|
Dersimde Xızır, Alevi inancının en başında olduğu bilinen bir gerçek. Bu bazen Haydar’dır, bazen Heq, bazen Xwadê , bazen Elî , bazen Ali oluveriyor. Yalnız bunların hepsinde yine Boz Atlı Xızır’dır. Burada dikkat edilmesi gereken Xızır’ın boz atlı olması. Şimdi şöyle bakıldığında bazı simgeler, bazı kültürlerin temel taşlarıdır.
Dersimde uğur ve uğursuzluk ile ilgili bir çok inanışlar vardır. Pum ( Baykuş) bir köyün yakınında ötüşü uğursuzluktur. Hatta o köyde pek yakında bir kişinin öleceğinin habercisi diye algılanır ve inanılırdı. Qêrek (Karga) nin evine yakın ötüşü de bir haberin gelişidir. Pepûg (guguk) kuşu da bir acının sonunda, insandan kuşa dönüştüğüne inanılırdı.
Bizim yörede bu hikâye şöyle anlatılırdı: Bir varmış bir yokmuş, küçük bir aile varmış. Bu ailenin dünya tatlısı bir kızı, bir de oğlu varmış. Kız yedi yaşlarında, oğlan da beş yaşlarındaymış. Bu şirin çocukların annesi ani bir ölümle hayata veda eder. Çocukların babası yeniden evlenir. Eve gelen kadın zalim mi zalim! Bu çocuklara çok İşkenceler yaparmış, bağırmış, çağırmış, aç bırakırmış... Bir ilkbahar günü iki kardeş üvey anne tarafından kenger toplamaya yollanır. Kız ve erkek kardeşi ilkbaharın getirdiği neşeyle ve güzelliklerin heyecanıyla kırlarda yeni filizlenmiş kengerleri toplamaya başlarlar. Bir müddet kenger topladıktan sonra eve dönme vakti gelir. Kız kardeş, erkek kardeşinden sırtındaki torbayı indirip, ne kadar kenger topladığına bakmak ister. Oğlan torbayı çıkarıp ablasına verir. Ablası torbaya bakarken, ne baksın torbanın içinde sadece birkaç kenger var! Kardeşine döner ‘’biz bu kadar kenger topladık, bu kengerlere ne oldu?’’ diye sorar. Oğlan hepsini torbanın içine attığını söyler. Ablası ‘’o halde nerede kengerler, biz şimdi üvey anamıza ne diyeceğiz?’’ diye bir korku sarar. Kardeşine dönerek ‘’bunları sen yedin!’’ der. Küçük kardeş yeminler eder; fakat abla buna inanmaz. Ablası, kardeşinin yalan söylediğini iddia eder. ‘’Sen yalan söylüyorsun, karnını açıp bakacağım’’ diye ısrarını sürdürür. Kardeşinin karnını yarar ve bakar. Çocuğun karnının boş olduğunu ve kengerleri yemediğini. Bu arada çocuk ölür. Meğer torbanın altı delikmiş ve torbaya attıkları kengerler onlar yürüdükçe düşmüş! Kız orada ‘’ben ne yaptım kardeşimi öldürdüm’’ diye hıçkırark feryat, figan eder. Başlar Xızır’ına yalvarmaya. ‘’Ya Xızır beni pepug yap(!) karşeğimin acısını dağlara, taşlara, ormanlara anlatayım’’ diye yalvarır. Xızır onu kuş yapar. Kız pepug kuşu olup uçup gider. Pepug,, dağlara taşlara, ağaçlara "Pe pu, pe pu, kê kuşt, kê kuşt, min kuşt mın kuşt!" diye öter durur. Bu hikâye böylece anlatılır durulurdu.
Uğurla ilgili olarak başka örnekler vermek mümkündür. Her hangi bir yola giderken yolda tilkiye rast gelmek, o gün işinin doğru gittiğine inanılır. Siyah yılana dokunulmaz, bunun bir melaike olduğuna inanılır. Hatta ziyaret olarak kabul edilir. Bu inanış Şahmarana çağırışım yapmıyor mu? Hatta eskiden tüm genç kızlar patiska bezlerini üstüne kanavic koyarak günlerce nakşederlerdi, çeyizlik hazırlarlardı. Yatak örtülerine, yastık örtülerine ve elbise örtülerinin üstüne. Hatta her evde şahmaran figürlerine rastlamak mümkündü. Bu efsaneyi bilmeyen yok. Efsanenin hangi döneme tekabül ettiğini varın düşünün. Mar kelimesinin Kürtçede yılan olduğunu hepimiz biliyoruz. Şahê Maran olarak anladığımız bu kelime her zaman kullandığımız bu iki kelimeden ibarettir. Yılanların sahi veya yılanların kraliçesi anlamında.
Aleviliği gidip Arabistanda, Şeraitın içinde aradıkları gibi Şahmaran kelimesini ve o efsanesini başka yarde aramaya gerek yok.
Bazıları Şahmeran seklinde teleffuz etse de bunun Kürtçe bilmeyenlerin marifeti olduğu açıkça görülüyor. Bilgi kirliliği işlerini bir misyon olarak üstlenenlerin çabası boşunadır. Yoldan geçen her hangi bir Kürd’ü çevirin ‘’mar nedir?’’ diye sorun; bakalım ne cevap verecek? Her kes yılan olduğunu biliyor. Bilmeyenler sadece kendi halkından uzaklaşanlar ve Kürd kültürünü tanımayanlardır.
O yörede yaşayan herkesin mutlaka büyüklerinden Şahmaran hikayesini dinlemiştir. Bazı farklılıklar olsa da böyle bir hikayenin Mezopotamya coğrafyasında yaygınlığı bilinmekte. Şahmaran efsanesi şöyle anlatılır:
"Vaktiyle, binlerce yılanın yaşadığı bir mağaraya yanlışlıkla giren bir adam, yılanlar tarafından padişahları Şahmaran’a götürülür. Şahmaran adama canını bağışlayacağını, ancak kendisini misafir etmek zorunda olduğunu söyler. Yerini bilen birini serbest bırakarak kendi hayatını tehlikeye atmak istememektedir. Şahmaran ona çok iyi davranır. Adam bir dediği iki edilmeden bütün ihtiyaçları sağlanarak yaşamakta, günlerinin büyük bölümünü Şahmaran’la sohbet ederek geçirmektedir. Ne kadar rahat da olsa, gerçek dünyadan uzak bir mağarada süren bu hayattan sıkılan adam, bir gün yeryüzüne dönmek için Şahmaran’dan izin ister. Şahmaran adama güveninin tam olduğunu, yerini kimseye söylemeyeceğine inandığını belirterek gitmesine izin verir. Ancak kendisini gördüğü için vücudunun pul pul olacağını, bu yüzden vücudunu kimseye göstermemesi gerektiğini de tembih eder. Yeryüzünde normal hayatına dönen adam, Şahmaran’ı gördüğünü hiç kimseye söylemez. Bu arada padişahın kızı hasta olmuş, tedavisi İçin bütün ülke seferber edilmiştir. Kızın iyileşmesini en çok isteyenlerden biri de vezirdir. Gerçek amacı kızla evlenip oğlu olmayan padişahın yerine ülke yönetimini ele geçirmek olan vezir, bütün büyücüleri toplayarak, bu hastalığa çare bulmalarını ister. Büyücülerden birisi, Şahmaran’ın bulunup öldürülmesi ve vücudundan alınacak bazı parçalann kaynatılıp içirilmesi durumunda kızın iyi olacağını söyler. Şahmaran’ı bulabilmek için de vücudu pullu kişilerin aranması gerektiğini ekler. Vezir ülkedeki herkesi zorunlu olarak hamama götürüp soydurarak, Şahmaran’ı gören kişiyi bulur. Adam, Şahmaran ‘ı öldüreceğini vadederek mağaraya gider. Şahmaran’a bütün gerçekleri anlattıktan sonra, ne yapması gerektiğini sorar. Şahmaran: "Ölümümün senin elinden olacağını zaten biliyordum" diyerek kendisini öldürmesini, ancak bunun gizli tutulmasını ister. Çünkü öldüğü duyulursa, dünyadaki bütün yılanlar, insanlardan öç almaya kalkacaklardır. Daha sonra: "Kuyruğumun suyunu kaynat ve vezire içir ki kısa zamanda ölsün. Gövdemin suyunu kaynat ve kıza içir ki iyileşsin. Kafamın suyunu kaynat ve iç ki Lokman Hekim olasın" diye ekler. Adam biraz da buruk bir şekilde bunları dinler. Şahmaran yılanlara, adamın misafiri olarak gideceğini, çok uzun yıllar dönmeyeceğini, kendisini merak etmemelerini söyler ve yeryüzüne çıkarlar. Adam Şahmaran’ın dediklerini yapar. Vezir ölür, kız iyileşir, kendisi de Lokman Hekim olur."
Bildiğim kadarıyla Sünni anlayışın da Azrail’in atının kır veya boz olduğunu, can almaya bu kır veya boz atla geldiği. Bir başka inanışta şayet rüyana kır veya boz bir at girmişse uğursuzluk sayılır, diye inanılır.
Dikkat edilirse biri birine taban tabana zıt.. .Evet Alevilerde bir Ali var, Veli var, Haydar var, Bunların hepsi boz atlı Xızır’dan sonra veya Boz atlı Xızıra takılan lakaplardır. " Ya Boz Atlı Xızır! " denildiğinde Akan sular durur. Şimdi var olan bir gerçeği de vurgulamak gerekir.
Ortadoğu kültüründe eşitliği ve adaleti hakim kılma yerine, sahip olma var, kendine göre eşitlik, kendine göre adalet yani ben olursam bana benzersen burada adalet ve eşitlik v.s.var. Bu da Ortadoğu’nun en büyük inancı olan İslamiyet’in özünden kaynaklanmaktadır. Benim inancım varsa her şey tamam. Bir başka yönü de insanı insan görmeme , insanı kul olarak görme . Kullukta esaslı bir köle yaşamı dayatılmakta. İnsanın olduğu yerde kul olmaz insan. İnsan olduğu için inanı kutsal kılan tek bir inanç biçimi var ki o da Alevilik’tır. Bunu hala benzeştirmek yalan ve yanlıştır.
Dersim Aleviliğinde ve diğer yörelerde KELEBIRANDIN denen onurlandırma inançsal geleneği vardır. İnsanın sıradan biri birini ziyaret etmesi değildir bu ziyaret. Biri birilerin omuzlarında öperek buna bir anlam katıyor ve KELEBIRANDIN deniyor. Dikkat kesmenizi isterim iki insan veya orada bulunan insanlar bu hizmeti biri birlerine karşı gerçekleştiriyorlar. Hep vurguladığım, her şeyi insanda görme deyişi burada kendini ortaya koyuyor zaten. Bu çok derin bir anlam içermekte. Neden gidip Mekke’de KELEBIRANDIN ve KELEKIR hareketinde bulunmuyor. Yanındaki ve kendisiyle cem yapan insanları, cemden sonra KELÊBIRANDIN veya ziyaret eder. Tavaf, yüz sürme anlamında. KELÊ etmek inandığı şeyi öpmek, onu onure etmek anlamında kullanılır. Yani buna lalettayin öpme denilmez. Öpme farklı bir şey. Beşeri ilişkilerde kullanılan bir sevgi biçimi. Kelêkir veya ziyaret etmek, ilahi veya inanç temelinde kullanılan bir sözcük. Bu, her ‘Aleviyim’ diyenin bilmesi gereken bir husustur.
Aleviliği götürüp Alevilikle ilgisi olmayan bir şeylere benzetmekle meşgul olanların niyetlerini sorgulama gereği ni bile görmüyorum. Palyaçolar gibi kendilerini başka bir şeye benzetmektedirler.
Neden bunları söylüyorum? Çünkü görüyorum, duyuyorum, dokunuyorum, his ediyorum ve neticede şaşırıyorum! Evet ezilmişliğin, hor görülmenin, yok sayılmanın belki dışa vurumudur bu gördüklerim. Ama yanlış. Bu haklı olduklarını göstermez.
Bir Cem evine girdiğimizde, duvarda Hz. Ali, Aslan, Zülfikar ( Kılıç) yanından bayrak, onun yanında Atatürk, onun yanında Hacı Bektaşi Veli. Resmi bir binaya mi hatta Genel Kurmaya mı, yoksa ibadethaneye mi girdin beli değil! Bu resim işte bizim Aleviliğimizin ne hale geldiğini net bir biçimde ortaya koyuyor. ( Hemen burada bir fitnelik aranmasın. Bura bir ibadet hane.) Bu kadar karma karışık bir şey başka inançta bulmak mümkün mü?
Oysa bizim sade bir felsefemiz var. Bu bilinçli bir biçimde, bu kadar karmaşık hale getirilmiş. Aynı inanca mensup bireylerin milleti, uyruğu başka, başka olabilir. Cemevine girdiğinde uluslar arası anlayışta insanlık suçu bile kabul edilen milliyetçilikle kokusunu fark ettiğinde aklına ne gelebilir, bunun hesabı iyi yapılmalıdır? Sırf bilinçaltındaki korkular ve korkuluklar yüzünden bu evrensel inanç kurban edilebilir mi? Peki kimin buna hakkı var? Orası bir ibadethane olmalı ve o gerekler orada yerine getirilmesi gerekmez mi? Bütün bunlar nasıl oluyor . Aleviliğin felsefesi ‘insanı’ merkeze koyar. Irk, bayrak, millet ayırımı yok. Aleviliğin dualarında bile toplumsallık var. "Ya Xızır herkesi kurtar, bizi de beraber" dileğinde görüldüğü gibi…
.
İsterseniz bir konuya daha değinelim. Örneğin, Müslümanlar domuz etini yemez. Yiyeni de Müslüman saymaz. Bu bayağı önemli ve belirleyici bir yer tutar. Şöyle de bir tanımlama getirirler: ‘’Domuz dişisini kıskanmaz, bundan dolayı eti haramdır. Öbür yandan dört kadın almayı da kendilerine hak olduğunu söylerler. Egemen erkek geleneğinde dört kadınla evlenildiğinde bu kadınlar biri birilerini kıskanma haklarına da sahip değildirler. O halde, bunlar neden haram olmuyor! Tirajı komik ve rezilce bir durum olduğu net olarak görülmektedir. Burada esas olan insanın meta olarak görüldüğü özel mülkiyet durumudur. Yine benim dediğim, benim gibi, velhasıl köle ruhluğun ağababası…
Alevilerde tavşan etini yemezler. Alevilerin açıklamaları da tavşanın kulakları Eşek kulağı, on ayakları kedi ayağı, arka ayakları köpek ayağı diye gerekçeler getiriler. Oysa Müslüman olanlar tavşan etinin helal olduğunu ve makbul olduğunu söylerler ve afiyetle yerler. Aleviler tavşan konusunda Müslümanlığı reddetme hakkına mı sahip?
Bir başka şey daha var. Dersim Aleviliğinde ‘dev şîrinkırın ( Ağız tatlandırma)’ de bir kaç önemli GİT`lerden (yaşamın önemli zamanları) biridir. Bu gelenek de çok eskilere dayanan bir gelenektir. Bu gelenek her hangi bir insan öldükten kırk gün sonra yapılan bir hizmet töresi. Bu hizmet yapılırken, o köyde ve hatta çevre köylere de haber salınarak bu gün ilan edilir. Gün gelip çattığında akşama doğru herkes ölünün kalktığı eve doğru yola çıkar ve orada büyük bir buluşma olur.
Buraya gelenler mutlaka yanlarında un, şeker, yağ gibi helva yapımında kullanılan malzemelerden bir veya iki çeşidini yanına alarak gelmişlerdir. Bu işin usulü da böyledir. O akşam gelen unlar, şekerler, yağlar bir araya toplanır el birliğiyle helva yapımına başlanır. Öbür yanda da saclar kurulur, nanê hışkewo (yufka) ekmeği yapılır. Yapılan helva orada toplanan insanlara yapılan taze yufka ekmeğiyle servis edilir. Geri kalan helvayı da bir kepçe yufka ekmeğin içine dökülerek daha sıcaklığını kaybetmeden bir güzel sabun kalıbı gibi sarılır üst üste konularak soğutmaya bırakılır. Ertesi gün bu helva tüm köy hanelerine biri tarafında dağıtılır. Ölen insanın dev şîrin kirini tamamlamış olur. Çünkü bu dünyada kimin geldiğini kimin gelmediğini ve öbür dünyada olan insanların bunu gördüğüne ve hayır gittiğine inanılır. Bu bir tarafa, asıl olan yardımlaşma ve ölü evini düşünme ve toplum içinde durumu fakirse bunu hiç kimseye beli ettirmeme. Gururunu incitmeme.
Bu çok esaslı bir konudur başı başına. İnsan onurunu nasıl esas alındığına dair müthiş anlamlı ve derinlikli bir kültür. Geldiği inançsal felsefe itibariyle, bu yardımlaşmayı düşünmek ve yerine getirmek bile müthiş bir olay. Aynı zamanda başı başına bir dayanışmacı farklılık. Fotoğrafa bakıldığında neler yapılmış, nasıl bu şekil almış net bir biçimde görülüyor.
Önemli olan da insanlar kendi aralarında nasıl yaşamlarını ve felsefelerini sürdürmüş olmaları. Sonra ilericiyim diyenler, bu soruna nasıl bakmış ve ne kadar müdahil olmuş? Bir biçimde kayıtsız kalması da incelemeğe değer bir konudur.
Binlerce yıllık insan emeğinin, erdemliliğin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu yaşam biçimine rağmen, inançları yok sayma ve inançlarından, farklılıklarından dolayı katliam yapma uluslar arası yasalara göre bir soy kırım suçunu doğuruyor.
Bildiğim kadarıyla böyle yorumlanır. Bildiğiniz gibi, Türkiye’de 68 kuşağı, hemen peşinde 78 kuşağıyla yükselen Devrimci Akımlarının inançları görmezden gelmeleri Dersim’de Alevilik üzerinde büyük bir tahrifata neden olmuştur. Eski bir Devrimci olarak söylemek isterim. Bu bir eleştiri veya öz eleştiri olarak da algılana bilinir.
Yasaklı bir coğrafya ve aynı zamanda yasaklı bir inanç. Yani katmerli bir baskı. Fakat devrimciler tarafından es geçilmesi, çok vahim sonuçlar doğurmuştur. İşte günümüzde içinde bulunduğumuz durum ortada. Kimileri Aleviliği Şiilik, kimileri Sünnilik, hatta kimileri Kemalistlikle özdeşleştiriyor. Bununla da yetinmeyerek sisteme entegre yapmaya çalışılıyor. Bu es geçilen dönemde malum kişiler, kurumlar, bu boşluğu iyi değerlendirmiş. Şöyle ki; Devrimciler tarafında es geçilince, yani boş koyulunca, birileri kalkıp bu boşluğu doldurdu. Aynı zamanda sistemin de desteğiyle, bir takım kurumların, Derneklerin başına bu köylü kurnazları oturdu. Anlayacağınız bu kurumların çoğu da danışıklı dövüşte anlaşılarak kuruldular.
Şu anda kaç kurum ve kuruluş ve dernek oluştuğunu bilene aşk olsun. Kafası esen Dernekler Kurulu, Babalar kurulu, Dedeler kurulu, yok üst kurul, alt kurul isimleriyle oluşumlara gidiyor. Bir başka yönüyle de buralarda bir rant pazarı var. Yani tüccarlar var. Aynı zamanda mal pazarlanıyor. Hem de bizim adımıza, bizleri birilerine pazarlıyorlar. Bunu da tabi ki bir menfaat karşılığında yapıyorlar. Dertleri Alevilik değil, dertleri başka.
Hiç bir şey yapılmasa dahi insan iki konu üzerinde anlaşamaz mı? Birincisi Eğitim meselesi. İkincisi Cem Evleri hakkında bunun farklılığı nerede yatıyor. Ticari dolaysıyla rant mantığıyla baktıkları için, kim ben ne kadar pay kapabilirim, veya Diyanet`ten bir sandalye nasıl kapabilirim meselesi. Bundan çıkan sonuç bu.
Bir başka konu ve can alıcı nokta. Pirlik ve Dikmelik’ler meselesi. Astırın kaldırılması istenmemekte. Çünkü astırın altında saklı olanlar ortaya çıkacak da ondan!. Peki ne olur o zaman? İnsanlar gerçekleri tüm çıplaklığıyla görecek ve bu rant çevrelerin işi bozulacak. Mesele bu kadar açık.
22. 2. 011
Süleyman Doğan
-------------------------------------------------------------------------------------
- DERSİM DÖRT DAĞ İÇİNDE -7
- DERSİM DÖRT DAĞ İÇİNDE-6-
- DERSİM DÖRT DAĞ İÇİNDE-5
|