|
AHMET KAHRAMAN-Rızo derler adına... |
|
|
|
Perşembe, 18 Kasım 2010 21:23 |
|
|
 ‘Ayıptır zulümdür cinayettir’
Seyid, oğlu Reşik Hüseyin’in, Yusufan aşireti reisi Kamer de oğlu Fındık’ın idamı seyrettirildikten sonra asıldı. “Rap rap” darağacına yürüyen Seyid, yardım almadan sandalyeye çıkmış, cellada fırsat vermeden, sandalyeyi tekmelemeden önce, boş meydanda perde perde yükselen sesiyle şöyle bağırmıştı: “Evladı Kerbelayıx, bi hatayıx, ayıptır, zulümdür, cinayettir.”
Rızo derler adıma... (3)
Dersim 21 Mart 1937 tarihinden beri yangın alanı, dağlarında insan feryatları burgaçlanıp, yankılanıyor ama, Türk basını emir ile komuta altında, dolayısıyla kamuoyu bu insanlık dramından habersizdi. Ta ki, Başbakan İsmet İnönü, yaklaşık üç ay sonra, 14 Haziran 1937 günü parlamentoda, “Dersim’de özel iyileştirme programı” uygulandığını açıklayana kadar...
Bugün ‘terörist’ diyenler o dönem ‘eşkıya’ diyordu
Başbakan, konuşmasında gerçeği söylemiyor, olayları çarpıtıp, istediği kılıfa büründürerek anlatıyordu. İnönü’ye göre devlet, “yöreyi medenileştirme programı uygulamak istemiş, fakat bazı aşiret reisleri karşı çıkmaya başlamıştı.” İnönü şöyle diyordu:
“Orada hükümet emrine karşı muhalefet olunca, önemli bir kuvvet toplayarak, bölgede ciddi bir tedibat (terbiye etmek) yapmak ve bırakmak mecburiyeti hasıl olmuştur. Biz buna, ‘Sel Seferleri’ dedik. (...) Tunceli’de ıslahat programı olarak düşündüğümüz tedbirler, aralıksız devam etmektedir. Yol yapıyoruz. Okul yapıyoruz. Karakol yapıyoruz.”
Oysa, “medenileştirmede muhalefetle karşılaştık” sözü gibi, “okul yapıyoruz” da yalandı. Bir medeniyet kökü kazılarak yok ediliyordu. Çocuk bırakılmıyor ki, okula ihtiyaç olsun...
‘Yabancı devletin yardımı’ yalanı
Basın, tıpkı 1980’lerde Kürtlere karşı başlatılan yeni sindirme harekatındaki gibiydi. 1980’lerde “teröristler” diyen basın, o dönemde “eşkıya” diyor ve yalan üreten fabrika gibi çalışıyordu.
Dönemin “sol” eğilimli gazetelerinden “Tan” 15 Haziran 1937 tarihindeki sayısında, kimsenin ne olduğunu bilmediği Tunceli’de, ordunun “zafere ulaştığını” müjdeliyordu. Gazete ne ve nasıl olmuş sorularını atlayarak, Türk ordusunun sadece “on üç şehit” ve onsekiz yaralı verdiğini yazıyordu.
Cumhuriyet gazetesi, aynı gün Başbakan İnönü’nün “orduyu teftiş için” Tunceli’ye gideceğini yazıyor, yine neler olduğunu saklı tutarak, 1980’lerde olduğu gibi “yabancı parmağına” işaret ediyor, güney sınırlarından sızan casusların, Dersim’i karıştırıp, medenileşmeye karşı kışkırttığını yazıyordu.
Zaferi haber veren manşetin alt cümlesi ise şöyleydi:
“Asiler, yabancı bir devletin yadımlarını bekliyorlarmış.”
Dersim kan içinde, ama gazete yazıyordu:
“Harekat, kan dökülmeden devam ediyor.”
Seyid’in küçük ordusu
Bizim gazetenin iki gün önceki, “Seyid Rıza’dan hala korkuyorlar” manşeti, o dönem için de Seyid olduğunu açıklıyordu. Seyid’den korkuyor, korkuları büyüktü. Çünkü Seyid Rıza Dersim, Dersim Seyid Rıza’ydı. Dersim’in fethi, onu yok etmede geçiyordu.
Onun için sayısız iz sürücü, kiralık katil de devlet güçlerinin hizmetinde, onun peşindeydi. Fakat, dağlar sanki yarılmış, Seyid’i içine almış saklamış gibi izi bulunamıyordu.
Mayıs ayında, Seyid ve ailesinin Tujik dağında olduğu ihbar edilince, havadan uçaklar, yerden top ve tanklarla bombalanıyor sonra binlerce askerle taarruza geçiliyor, ama sonuç alınmıyor, eli boş dönmemek için dağı yangına veriyorlardı.
Muhbir ve iz sürücüleri bir kaç gün sonra, doğru tesbit yapmışlardı. Seyid ve ailesi Konaklar bölgesindeydi. Türk ordusu yerden ve havadan taarruz geçmişti. Seyid’in küçük ordusu eşi, oğulları, gelinleri, torunları ve bir kaç dostundan ibaretti. Cesaret ve metanetle direnirken, Seyid’in çok değer verdiği savaşçılardan Bertê’nin oğlu Mustafa’nın başından vurulması moralleri bozmuştu. Ama Kureyşan aşiretinden Hüseyin’in biraz sonra, yaptığı atışla bir uçağı düşürmesi moralleri yeniden yükseltmişti. Seyid’in küçük ordusu, gece çemberi yarıp çıkacaktı...
Seyid’in ordusu büyümüştü ama...
TC, bildiriler dağıtarak “nifak tohumları eken” diye tanımladığı Seyid, teslim edildiği takdirde, Dersim’e sükun geleceğini yayıyordu. Bir çok kişi ve aşiret reisi de, bu iddianın doğruluğuna inanıyor, Seyid’in ele geçirilmesi için iş birliği yapıyordu.
Fakat, 1937 yaz başlarında tüm ormanlar ateşe verilip, katliama hız verilince, yalanın farkına varılmış, Kureyşan aşiretinin ardından, Bahtiyar aşiteri de direnişe katılmış, bir süre sonra Yukarı Abbasan, Karabal, Demenan, Yusufan, Heyderan aşiretleri de soykırıma karşı silaha sarılınca cephe genişlemiş, Seyid’in ordusu büyümüştü, çağın teknolojisini kullanan, üstün silah ve kalabalık insan gücüne sahip düşmanı karşısında güçsüzdü..
Hitler rejimi bile yapamadı
Seyid Rıza, aşiretinin başında ateş hattında, fakat savaşın ağırlığı Kureyşan ve Bahtiyar aşireti cephelerindeydi. Bahtiyar aşiretinin önderi Şahin Bey, direniş alanında TC ordusunun korkulu rüyası haline gelmişti. TC, TC işbirlikçisi Rayber, bir çok ajan ve tetikçi, Seyid Rıza ve onun peşindeydi. Çünkü Şahin Bey’in başı için biçilen fiyat, Seyid Rıza’nınki kadar olmasa da, değerliydi. Savaşın içindekilerden biri olan Nuri Dersimi’nin yazdığına göre Rayber, bir yolunu bulup Şahin Beyin koruması Pırço’nun oğlu Hıdır’a ulaşmış ve onu saf değiştirmeye razı etmişti. Şahin bey, bir gece iki saatliğine uyuyacağını söyleyerek uzanmış, fakat dalar dalmaz, muhafızı Hıdır onu vurmuş, başını kesip, Hozat’a götürmüş, komutana teslim etmiş, ödülünü alıp çıkarken, Şahin Bey’in kardeşi ve amca çocukları tarafından vurulmuştu.
Önderini kaybeden Bahtiyar aşiretinin direnişi kırılmış, kırımdan kurtulabilenler Seyid Rıza cephesine katılmıştı. Kuşatma altına alınan Seyid Rıza bölgesini terk etmiş, bu arada İlksor, Ali Baba ve Axpanoz vadisi mağaralarına sığınan, çoğunluğu savaşacak durumda olan kadın, çocuk ve ihtiyarlar olmak üzere binlerce kişi, dehşet verici eziyetlerle katledildiler. Dehşet verici çünkü, Hitler rejiminin bile Yahudilere yapmadığını yaparak, mağara giriş ve çıkışları beton dökülerek, içerideki insanlar ölüme terk edildiler. Bazı mağaralar bombalanarak çökertildi. Dönemin polis şefi, daha sonra Süleyman Demirel hükümetlerinin Dışışleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in anlatımına göre, “bazı mağaralara zehirli gaz sıkılarak içindekiler fare gibi topluca öldürüldü...”
Bu arada Türk ordusunun eline düşmektense, kendini uçurumlardan atan, nehir sularına atlayan kadınlarla, genç kızların akıbeti, hala birer efsane gibi anlatılmakta...
Seyid yakınlarını kaybediyor
TC’nin, 1984’te başlayan Kürt direnişinden sonra kara propagandalarından başlıcası, kadını kullanıp, gerilla liderlerini aşağılayarak gözden düşürme yöntemiydi. Aynı paslı silah Seyid Rıza ailesine karşı da kullanılmıştı.
Seyid’in eşi Besê, silah arkadaşı olarak, başından beri yanındaydı. Tipik bir Kürt kadın savaşçı olarak, kocasının yanında siperlenmiş, kundağın ardına geçmişti.
Türk basını, sadece Seyid’i aşağılamak için Besê hakkında (ahlaki değerleri ne zaman oldu ki), insan aklı ve hayalini aşan aşk masalları uydurmada yarış halindeydi. Hatta Barbaros Baykara adındaki bir gazeteciye(!) roman bile yazdırdılar.
Seyid Rıza, Koçan aşireti bölgesindeki Uzunmeşe tepelerinde, top atışları ve uçakların bombardımanına tutulmuş, piyadeler tarafından kuşatılmıştı. Seyid Rıza’nın yönettiği çatışmada direnişçiler çemberi yarmış, Ovacık yönüne çekilmişti.
Fakat, Kozlu bölgesindeki çatışmada Seyid Rıza derin bir yara alıyor, eşi Besê, büyük oğlu Şeyh Hasan ve üç torununu kaybediyordu.
Seyid’in yüreğini yakan kayıp: Alîşêr
Seyid, ailesinden kayıpların derin sızısını yaşarken, onun Kürtlük ruhunun yarısı, kadim dostu, şair Alîşêr’in katliyle adeta çöküyordu.
Alîşêr’in katili, Seyid’in yeğeni, TC işbirlikçisi Rayber’di. Rayber, “kelle ödülü” diye adlandırılan para için, amcasının izini sürerken, TC bir bidiriyle saf değiştirip, direnişçilere katıldığını duyurmuş, bunun üzerine Seyid, “kanmayın, bu bir oyundur” uyarısında bulunmuştu.
Fakat Alîşêr, Seyid’in uyarısı, eşi Zarife hanımın son ana kadar “yapma” yalvarmalarına rağmen, Kürtlerde kutsal olan kirvelik bağlarından dolayı kötülük yapamayacağını düşünerek, Rayber ve yanındaki üç kişiyi (Vanklı Efendi, Halborili Emir Ali ve İsmail Top) bulunduğu mağarada kabul ediyordu. Alîşêr’in sunduğu tütün tabakası elden ele dolaşırken, Rayber ve adamları silahlarını ateşliyor, Alîşêr’le Zarife hanımı vuruyor kesik başlarını, soykırımın baş komutanı General Abdullah Alpdoğan’a götürüyor, Rayber karşılığında beş bin lira alıyordu.
Kadere bakın ki, onca hizmetlerine rağmen yaranamıyor, 1938’de soykırım tamamlanması, Atatürk’ün deyimiyle “meselenin halli”den sonra, “kendi halkına ihanet edenden bize hayır gelmez” denilerek Rayberin başına çuval geçirilerek öldürülüyordu. Dersim’de çok yaygın olan Rayber ismi ise, bir daha çocuklara verilmiyordu.
Seyid ‘görüşme’ diye gidiyordu
Seyid Rıza, eşi, oğlu, kızları, damat ve torunları dahil, ailesinden 47 kişiyi kaybetmenin derin üzüntüsü çekerken, bir yandan da canını almak için peşinde dolaşan kelle avcılarının eline düşme kaygısı taşıyıp, öte yanda, TC’nin “Seyid Rıza teslim olursa, ordu çekilir, katliam durur” propagandasının etkisinde kalan aşiretlerin baskısından bunalmışken, Erzincan Valisi barış çağrısı yapıyordu.
Valiye göre Seyid Rıza, Genel Komutan Alpdoğan’la görüşme masasına oturup, barış anlaşması imzaladığı takdirde, genel af ilan edilecek, kimsenin kılına dokunulmayacak, ayrıca Atatürk de Seyid Rıza’yı kabul edecekti.
Seyid, “söze” güvenmediği halde, en azından insanların hayatı konusunda, omzuna yüklenen sorumluluktan kurtulmak üzere, kendini feda edercesine “peki” demek zorunda kalmış, bir ata binip, yerine ulaşıncaya kadar tanınıp, herhangi bir kurşuna hedef olmamak için yüzünü kapatmış, yola çıkmış, Erzincan köprüsünde nöbet bekleyen askerlerin sorusu üzerine, “Rızo derler adıma” cevabını vermişti.
Davetli esir oluyordu
Davet üzerine görüşmeye giden Seyid, köprü durağından sonra, verilen namus, şeref sözünün bir kere uçup gittiğini yaşayarak görüyor, ona esir muamelesi yapılıyordu.
Genelkurmay Başkanlığı’ndan, Albay Reşat Hallı imzasıyla yayımladığı “İsyanlar” kitabında Seyid’in 10 Eylül 1937 tarihinde “teslim” olduğunu yazıyor. Türk gazeteleri, Genelkurmay Başkanlığı’nın talimatıyla, 1984 başkaldırısının lideri Abdullah Öcalan’ı “Terörist başı” ya da “bebek katili” diye nitelemesi benzeri, üç gün sonra, görüşme bahanesiyle tuzağa çekilen Seyid’i “sığındı”, “teslim oldu” gösteriyor; onu “eşkıya” olarak niteliyordu.
Her şey düzmeceydi, mahkeme de...
Seyid Rıza, Erzincan’da tutuklanıp daha önce ya da sonra yakalanan arkadaşlarının bulunduğu Elazığ Cezaevi’ne konuyor, sonra her şeyin düzmece olduğu bir ortamda düzmece bir mahkeme tarafından idam ediliyordu.
İdam görevlisi, dönemin polis şefi, daha sonra Dışişleri Bakanı olan Çerkez İhsan Sabri Çağlayangil’di. Çağlayangil’in idama ilişkin, biri Mehmet Ali Birand’a, biri bana anlattığı, öteki de anı kitabında üç ayrı açıklaması oldu. Ayrıntılar hariç, üç anlatım da benzerdir. Çağlayangil’in anlattığına göre, Elazığ’a gitmeye karar veren Atatürk, Dersimlilerin, af için kendisine baş vuracağını öğrenince, “böyle bir şeyi istemiyorum, halledin” demiş, kendisi idam için özel görevle gönderilmişti. Ancak, Elazığ’a varışı tatil gününe rastlamış, buna rağmen mahkemeyi toplamış, 83 yaşında olan Seyid’in yaşı 58 e, indirilmiş, yaralı olarak yakalanan 17 yaşındaki oğlu Reşik Hüseyin yaşı da 21’e çıkarılarak idam kararı verilmişti. Sanıklar, Türkçe bilmediklerinden, idam kararını anlayamamış, hatta “idam tunne” diye sevinerek, birbirine sarılmıştı.
Ama, gece yarısı idam sehpaları kurulmuş, Dersimli liderler sırayla asılmıştı. Cumhuriyet gazetesi, 16 Kasım 1937 tarihinde idamları, “Seyit Rıza ve altı avanesi idam edildi” başlığıyla veriyordu.
İdam edilenlerin sayısı da yanlıştı. O gece Elazığ’da yedi kişi ipe çekilmişti.
En ilginci, Seyid oğlu Reşik Hüseyin’i, Yusufan aşireti reisi Kamer de oğlu Fındık’ı idam sehpasında görmek istemediğini söyleyerek, önce kendilerinin idam edilmesini rica istemişlerdi. Fakat, iki babaya evlatlarının idamı seyrettirilmiş, sonra asılmıştı.
‘Evladı Kerbelayıx, bi hatayıx, ayıptır, zulümdür, cinayettir’
Çağlayangil’in anlatımıyla “rap rap” darağacına yürüyen Seyid, yardım almadan sandalyeye çıkmış, cellada fırsat vermeden, sandalyeyi tekmelemeden önce, boş meydanda perde perde yükselen sesiyle şöyle bağırmıştı:
“Evladı Kerbelayıx, bi hatayıx, ayıptır, zulümdür, cinayettir.”
Seyid’le birlikte idam edilen diğer Dersimli liderler şunlardı:
Seyid’in oğlu Reşik Hüseyin, Yusufanlı Kamer, oğlu Fındık, Demenanlı Cebrail, Kureyşanlı Seyid Hüseyin ve Heyderan aşireti resisi Kamer.
Soykırım...
Liderlerin tesliminden sonra “kimsenin kılına dokunulmayacağı” yolundaki namus sözü de uçmuş, havaya karışmıştı. Liderleri idam edilen Dersim’de, 1938 baharıyla birlikte, kırım, kan sesi ve insan feryatları birbirine karışmaya başlamıştı. Köyler yakılıp yıkılıyor, henüz anne demesini bilmeyen bebekten, yatalak ihtiyara kadar insanlar, hayvan sürüleri gibi birbirine bağlanarak, ya da süngüler arasında toplanarak, topluca kurşuna diziliyor, cesetleri açıkta bırakılıyor, kurda kuşa yem ediliyordu.
İnsanlık ölmüş, vahşetin egemenliği kurulmuştu, Dersim dağlarında.
Dersimli Memik Ağa ve Dersim Tertelesi’nin de yazarı olan, Dersim’in oğlu Haydar Işık, çocukluğunda gördüklerini şöyle anlatıyordu:
“Köyümüzün yaylası Düzgün Dağı’nın etekleri, insan kemikleri yatağıydı. Yaz boyu kemikleri toplar, gömerdik.”
Atatürk ve İnönü’nün “Sel Seferleri” diye adlandırdığı kırımda gösterdikleri “başarıyla” göz dolduran, terfi üstüne terfi alan generaller de çıktı: Cevdet Sunay (Cumhurbaşkanı oldu), Orgeneraller Ali Fethi Esener ve Ragıp Gümüşpala bunların en ünlüleriydi...
Dersim ruhu ve Seyid’in heykeli...
Dersim soykırımı kurbanlarının sayısını kimse bilmiyor. TC’nin Başbakanı Erdoğan en son, “elli bin” rakamı olarak açıkladı. Hayatta kalabilen Dersim sayısı da onbeşbin olarak biliniyor.
Fakat soykırıma rağmen Dersim Kürt ruhu öldürülemedi. Dağlardaki gerilla ile savaş adı altında, bugün yine dağları yangına veriyor, köy yakıyor, katliamlar yapıyorlar, ama Kürdistan çağlayanı olarak ruhuyla ayakta...
Dersim’in kalbinde ise, düşmanlarına inat Seyid Rıza’nın heykeli dikili.
Öte yandan Kürtler Dersim soykırımının hesabını soruyor. Bu yılki toplantı 24 Kasım 2010 tarihinde Berlin’de, parlamento binasında...
BİTTİ
AHMET KAHRAMAN
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
|
|
Kürdistan ateş içindeyken Dersim
Dersim, 1925 Haziran’ından 1930’lardaki katliamlara kadar sükünetini korumuş, TC de ilişmemişti; fakat sırasını bekliyordu. İran, Irak ve Suriye ile Rus sınırında başlayan kırım ve kan sesi Dersim sınırına dayanmıştı. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın Atatürk’e verdiği rapor ve ikili görüşmeden sonra, Dersim’in “katli” süreci başlamıştı.
Rızo derler adıma... (2)
Seyid Rıza, Dersim lideri, ama asla diktatör değildi. Dersim önde gelenleri cemaatinde konular, sorunlar tartışılıyor, genel uzlaşmayla karar alınıyordu. Yine bir parantez açmak gerekiyorsa eğer; Seyid Rıza ulusalcı, yani Kürt milliyetçisi ama, etrafında “Aleviliği” önde tutanların sayısı da azımsanacak oranda değildi. Bunların milliyetçilik menzilleri de, Dersim’in sınırlarından ibaretti.
Onun için 1920’de Sivas’ın Koçgiri bölgesi, Ankara parlamentosuna gönderilecek temsilcileri, Atatürk’ün isteği dışında kendileri seçince, bu “isyan”a bahane yapılmıştı. Hemen ardından, Karadeniz Bölgesinde eşkıyalık yapan, Rum ve Ermeni köylerine katliam, talan seferleri düzenleyen, daha sonra Yarbay rütbesiyle Atatürk’e baş muhafız olan Topal Osman çetesi ile İzmir yangınını çakan Sakallı Nurettin Paşa komutasındaki ordu Koçgiri’ye sevk edilmiş, kırım, talan ve hırsızlık başlamıştı.
Seyid Rıza, bir çok aşiretin “bela üstümüze sıçrar” gerekçesiyle karşı çıkması yüzünden Koçgiri’ye yardım edememiş, ama muhacirlere kapı açmış, Koçgiri önderlerinden Şair Alişêr ile direnişin lideri, eski Hamidiye Paşası Mustafa Beyin oğulları Haydar ve Şahin’i yanına almıştı.
Kemalistler Lozan’da ‘TC’nin tapusu’nu alınca...
Kemalistler, Lozan’da “TC’nin tapusunu” aldıktan hemen sonra ağız değiştirmiş, “Kürtlerin var olmadığına” karar vermiş, yasakları yürürlüğe koymuştu. Aldatılıp, yüz üstü bırakıldığını gören Kürtler kaynamaya başlamış, o arada Şeyh Said’in öncülük etmesiyle “Azadi” örgütünün kuruluş ve teşkilatlanmasına başlanmıştı.
Şeyh Said bir ilki deniyor
Şeyh Said, Kürdistan tarihinde bir ilki deniyordu. Kürdistan’ın bütün aşiret ve katmanlarıyla, dini inançları bir araya toplayıp, bir çatı altında mücadeleye katmak istiyordu (Şeyhin başaramadığı, yıllar sonra PKK çatısıyla gerçekleşecekti).
TC rejiminin Kürdistan’daki kol başlarından Mehmet Şerif Fırat’ın, “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” adındaki kitabında yazdığına göre, Şeyh’in ilk temas kurduğu kesimlerden biri de Alevilerdi. Şeyh, Mehmet Şerif Fırat ve akrabalarıyla da ilişki kurmuş, 1924 yılı yazında da destek almak amacıyla Dersim’e gitmişti.
Şeyh Said, Dersimlilerle Çarekanlı Mustafa Paşa’nın Axuya Senî yaylasında, buluşuyor ve birlik çağrısı yapıyordu. Fakat, Seyid Rıza yoğun çabaya rağmen, aşiret liderleri çoğunluğunu ikna edemiyor. Ama Şeyh, en azından “Dersim’in tarafsız kalacağı”na dair söz alarak ayrılıyordu. Gariptir, Kürtlerin birliğine en hararetli şekilde karşı çıkan Kureyşanlı Seyid Hüseyin, daha sonra Seyid Rıza ile birlikte, asılarak idam edilecekti.
Sıra Dersim’de
TC, Şeyh Said ve arkadaşlarının çalışmalarından haberliydi. Şeyh’in bacanağı Vartolu Binbaşı Kasım (Ataç) ifadesinde, “Atatürk’ün Erzuruma gelişi sırasında, kendisiyle görüşüp, hareketlenmeleri ve Şeyh Said’in niyetini anlattım” diyordu. Yine Vartolu olan Mehmet Şerif Fırat da, adeta onunla yarışır gibi kitabında, “önce ben haberdar ettim” diye yazıyordu.
TC güçlerinin, 1925 Şubat’ında Şeyh’in yoluna çıkıp, yanındaki üç kişiyi tutuklamaya kalkışmasının amacı, aslında henüz olgunlaşmamış hareketi önceden patlatmak, güçsüz yakalayıp ezmekti. Bir bakıma amacına ulaştı da.
Çünkü, silahlı güç tedarik ve birikimi ile örgütlenme henüz sıfır noktasındaydı. Şeyh yürümeye başlayınca dağınık kalabalıklar peşinden yürümüş, ilk hamlede göreceli başarılar da elde edilmiş, ama Kürtler, Diyarbakır kuşatmasında yetersiz kalmıştı. Şeyh, organize güçlerle başlamak üzere geri çekilmiş, ama yakınları (bacanağı Binbaşı Kasım ve damadı Şeyh Abdullah) tarafından tuzağa çekilmiş, esir edilmiş, bundan sonra kanlı öldürüm ve yangın seferleriyle “tenkil” hareketi başlamıştı.
Dersim’de bu süreçte, geniş ölçüde hareketsiz kalmıştı. 1925 Haziran’ından 1930’lardaki katliamlara kadar sükünetini korumuş, TC de ilişmemişti.
Fakat, Dersim sırasını bekliyordu. İran, Irak ve Suriye ile Rus sınırında başlayan kırım ve kan sesi Dersim sınırına dayanmıştı.
Triumvira’nın üçüncü ayağı Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın Atatürk’e verdiği rapor ve ikli görüşmeden sonra, Dersim “katli” süreci başlamıştı.
Atatürk, İnönü ve Bayar
Yeri gelmişken, bir parantez daha açalım: Tuncelili Kemalistler toplantı ve internet yazışmalarında, başı koparılmış kuş gibi çırpınarak, Derviş sabrıyla kırımı yazan ve anlatan Haydar Işık’a söverek Atatürk’ü aklamakta, İnönü’yü habersiz göstermekte, “o zaman Atatürk hastaydı, olanlardan haberi yoktu. 1938’de de Başbakan Celal Bayar’dı” demektedirler. Tuncelilerin değişmez milletvekili Kamer Genç de bu düşünceyi savunanlardandır. Onun, öyle tanınmış bir ailesi yok, ama eşinin dedesi Ali dahil, ailesinden sayısız kişi katledilmiştir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun aşireti ise kana bulanmıştır.
Hemen belirtelim ki, Atatürk bizzat tetik çekmedi, ama gerçek şöyleydi:
1930’da Çakmak’ın işaretiyle düğmeye basıldığında, Atatürk çok rakı içiyordu, ama vücutça sapa sağlamdı. İsmet İnönü ve Şükrü Kaya’nın katliam ile sürgünlerin şemasını çizen, planını ayrıntılara döken raporlarını okurken de sağlıklıydı. Ölüm ile yakma ve yıkma şekilleri, o planlarda yazılıydı. Harfiyen uygulandı.
Atatürk, 1938’de Dersim’i bombalamak üzere havalanan Sabiha Gökçen’in ardından el sallayıp, “istikbal göklerdedir” derken de sağlıklıydı. “Dersim manevraları” adı altında, taarruzları izlerken, Seyid Rıza’nın asılmasını emrederken de...
Kaldı ki, Atatürk’e rağmen ve ondan habersiz ülkede bir dalın kıpırdaması mümkün değildi.
İsmet İnönü’ye gelince, uygulanan planın A’sından, Z’ye kadarına sorumlusudur. Onaylayıcı ve denetleyici olarak...
Bu konuda, eğer “hazırı yürüten” biri aranacaksa, o Celal Bayar’dır. Bayar, başka sebeplerden gözden düşüp, Atatürk tarafından görevden alınan İnönü’nin yerine geldiğinde, kırımın ilk devresi olan 1937 programı bitmişti. O hazır bulduğunu yürüttü. Hepsi bu.
Seyid’in çırpınışı
Seyid Rıza, savaş yolları ve kışla inşatlarını görüyor, aşiret reislerini tedbirli olmaları için çırpınıyor, uyarıyordu:
“Bunlarda oyun çoktur. Bu yollar sefer, binalar da kışla içindir.”
Fakat, “Dersim’de medeniyet yolları açılıyor, eğitim yuvaları inşa ediliyor” propagandası öylesine yerleşmiş, öylesine kökleşmişti ki, Seyid neredeyse kendi kendine konuşan adam konumunda kalıyor, sesini kimseye duyuramıyordu.
Hatta Seyid’i, yüzüne karşı kalkınma ve eğitim yatırımlarına gözdarlık etmekle suçlayanlar bile vardı.
Çünkü, o dönemin “Genel Valisi” konumundaki Cemal Bardakçı, daha sonra yok edilecek kimi aşiret reisleriyle sıkça içki sofrasında buluşuyor, içtikçe naralanıyordu:
“Bu yollar, dağlara medeniyet getirecek, binalar fabrika, okul olacak.”
Bardakçı bununla da kalmıyor, Atatürk’ün de Alevi, dolayısıyla Alevileri çok sevdiğini, yatırımların bu sevginin kanıtı olduğunu söylüyor, “şah” diyerek rakı bardağını havaya kaldırıyor, İsmet İnönü dahil aklına gelen herkesi Alevi yapıyordu.
Dersimlilerin önemli bir bölümü yatırımlardan memnundu. Sonra öldürülen, aileleri yok edilen pek çok kişi, inşaat işlerinde çalışıyor, önde gelenler de taşeronluk yapıyordu. Taşeronlardan biri de, 1937’de Seyid’le yan yana asılan Kureyşanlı, Seyid Hüseyin’di. Seyid Hüseyin’i, yol inşaatındayken yakalayıp, götürmüş, sonra asmışlardı.
Kırımın kan sesi
Yol, kışla inşatları bitip, askeri yığınak tamamlandıktan sonra, Elazığ’ın Vertetîl köyündeki özel alanda konuşlanmış uçaklar, 21 Mart 1937 sabahı havalanıyor ve ilk hedef Seyid Rıza’nın Ağdat köyünü ve evini bombalıyorlardı. Tetik çekilmiş, Dersim’de panik başlamıştı.
Seyid Rıza, tek yapabileceğini yapmış; ailesiyle dağa çekilmiş, üstüne gelenlere karşı savunmaya geçmişti.
Burada bir parantez daha açmak gerekiyorsa eğer; “isyan” ya da başkaldırı, her türlü hazırlıklardan sonra, örgütlü olarak karşı harekete geçmek demektir. PKK’nin 1984 Ağustos’unda attığı ilk kurşunla başlattığı hareket elbette “başkaldırı”dır. Ama Dersim’de başkaldırı hazırlığı bir yana, kokusu, adı bile yoktur. TC, kırıma meşru örtü bulmak amacıyla “Dersim isyanı” etiketini mazlum ve masumların kanına iliştirmiştir.
Ama ölümden kaçanların, üstlerine gelen ölüm taburlarına karşı direnişi vardır. Bu da, ele geçenlerin topluca katledildiğinin görülmesinden sonra başlamıştır.
‘Sel Seferleri’
Başbakan İsmet İnönü, kırıma “Sel Seferleri” adını vermişti. İnönü, 5 Mayıs 1937 tarihinde kırımı yönetmekle görevli General Abdullah Alpdoğan’a gönderdiği emirnamede, “son zamanlarda Tunceli’nde meydana gelen olaylara ilişkin raporların Atatürk ve Çakmakla birlikte” değerlendirildiğini söylüyor, ortak görüşü aktarıyordu. Atatürk’ün talimatını da içeren emirnamede, köy baskınları ve sürgünlere dikkat çekildikten sonra, şöyle deniliyordu:
“Sadece taarruz hareketiyle iktifa (yetinme) ettikçe, isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen (bütün olarak) tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu bulunmuştur.” Emir en yüksek yerden, kimin silah kullanıp kullanmadığı ise çavuş ve onbaşıların takdirinde...
‘Kemal’in demir kuşları’ bombalıyor
Bir Dersimlinin uçakların hücumu hakkındaki anlatımı, benim, “Kürt İsyanları” kitabımda şöyle yer alıyor:
“Bir sabah, dağlar aniden gümbürdemeye başladı. Dağlar gazaba gelmiş gibi yerden şimşekler fışkırıyordu. Çocuklar bağırıyor, kadınlar ‘vay başımıza gelenler’ diye inleyip, başlarını yoluyor, hayvanlar sağa, sola koşuyor, sığınacak delik arıyordu. Ben o zaman on yaşımda bile değildim. Benden küçük üç kardeşim daha vardı. Babam ailemizi taşların, kayaların arasında sakladı. Orada ölüm şimşeklerinin durmasını bekledik. Uçaklara Kemal’in demir kuşları diyorduk. Çok ürperticiydi. Köye, evlere düşen bombalar kulakları sağır edecek gümbürtü çıkarıyor, evler toz bulutu arasında kayboluyordu. Bulutlar dağılınca evlerin yerinde olmadığını görüyorduk.”
Bu bir soykırımdır, başlatılmış...
O zaman, onbir yaşında olan Mehmet Kongotan anlatıyor:
“Bir qara dediler ki, yukardan kırıp geliyorlar. Annem beni ve ağabeyimi köyden çıkardı. Gelmişler köye. Toplamışlar köylüleri, bizimkileri. Biz tepenin arkasındaydık. Oradan mitralyöz seslerini duyuyorduk. Bizim köyü ateşe verdiler. Konağımız büyüktü. Onu ateşe verdikleri zaman, beni ağlama tuttu. Köydekilerin hepsini öldürdüler. İnsanlar öldürüldükten sonra, köyde kimse kalmadı.”
Menez Akkaya anlatıyor:
“Ben o zaman genç kızdım. Bizim köye, askerler bir kaç kere gelip, gittiler. Bize bir şey yapmadılar. Türkçe bilmediğimiz için ne dediklerini anlamıyorduk. Sonra, bir gün yine geldiler. Bütün köy halkını topladılar. Hepimizi değirmenin oraya götürdüler. Silahları toplayıp, bizi serbest bırakacaklarını söylüyorlardı. Ama bizi çay kıyısına götürüp, kurşunladılar. Biz üç kişi kurtulduk. Ben ağaca yapıştım, öyle kurtuldum. Günlerce aç, sussuz ölülerin yanında kaldık. Öyle olmuştu ki, korku diye bir şey kalmamıştı.”
Bu bir soykırımdır, başlatılmış...
SÜRECEK
AHMET KAHRAMAN
Düzeltme ve özür
‘’Rızo derler adıma“ dizisinin dünkü bölümünde, yanlışlık ve yanılgıyla, Zeynel Çavuş’un, Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın amcası olduğu yazılmıştır. Özür dileyerek düzeltiyorum ki; Zeynel Çavuş, Kureyşan aşiretindendir. Kırmızıtoprak’la akrabalığı yoktur. (A.K)
--------------------------------------------------------------------------------------
|
|

Rızo derler adıma... (1)
“Ben fakir bir Rızo’yum’ derdi. Aşiret üyeleriyle sofraya oturur, güler, ikramda bulunur, yaşlılara saygı gösterir, küçüklere kardeş gibi davranır ve bütün Kürtlerin kardeş olduklarını tekrar ederdi. Toplantılarda, bütün Kürtlerin bir aile ve ocak evladı, mutluluk ve felaketlerinin de ortak olduğunu söylerdi.”
|
|
|
Diyap Ağa, Dersim’in halk bilgelerinden biri, TC’nin ilk parlamentosunda, Kürdistan’ın Dersim mebusuydu. Diyap Ağa, uzun sakalı, başındaki sarığıyla Atatürk’le yan yana otomobil gezisinde çekilmiş fotoğrafıyla TC tarihinde yerini alıyor. Aynı fotoğrafı, geçenlerde El Cezire televizyonunun, Türk İstiklal marşının yazarı Arnavut Mehmet Akif Ersoy’a ilişkin bir programında da gördüm.
Fotoğrafın çekildiği sırada, “düşmanla çarpışa çarpışa kurtarıldı” denilen TC haritası, Britanya tarafından çizilmiş, Fransa onaylamış, İsviçre’nin Lausanne (Lozan) şehrinde toplanan konferansta da statüsü, yönetim şekli konuşuluyor. Kürt sorunu, başlıca konulardan biriydi.
Topluca katlet, kurtulana madalya!
Bu süreçte Atatürk, Kürtlere özerklik verileceğini söylüyor, Kürt sevgisinin kanıtı olarak Diyap Ağa’yı zamanın lüksü otomobile alıp, birlikte fotoğraf çektiriyor. O fotoğraf da Lozan’a gitti mi bilmiyorum, ama vaatlere kanan, bugünkü “kanat önderi” ya da “sivil toplum örgütü” lideri tanımına denk düşen, tanınmış Kürtler de konferansa “biz Türk kardeşlerimizden ayrılmayız” telgrafları çektiriyordu.
Diyap Ağa, 1935 yılında öldü. Üç sene sonra, yeni doğmuş bebeği, parmakları kınalı geliniyle oğulları, kızları, torunlarıyla bütün 40 kişi, baştan başa bütün ailesi kurşuna dizildi. Bir tek kızı Naré’nin, o zaman dokuz yaşında olan kızı Perihan, kurtuluyor, o da “aile reisi” sıfatıyla sürgüne gönderiliyordu.
Perihan Hanım’a sordum:
“Kırım ve kan sesinin emrini veren Atatürk, sözde dedenle dosttu. Vefa duyup, aileyi esirgemedi mi?”
“Aslında” cevabını verdi, Perihan hanım. “Atatürk, 1935 yılında iyilik edip, dedemi uyarıyor, aileni al ve Fırat’ın batısına geç diyor. Ama dedem aldırmıyor veya bizi kaçırmaya ömrü yetmiyor.”
“Peki katliam yapan askerlerin başı, Diyap Ağa’nın ailesi olduğu biliyor muydu?”
“Tabii, tabii...”
Donup kalmıştım. Kafamda, “en azından insana vefa duygusu, dostluk bağları” deyimleri uçuşmaya başladı. İçimden, “ey insanlık ört ki, ölem” dedim. Suskun kaldım.
Ama o arada, Perihan Hanım’ın son dediklerini duydum:
“Ama bizi yine de unutmadılar. Cumhuriyetin ellinci yılındaki törene beni de davet ettiler. Dedem, adına düzenlenmiş madalyayı verdiler.”
“Oyun içinde oyun, yakışır bunlara” dedim. “Topluca katlet, sonra kurtulabilene madalya tak..”
Dersim’i ‘vur’ emri
TC, üçlü bir saç ayağı (Triumvira), Cumhurbaşkanı Atatürk, Başbakan İnönü ve Genelkurmay Başkanı Çakmak tarafından “sıkı disiplin” içinde yönetiliyordu. Dersim başkaldırıya (isyan) dair kıpırtı, havada kokusu yok, ama Triumvira’dan Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak 1930 yılında Dersim yöresine yaptığı geziden sonra, Atatürk’e sunduğu raporda Kürt tehlikesini işaret ediyor, tedbir alınmazsa Erzincan’ın Kürt şehri olacağını ihbar ediyordu.
Diktatörlük “işi sağlama alma” kararında olmalı ki, “bölge sorumlusu” konumundaki Diyarbakır valisi Cemal Bardakçı’dan da rapor istenmişti. Fakat, Bardakçı’nın raporu, “tehlike” diye bağıran Çakmak’ı teyit etmiyordu. Bunun üzerine rejimin en ırkçı şeflerinden biri olarak bilinen İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Dersim’e gidiyor; dönüşte Çakmak’ı onaylayan raporuna önlem olarak, 1937’de uygulamaya konan kırım ve sürgün planlarını ekliyordu.
Başbakan İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk’ün emriyle “ıslah” adı verilen “tedip” (terbiye etme) ve “tenkil” (yerinde susturma) hazırlıklarına başlıyor, ama vuruştan önce Kürdistan gezisine çıkıyor, 1935 yılında Atatük’e verdiği raporda, “vur emri”nin ayrıntılarına yer veriyordu. Triumvira’nın onayından sonra aynı yıl, Dersim’de “okul, fabrika ve medeniyet yolu” adı altında, kışlalar, ulaşım yollarının inşaatına başlanıyor, 1936 yılında askeri yığınak tamamlanıyor, 21 Mart (Newroz sabahı) Seyid Rıza’nın Tujik dağı eteklerindeki Ağdat köyü ve evi havadan bombalanarak kırıma geçiliyordu.
Osu, busu, bütün hayatları yalan olanlar, soykırıma geçmişlerdi. Soykırımın gerekçesi, yankısı yetmiş yıl süren kocaman bir yalandı: İsyan...
‘Ben Rızo’yum’
Kürdistan özerk, Kürtler askerlik yapmadıkları için, Kemalistlerin babası İttihat ve Terakki’nin iktidarının, 1910 yılında askerliği mecburi kılmasına kadar Kürtlerin nüfus kütüğüne yazılma zorunlulukları yoktu. Onun için, her Kürt gibi Seyid Rıza’nın doğum tarihi hakkında, kayıtlara geçmiş tek kesin bilgi, 1937 yılındaki sorgusu sırasında 83 yaşında olduğunu söylemesinden, 1854 yılında doğduğu anlaşılıyordu. Seyid Rıza, Dersim’in kuzey doğusundaki Kalmen Sor ve Lirtik bölgesinin merkezi Deri Ari köyünde yaşayan, hanedan bir aile geleneğinden gelme Seyid İbrahim’in dört oğlundan en küçüğüydü.
Seyid Rıza’nın yakın dostu, Nuri Dersimi, Seyid İbrahim hakkında şunları yazıyor:
“Seyid İbrahim, Batı Dersim’in Hesenan aşiretinin kabile reisi, yani ‘Ocak’ sülalesinden sürüp gelen ve Kürtlerce en asil sayılan bir ailenin oğludur. Tarikat noktasında da en yüksek derece olarak ‘Rehber’ mertebesine varmıştır. Onun için, kendisine ‘Seyid’ unvanı verilmiştir.”
Seyid İbrahim, halk tarafından seviliyor, saygı görüyordu. Bu nedenle, “Babo” lakabıyla çağrılıyordu.
Seyid Rıza da, babasına duygulan saygı ile “Lace Babo” (babanın oğlu) diye anılıyordu. Ortanın üstünde boyda, yakışıklıydı. İleri yaşlarda uzattığı sakalı, gürce göbeğine kadar uzanıyordu.
Okuma ve yazmasını bilenlerin parmakla gösterildiği Dersim’de, Seyid Rıza, ilk derslerini babasından görerek, çağ ve çevrenin koşulları içinde “iyi” bir eğitim görmüştü. Tarih, felsefe okumuş, bilgi ile kişiliğinin karması, alçak gönüllü bilgelik olarak ortaya çıkmıştı.
Yakın dostu Nuri Dersimi, “Kürdistan Tarihinde Dersim” adındaki kitabında, portresini şöyle çiziyor:
“... ‘Ben fakir bir Rızo’yum’ derdi. Aşiret üyeleriyle sofraya oturur, güler, ikramda bulunur, yaşlılara saygı gösterir, küçüklere kardeş gibi davranır ve bütün Kürtlerin kardeş olduklarını tekrar ederdi.”
Kürtlerde, hemen hemen herkesin bir lakabı vardır. Yüz yüze gerçek adıyla hitap edilse de ardında, kişi lakabıyla anılır. Bazan isme eklenen takı, vurgu da lakap olabiliyor: Mehemed Memo, Husen Huso, Hasan Heso olur.
“Rızo” derlerdi, onun adına. O da lakabını seviyor, kullanıyordu.
Nitekim, 1937 yılında “Atatürk seni görüşmeye çağırıyor” entrikasıyla tuzağa çekilip, gittiğinde Erzincan köprüsü başında bekleyen asker kim olduğunu sorduğunda, “ben Rızo’yum” cevabını vermişti.
Seyid, ailenin en küçüğü olmasına rağmen, bilge kişiliği nedeniyle, babasının ölümünden sonra “aşiret serok”u (reis) olarak kabul görmüştü.
Nuri Dersimi, kibirden uzak “reisliğini” şöyle anlatıyor:
“Seyid Rıza, hem büyük bir Kürt, hem de yüksek ruhlu bir insandı. Kibir ve azamet (büyüklük) gösterilerinden nefret ederdi. Aşiret üyeleri gibi giyinir ve onlardan farklı, ayrılacak hiç bir işaret taşımazdı. Alçak gönüllülüğü o kadar genişti ki; hırs, kin, düşmanlık taşımazdı. Toplantılarda, bütün Kürtlerin bir aile ve ocak evladı, mutluluk ve felaketlerinin de ortak olduğunu söylerdi.”
Dersim bir direniş kalesi
Seyid, dağlık Dersim’in koşulları içinde varlıklı sayılıyordu. Ama onun asıl varlığı, halkının sevgi ve saygısıydı.
Babasının yerine geçtikten sonra, aile ve aşiretler arasındaki anlaşmazlıklar karşısında takındığı bilgece uzlaşmacı tutum, adil kararlarıyla kısa zamanda tanınıp öne çıkmış, adı bütün Dersim’de duyulmuş, çok geçmeden de Osmanlı yönetimiyle sorunlarda, Dersim’in sözcüsü (reisi) haline gelmişti. 1900’lerin başında, artık Dersim denildiğinde muhatap O’ydu.
1789 yılındaki Fransa devriminden sonra başlayan “ulusalcı” (milli, milliyetçi) akımlar Kürdistan’da da yansımasını bulmuş, Osmanlı’dan kopup bağımsızlaşma kaynaması 1801 yılından silahlı başkaldırıya dönüşmüştü.
Daha sonraki süreçte Dersim de, ulusal kurtuluş cephelerinden biri haline gelmişti. Kemalistlerin ilk yapılanması, Türk ırkçılığının ortaya çıkışı olan yeraltı teşkilatlı İttihat ve Terakki Cemiyeti (örgütü) 1908 yılında bir darbeyle Osmanlı hükümetini ele geçirince, “Dersim’i dize getirme” başka bir deyişle “Dersim’i Fetih” taarruzları başlatmıştı. Birinde Hamidiye Alayları’nın da ileri sürüldüğü üç ayrı büyük seferde, kanlı çatışmalar olmuş, fakat İttihatçılar Seyid Rıza önderliğinde direnen Dersim’de tutunamamış, Hozat’ta Kürdistan bayrağı dalgalanmıştı.
Sağır İsmet (İnönü) Seyid’i bando ile karşılıyor
İttihatçılar, fethedemediği Dersim’e, Birinci Dünya Savaşı sürecinde, “kardeşlik” söylenin ardına gizlenip, entrika yoluyla yakınlık kurma, yardım alma çalışmalarına hız vermiş, merkezi bugünkü Bingöl’ün “Gazik” vadisinde bulunan ordunun Komutanı Ahmet İzzet Paşa, Seyid Rıza başkanlığındaki Dersim heyetini “dostluk ziyaretine” davet ediyordu.
Garip, ama daha sonra Dersim soykırımını planlayıp, altına imza atacak ve Seyid’in kellesi peşine düşecek İsmet İnönü (ordudaki lakabıyla Sağır İsmet) ordunun kurmay başkanıydı. Seyid ve arkadaşları bando ile karşılanıyor, şereflerine ziyafetler düzenleniyor, bu arada Sağır İsmet, özel görüşmeler yapıyor, “Dersim’i Ruslara ve Ermeni tehlikesine karşı Müslüman Padişah Efendi Hazretleri’nin kardeş ordusuna yardıma” çağırıyordu. Sağır İsmet, Seyid ve arkadaşlarını uğurlarken, sarılıp hepsini teker teker öpüp, armağanlar sunuyordu.
Dersim Generali Seyid Rıza
Sevgili okurlar, okuduğunuz bu satırları, “Kürt İsyanları” (Tedip ve Tenkil) adındaki kitabımdan özetleyerek sunuyorum. Kitapta da itiraf ettiğim gibi derinliğine belge, bilgi toplamaya başladığım süreçte, Seyid’in Fransa ve Britanya Dışişleri Bakanlıklarına yazdığı ve birer insanlık çığlığını andıran mektupların altında “Dersim Generali Seyid Rıza” imzasını gördüğümde yadırgamıştım. Seyid gibi mütevazı bir kişiliğin kendi kendine unvanlar icat etmesi elbette şaşırtıcıydı.
Fakat, işin derinliğine inip, gerçeği görünce, hakkındaki düşüncelerimden ötürü, anısından özür dilemiştim.
Dersim’in Ermeni ve Ruslarla saldırmazlık diyaloğu vardı
Bu parantezden sonra, asıl konumuza dönecek olursak, Kemalistler dünyanın bildiğini, yaşadığını yok yerine koyup, kendilerini saldırıya uğramış mazlum gösterecek, ama Kemalistlerin Babası İttihat ve Terakki (Atatürk ve İnönü dahil, Kemal ve Kemalciler İttihatçıların B ve C takımındandı) Almanya’dan aldığı yirmibeş milyon Britanya altını karşılığında, Ruslara saldırı ile doğu cephesinde Birinci Dünya Savaşı’nı başlatmıştı. Fakat, Osmanlı ordusu Sarıkamış’ta bitlenmiş, salgın hastalığa yakalanmış, geride kalan yüzyirmi bin kişilik ordunun doksan bini 21 Aralık’ı 22 Aralık 1915’e bağlayan gece soğuktan donarak, dünyanın silah patlatmadan, durduğu yerde kırılan ilk ordusu olmuş, sonra Ruslar, Kürdistan’ı işgale başlamıştı.
Ruslar Dersim’e girememiş, eteklerinde ordugah kurmuşlardı. Dersim’in hem Ruslarla, hem de soykırıma direnen Ermenilerle, saldırmazlık temelinde diyalogları vardı. Hatta Kürdistan’ın bu parçasının kurtarılması konusu bile tartışılmış, fakat Ermenilerin, “Dersim Ermenistan’a bağlı bir eyalet” tezinde direnmeleri üzerine diyalog kesilmiş, bazı Ermeni unsurların köylere saldırmasıyla karşı karşıya gelmişlerdi.
‘Bugün sıra bizde, ama yarın size sıra gelecektir’
Erzincan, Rus ve Ermeni ortak gücünün işgalindeydi, o sırada. İlişkilerin düşmanca tutuma dönüşmesi üzerine, Dersimliler Seyid Rıza’nın önderliğinde örgütleniyor, Osmanlı’ya karşı direnmek üzere Ruslardan aldıkları silahlarla Erzincan’ın üstüne yürüyor, kanlı çatışmalardan sonra şehri geri alıyorlardı.
Anlatılanlara göre, çatışmada ağır yara alan Ermeni Komutan Murat Paşa, “Seyid Rıza’yı bulun ve bana gelmesini rica edin” diyordu. Murad Paşa, ziyaretçisini yerde yatar halde karşılıyor ve “yanlış yaptınız” diyordu. “Bugün sıra bizde, ama yarın size sıra gelecektir.”
Yine anlatılanlara göre Seyid, bu sözü hayatı boyunca hiç unutmadı, yeri ve zamanı geldikçe de etrafına hatırlattı.
Erzincan’ın kurtarılmasından sonra, Osmanlı ordusunun komutanı Kazım Karabekir, Seyid’i ziyaret ediyor, generallik üniforması giydiriyor, unvanının belgesini sunuyordu. Seyid Dersim’e general üniformasıyla dönüyordu.
Dersim Generali’nin hikayesi buydu.
Karabekir bu arada Çarekanlı Zeynel’i de çavuşluk rütbesiyle ödüllendiriyordu. Kürdistan mücadelesinde hayatını kaybeden Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın amcası olan Zeynel çavuş, 1938’de TC tarafından katledilecekti.
SÜRECEK
AHMET KAHRAMAN
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
17.11.2010 / Gomanweb
|
|
|
Son Güncelleme: Çarşamba, 22 Haziran 2011 13:33 |
Yorum ekle
|
|