinin oğludur. Yani xarzi ye galıka mıne, anladın.! Yegenidir.! Bu Şükrü Adana’da yaşıyormuş. Orada elinde bir kaza çıkmış ne olmuşsa işte, bir adam vurmuş! Kaçıp gelmiş dayısı olan dedemin yanına. Dedeme sığınış. Dedem acımış kendisine..Derken bunu bir müdet sanırım 7 yıldan fazla evinde beslemiş. Onu hükumetin eline vermemiş ha!
Ben o zamanları hatırlamıyorum. Şükrü olan adını, degiştirmişler, olmuş Şinasi Koç.! Şinasi Koç evde gizlendigi için sürekli dini kitaplar okumuş, dayısı olan işte benim dedemle her zaman konuşup tartışırmış onun bilgilerini almış. Dedem en sonunda düşünmüş ve yegeni Şinasi Koç’u tutup Kars’a taliplerine yollamış. Birde bir mektup yazmış “buna bakın, yardımcı olun” demiş. Talipleri iyi bakmışlar. Yegeni Şinasi Koç orada dedemin tüm taliplerini kendisine bağlamış, pirlik makamına oturmuş. Dedem bunu duyunca kızar gider taliplerini toplar gerçegi anlatır. Şinasi’yi de oradan kovar. O da gider Ankara’ya yerleşir. Orada da kitaplar yazar, müftülerle tartışır. Ta Almanya’ya kadar bile geldigini duyduk.
E. Yalgın:
Yani ben şunu anlıyorum ki; Siz Pilvenklileri iyi tanıyorsunuz , dile kolay tamı tamına 44-45 yıldır Pilvenklilerin içindesiniz. Şimdi Pilvenklileri nasıl tanıyorsanız öyle de bize anlatırmısınız?
Z. Çalpucu:
O zaman sana taa başından beri Pilvenklilere nasıl gelin oldum. Nasıl tanıdığımı-tanıştığımı anlatayım. Tamam!. Haa. Ben evlenmemiş ve 16-17- yaşlarındaydım. Koçpınar’a bizim eve Kevrikan ( Kürtçe’de Taşlı çeşme, e.y.)’lı Sey Nesimi gelirdi. Benim dedemle beraber, hatırladığım kadarıyla bunlar iki defa Hacı Bektaşi Veli Dergahına gittiler.
E. Yalgın:
Peki ama neden HBV degahına gitmişlerdi..?
Z. Çalpucu:
Bunlar o zamanlar (tahmini, 1953-54 e.y.) dergaha gidip, orada icazet alırlardı. Yani belge alırlardı ki “bunlar seyyiddir-dededir. Bunlara talip olun ve bunlara saygı gösterin..!” diye..Yani memlekette Pirlik yapmaları için, işte HBV dergahındaki büyük pirler bunlara böyle icazetnameler vermişlerdi. Bu icazetnamelerle pirlik eder çıralık toplarlardı. Bu topladıkları çıralıklardan HBV dergahınada pay götürürlerdi. İşte ben o zaman ilk tanıdığım Pilvenkli bu Kevrikanlı Sey Nesimi idi. Sakallı, iyi bir dedeydi. Derken, Sey Ewaz dıgotın. Yani benim eşimin dedesi, Pilvenkin Pirali ezbetinden seyyid Abbas.
E. Yalgın:
Siz sey Ewaz’ı gördünüzmü?
Z. Çalpucu:
Hayır ben görmedim, ama hakkında çok şeyler anlatıldığına tanık oldum. Ben kendi kayın pederim Seydesen’i (Hasan Çalpucu; 1887-1955 e.y) de görmedim. Düşün Sey Ewaz (tahmini d; 1860 lar) benim kayınbabamın babasıdır. Belki sen araştırmışsındır, kaç yaşında olduğunu..?
E. Yalgın:
Tamam önce Sey Ewaz’ı anlatın! Kimdir Sey Ewaz? Hakkında neler anlatılırdı, sende o bunları bize anlatırmısın?
Z. Çalpucu:
Derlerdi ki; Sey Ewaz çok keramet ehli bir insanmış, toprağı bol olsun. Benim araştırmalarıma göre (birlikte gülüyoruz!) Sey Ewaz’ın babasının adı ise Seydali Cemcikan’mış! Bunlara Pilvenkliler içinde, Mala Cemcikan dıven.! Bunlar yukarı Pilvenk’ten gelmişler. Bu ailenin çoğu Fındıkan köyünde yaşarlarmış. Sey Ewaz iki defa evlenmiş, 2. eşine em ana dıven. Bu bumberak gelmiş evini Gomılgan (3) tepesinin hemen altında yapmış. Şimdi o ev yoktur. Gomılgan bir ziyaret tepesidir. Hala insanlar oaraya gider kurbanlar keserler. Orada bir büyük çeviz ağacı vardı. Çevizleri küçüktü ama çok lezetliydi. Birde bir çeşmesi vardı.
Sey Ewaz’ın sağ eli sürekli bir eldivenin içindeymiş. Çünkü bu eliyle ocağın üstündeki kazanda pişen kurban etini kepçe gibi karıştırmış. Eli yemyeşil kesmiş. Bu eli çok kutsalmış.
Yine birgün Gomılgan’daki evinde cıvat yapmış. Askeri komutan ve bir kaç yetkili de o an oradaymışlar. Sey Ewaz zikre düşmüş, em dıven ketiye téwt! Karşısında yanan ocağın içine kendini atmış sır olmuş gitmiş. Oradaki o askeri komutan ve diger memurlar şaşırmışlar. Demişler “ bu zavallı adam niye böyle yaptı, nereye gizlendi..?” Sonra korkup, kalkıp gitmişler. Bir kaç gün sonra komutan köylülere Sey Ewaz’ı sormuş. Demişler ki, “ Şu an evindedir, hergün misafirlerini ağırlıyor. Komutan inanmamış, yine o memurlarıda, artık onlar kimmişse-onlarıda almış gitmiş ki ne görsün, Sey Ewaz yine aynı yerinde döşeginin üstünde oturmuş, etrafında talipleri var, muhabbet eder. Bunlar şaşırmışlar, gidip elini öpmüş çıralık vermişler.
Yine bir keresinde de haber gelmiş demişlerki “Piro senin davarına kurtlar saldırdı çabuk yetiş!” Sey Ewaz kalkmış gitmiş, köylüler demişler ki “gitme kurtlar sanada saldırırlar yada sen dur biz tüfenkle gidelim.” Kabul etmemiş. Yalnız başına gitmiş ki kurtlar bir kaç koyunu parçalamışlar. Kurtlar nasıl bunu görmüşlerse hepisi durup aynı anda buna bakmışlar. Bu iyice yaklaşmış kurtlar hiç bir şey yapmamışlar, başllarını önüne egip çekip geri geri gitmişler. İşte bele ez qurban.!
E. Yalgın:
Peki teyzecigim, Sey Ewaz hiç HBV dergahına gitmişmi?
Z. Çalpucu:
Ben onu bilmiyorum. Yani gidip gitmedigini hiç duymadım. Ama benim dedem Şahismail ile birlikte Kevrikanlı Sey Nesimi’nin gittiklerini bizzat ben gördüm bilirim. Ama Sey Ewaz’ın evinde kalma bir sarı tas ve içinde kırk tane küçük anahtarı vardı. Bu tasın HBV dergahında kendisine hediye olarak geldigini bilirim.
E. Yalgın:
Peki şimdi bu sarı tas nerededir? Bu tas altınmıdır? Bu tas’ı neden HBV dergahı, Sey Ewaz’a hediye olarak vermiş.? Bir de, Sey Ewaz’a da HBV dergahından her hangi bir icazet verilmişmidir?
Z. Çalpucu:
Wallah bu tasın altın olduğunu sanmam! Çünkü şu an benim kızımın evinde saklıdır. Artık neden hediye vermişler bilmem ama , e tabi Sey Ewaz bir pir’dir, dede’dir. Azda olsa talipleri vardır. Demekki HBV dergahı bunu bildigi için hediye vermiştir. Yanlış hatırlamıyorsam bu tastan Sey Nesimi’de de vardı. Onada hediye vermişlerdi. İcazet verilip verilmediginide hiç duymadım. Verilseydi anlatırlardı, demekki ona verilmemiş böyle birşey!
E. Yalgın:
Şimdi biraz da özel konulara gelelim! Siz dediniz ki; “Sey Ewaz Pilvenklilerin Pirali ezbetindendi ve Pir’di!” Ama Pilvenklilerde pirlik makamı sadece Xelifan’larda degilmiydi? Yanlışım varsa düzeltin lütfen!
Z. Çalpucu:
Ha! İşte en önemliside burasıdır. Sen doğrusun! Yani Pilvenk pirleri, Xelifan ezbetinin elindedir. Ama Pirali ezbeti buna karşı çıkmış ve demişki bizde bundan sonra Pirlik yapacağız! Biz artık sizin elinize gelmiyecegiz, dı zani! Demişler; “ bundan böyle bizde Pirlik yapacagız, Ağucan pirlerinide kendimize pir tutacagız” , yani Mürşid! Aaa, ondan sonra tartışmalar başlamış ez qedaaa!
İşte Sey Ewaz yukarı Pilvenk’ten gelmiş aşagı Pilvenk’e yerleşmiş, pirlik yapmış, talıpları varmış. Pirali ezbetinin bir kısmı buna talıp olmuş. Em vira dıven “Girifi Naci”, yani kardeş kardeşin eline gitmiş, pir bellemiş. E zaten bu durum Pilvenklilerde de böyledir. Bunlar kendi içinde pirlik, reyverlik, mürşidlik yaparlar. Talıpları da yine kendi içinde kardeştirler.! Pirali yani Piranlılar; Aa Xelifanlılardan ayrılmış. Aguçanlı Pirleri de kendisine Mürşid tutmuşlar. Tabi Piranlıların tümü ayrılmamış. Çoğunluk sanırım yine Xelifan Pirlerinin eline giderler. Çünkü onlar ilktie, eskidirler..
E. Yalgın:
O zaman siz Sey Qasım Özer’i ( 1916-2001 e.y.) de tanırsınız?
Z. Çalpucu:
Yok ben Sey Qasım’ı ne duydum ne de tanırım! Şimdi desem tanırım yalan olur. Ama Poxateris (Türkçe Elmakaşı, Ermenice’de “Göçmenler” demek e.y.) te dedeler çoktu.Yani Pilvenklilerin büyük dedelerinin hepisi bu Poxateris’te kalıyordular.
E. Yalgın:
Peki şimdi bu ayrılan Piranlı Pirlerin yerine şimdilerde kimler pirlik yapıyorlar? Örnegin sizin ailede pirlik yapanlar varmıdır?
Z. Çalpucu:
Wallah ez Qeda, zaten şimdi kim pirlik yapıyorki? Bizde de kimse pirlik yapmıyor. Sey Ewaz’dan sonra zaten bu aileden kimse pirlik yapmamış, taliplere gitmemişler. Ne talip kaldı nede pir!
E. Yalgın:
Benim araştırmalarım sonucu; diyorlarki Piran’lıların da bir şecereleri varmış.! Bu konuda siz neler biliyorsunuz?
Z. Çalpucu:
He ya! Bende duydum ama gördüm dersem yalan olur. Duydyğum odur ki; Bir şecereleri varmış. Bazıları derlerki bunu Gomılgan’da gömmüşler toprağa. Bazıları der ki; Bir tane Barmazlı adam varmış, o almış bir daha geri vermemiş! Bazıları da derler ki; Bir üstegmen almış bir daha gerigetirmemiş..! Bütün bunlar sanırım 37-38 kıyımında, hani sürgünler olmuş ya! İşte o zamanlar bu şecere kayıbolmuş.
E. Yalgın:
Peki Teyzecigim bu şecerede neler yazarmış, yani içinde neler varmış..?
Z. Çalpucu:
Wallah bende merak etmiştim, ama bunu hiç kimse bilmiyor. İçinde ne yazılıdır, kimin adı vardır, kime yazılmış işte bu bilinmiyor!
E. Yalgın.
Tamam! O zaman şimdi de gelelim Pilvenk aşiretinin iki ezbeti olan Piranlı ve Xelifanlı tartışmalarına! Nedir bu ayrılık davaları? Nereden, nasıl başlamış bu tartışmalar...?
Z. Çalpucu:
Tabi, sende şimdi bunları bilirsin! Çünkü sen tarihleri biliyorsun, araştırmışsın! Bak benim evlenme tarihimi bile bulmuşsun! (birlikte gülüyoruz..) Çı zanım! İşte Piran u Xelifan du bıran ketıne hew du! ( ne bileyim, Piran ve Xelifan kardeşler biribirilerine girmişler...! Gülüşüyoruz..!) İşte xelif goti’ye ku; Pir ezim, un warın deste mın! Piran gotiye; na welle, em Pirin un warın deste me..! (Xelifanlar demişler “biz piriz gelin bizim elimize”, Piranlar da demişler ki “hayır vallah biz Piriz, siz bizim elimize gelin!) Aa ayrılık burada başlamış.
Şimdi; Ben Piranlara gelin oldum, Pilveklilerin içine girdim. Etrafıma soruyordum, bunları tanımak için, herkes birşeyler anlatıyordu bana. Derken çok şey ögrendim. Şimdi bu Pilvenkliler, yani Pilvenk aşireti dört kardeşten oluşmuş. Dört ezbet, dört kol! Ha bunlar nasıl olmuş? Şimdi ben onu sana anlatayım ki daha iyi anlıyasın!
Bir yaşlı adamın üç oğlu varmış. Birisinin adı Xelif, birinin adı Pirali digerinin adı da Sıleman’mış. Bu oğullarını etrafına toplamış, onlara demişki; “ Bakın benim ateşten bir közegim var. Yani uçu ocakta yanan bir sırlı ağaç. Bir tane de asam, yani darık var. A birde bildiginiz gibi bir atım ve üzerinde bir heybe altınım var.” Ettimi üç tane varlık. “Şimdi siz üç kardeşsiniz, her biriniz seçin, bir şey alın. Ama onunla ne yapacagınızıda bana şimdi anlatın!”
Sıleman küçük kardeşmiş, hemen atılmış demişki “..ben atla altınları alırım. Atıma binerim, beni nereye götürürse oraya giderim. Fakir-fukaraya bu altınları dağıtır, onlara yardımcı olurum!”
Büyük kardeş Xelif’de demiş ki; “ ..Ben de közegi’yi, yani (ocakta ucu sürekli yanan ateşli odunu) alır fırlatır atarım. O nereye giderse peşinde gider, mekanımı-ocağımı orada kurarım!”
Ortanca kardeş Pirali gotiye ku; “..Ben’de geriye kalan asanı-darık alırım. Onu atarım peşinde giderim. O nerede düşerse orada mekan kurarım.!”
Yaşlı babaları bunlara miraslarını verir, bunları yolcular.
Xelifin attığı kösegi gelir Pilvenk köyünde bir damın başına düşer, bu evin bir kenarını yakar. İçindeki ev sahibi çıkar bakar ki ne görsün; evi yanıyor, yabancı bir adam durmuş bakıyor. Bu evin sahibi de işte keşişmiş. Ev de onun evi yani kilisesimiş. Bunlar başlar tartışmaya. Derken Xelif ateşi durdurur, alır eline. Derki Keşiş’e” burası artık benim evim, bu köy benim mekanımdır. Çabuk pılını pırtını topla buralardan git! Kesşiş kızar, bunlar köylülerin huzurunda tartışırlar. Derken akşam olur, yatarlar. Sabah olur kalkarlar . Keşiş ve ailesi kendisini oradaki Vank köyünde perişan bir halde bulur. Anlar ki Xelif’te keramet var ve ona bir kuzuyla oğlunu gönderir ki arayı yapsın.
Xelif alır kuzuyu keser, bütün köylüler toplanırlar yerler. Kemiklerini toplar, kestigi kuzunun postuna kor. O kösegi asasıyla vurur. Kuzuyla konuşur, “ De hade yürü mübarek, kurtul bu çileden” der. Kuzuya can gelir. Ordakilerden biri, bir kemigi sakladığı için, kuzu topal yürüyünce, Xelif anlar derki; “çıkar kemigi at meydana da hayvan eziyet çekmesin” oda ortaya atar. Kemik sır olur kuzu normal yürür. Herkes hayretler içinde kalır. Gider elini öper ona talip olurlar. Adını da, o andan sonra köylüler ona verirler.
Derlerki sen Şıx Delil-i Berxecan’sın! Bizim pirimizsin. Sende bilirsin ki ; Kuzu zımane mede Berx’e. E hani berx’e yeniden can-ruh verdigi için, bu keramet oradakilerine ayan oldu , sırrına erdiler. Buna canlanan kuzu delil olduğu için, Şıx Delil-i Berxécan dediler..Xelif oldu Şıx Deli-i Berxécan.
Ha! O keşişin oğlu vardı ya! İşta o da orada Berxéecan’a olur talıp. Geri babasına gitmez. Artık Pilvenk köyündekilerede olur kardeş da...!
Ha şimdi gelelim Pirali’ye, O da asasını fırlatır atar, peşinde yol alır. Mevsimlerde cılé ayı, yani kış. Bakar ki asası 7 yıldan beri kurumuş bir elmanın ağacının köküne saplanmış. Yanına varır ki çıkarıp alsın, birde görürki kuru ağaçtan kırmızı elmalar dökülür. Bütün bu olanları köylüler de uzaktan izlerler. Toplar bu elmaları köyün içine gider. Bir de ne görsün! Büyük abisi de aynı köydedir. Yani Pirali’nin asasının peşinden gittigi köy de, yine Pilvenk köyüdür. Köylüler Pirali’nin adını da “Pirisévdin” takarlar. Sév zımane me Kurmanci, “elma” demektir. Öyle ya kışın ortasında, yedi yıldan beri kuruyan bir elma ağacını yeşertti elma aldı. Köylüler buna da olurlar talip. Elmalarıda hamile olan kadınlara şifa niyetine verir-dağıtır..
Ee, bakarlarki odur aşağıdan bir atlı gözüktü, bu gelen ise bıra ye qıçık yani Sıleman’dır. Megerse atı onu da aynen Pilvenk köyüne getiriyor. Sıleman’da gelir bakar abileri bu köyde mekan kurmuşlar. Köylüler tarafından saygı duyuluyor, herkes Sıleman’ın abilerini seviyor, talip olmuşlar. Birde yeni bir kardeş edinmişler. O da keşişin çocuğuydu da! Ondan sonra Sıleman’da büyük abilerinin eline gider, onlara talıp olur. Terkisinden altınlarını çıkarır, fakir köylülere dağıtır.
Derki “ ..madem bu iş böyle oldu. Bu babamızın bir kerametidir. Biz buradakiler bundan sonra kardeşiz. Benim altınlarım sizindir.” Kulli dıwın Girifi Naci! Bune bıraye axreti, musewi bune hew du.!( olmuşlar ahret kardeşi, hep beraber musahip olmuşlar) Babaları da gizliden, uzak bir tepede bunları izlermiş.
Sonraları o keşişin oğlu Keşkek yemegini çok severmiş. O yüzden ona da Keşkexuran dıwen. Ettiler işte 4 ezbet. 4 kardeş. 4 Girifi Naci! Çar bune cel! Ew cel’an ji naha bune Aşiré Pilvenkan! (Dört olmuş kırk, kırk da olmuş şimdiki Pilvenk aşireti!
Eh artık bu kadarı yeter! Ben bildiklerimi, çevremdeki büyüklerimden duyduklarımın hepisini, işte sana anlattım ez qedaye de bıgırım! Da bese, le war nı nın! Bu kadar yeter!
E. Yalgın:
Sana çok ama çok teşekkür eder, saygılarımı tekrar sunarım teyzecigim. Ömrüne bereket. Çok sağol, bizleri aydınlattığın için! Hoşca kal, sağlıkla kal!
Z. Çalpucu:
Sende sağol qurban olam! Ewliyaye Pilvenkan, Holiya Gomılgan yardımcın olsun!
(1)Hasan Xelife: Gerçek adı Hasan-ül Zılhi’dir. Bir müdet halifelik yaptığı için Hasan-ul Xelife-i Bağdati ünvanını almıştır. Soyunun İmam Taki’( 809-835) ye bağlandığı söylenmektedir. İmam Taki’nin Halife Memnu zamanında (813-833) kızı ile evliliginden sonraki kuşaklarda dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi bilinmemektedir. Daha sonraları Bağdat’tan kalkıp H.Bektaşi Veli’ye gelip, oradanda Derism, Pertek ilçesinin Koçpınar köyüne yerleşmiş ve burada hakka yürümüştür. Hakkındaki anlatımı; Pertek’e gelirken Murat suyu üzerine hırkasını atmış ve üstünde oturarak karşıya geçmiştir...
(2)Şinasi Koç:1989 da Yeşil Pasaportla Almanya’ya gönderildigi söyleniyordu. Avrupada yeni yeni kurulan Alevi derneklerinin ön hazırlıklarına-çalışmalarına yardımcı oluyordu. Toplam 5 adet el kitapları vardı. Atatürkçü, Türkçü ve Devletçi görüşlere sahipti. İlk kitabını 1970 de ve son kitabını ise 1988 de Ankara’da yazmıştı. Kitaplarının içerigi, İslam dini, gerçek Kuran, Ehlibeyt vs..kapsamaktaydı. Almanya’da gittigi her yerde kitaplarını satıyor ve cemler yürürtüyordu. Özellikle Türk Alevileri içinde destekleniyor ve saygı görüyordu. Aleviler arasında Matem orucunun takvimini degiştirmiş, şidetli tartışmalara neden olmuştu. 28 Nisan 1990 da Homburg/Saar’da ansızın vefat etti. Cebinde 20 bin marka yakın para çıktığı söylenmekteydi. 1 Mayıs 90 da elbiseleriyle birlikte, toprağa verilmek üzere Ankara’ya yollandı. Vefatından kısa bir süre önce kendisiyle, tanışma ve tartışma fırsatım olmuştu.
(3) Gomılgan Tepesi, Aşağı Pilvenk (Dere nahiyesi-Pertek köyleri) te oldukca kutsanan bir ziyarettir. Gomılgan ziyeretinin birde bir Holiya (kartal)ı vardır. Efsaneye göre, yılda bir kez bu tepenin altından derinden bir top sesi yükselir. Kara kartalı çıkıp havada gezinir. İnsanlar arasında haklı ve haksızı gözetir. Haklılara yardımcı olur, onlara uğur getirir, işlerini kolaylaştırır. Haksızlara ise uğursuzluk getirir ve onların defterini tutar. Bundandır ki; Pilvenkliler yıllık ve süresiz adanmış kurbanlarını götürürp burada keserler. “ Ya Holiya Gamılgan du em xılas ke!” gibi dualar edip dilekler tutarlar. Yeminlerini de yine “Holiya Gomılgan bi, Gomılgan!” diye ederler.
Erdoğan Yalgın
---------------------------------------------------------------------------------------
- “Pilvenk’e Gizemli Bir Yolculuk-4”
- Pilvenk'e Gizemli Bir Yolculuk-3-(Dersim Kürtlüğünün)
- Pilvenk'e Gizemli Bir Yolculuk-2 / Pilvankanların Şecerelerinin Tercüme Öyküsü
- Erdoğan Yalgın-Pilvenk'e Gizemli Bir Yolculuk -1-
|