|
Şah İsmail Hatayi 6 (Yola Kul Olmuş Bir Padişah-2) /
Hatayi mahlasıyla yazılmış, gerek şah, gerek can, gerek miskin, gerek kul, gerekse benzeri başka bir ön sıfat eklenmiş, bütün şiirlerin Şah İsmail Safevi’ye ait olduğuna yemin edemem. Ancak ona ait olmayanların da çok olduğunu iddia eden sayın Arslanoğlu’nun kitabından bazı çelişkiler de gördüm onları da paylaşmak istiyorum. (Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri, İbrahim Arslanoğlu, Der Yayınları İstanbul 1992, ISBN 975-353-013-7). Bu durum bana insan hakları sözleşmesinde “her insan suçlu olduğu ispatlanıncaya kadar, mahsumdur.” maddesini hatırlatıyor. Çünkü biz yıllardır bunlar Şah İsmail’e aittir diye biliyorduk ve o kitabı okuduktan sonra da hala öyle biliyoruz. Nitekim Şah İsmail’e ait olmadıkları iddia edilmiş, lakin ispatlanamamıştır. Yine daha önce vurgu yaptığım Kaknüs Yayınları tarafından yayınlanan “Şah İsmail Hata’i Külliyatı”nda bütün nefesler o döneme ait orjinal dille yazılmıştır. Ancak unutulmamalıdır ki, Şah İsmail Erdebil Tekkesi’nin ve dolayısıyla o ocağın YOL sürücüsüydü, bu nedenle Anadolu’nun dört bir yanından akın akın insanlar ona gidip, niyaz oluyorlardı. Alevi YOL ve erkânını bilenler bilirleri ki, bu cem bağlamak demektir, bu görgü demektir, bu semah demektir, bu gülbeng demektir, bu dua etmek demektir ve bu nefes okumak demektir. Pekiyi bu erenler meclisinin başında oturan, onları, deyimin tam anlamıyla söylemek gerekirse irşad eden Hak Ereni, onlarla nasıl bir iletişim kurmuş? Bunlar Anadolu halk diliyle konuşurken, Şah onlara azeri türkçesiyle mi anlatacaklarını anlatmıştır? Hayır! Bu, anlaşabilmek açısından bu şekil olabilecek birşey değildir. Çünkü arada bir ikrar ve itikat varken, oldukça zayıf bir iletişimle bunun gerçekleştiğini iddia etmek, bence abesle iştigaldir. Hem zaten kökleri yüzyıllara dayanan bir ikrar söz konusuyken, bunu düşünmek de öyle pek mümkün değil. Şah o dönem Anadolu’dan, Osmanlı Padişahı ve Paşaları’nın engellemelerine karşın, kızılbaş ve diğer alevi gruplarının akın akın geldikleri bir ziyaretgahdı. Buna karşın tutup bütün bunları unutup, Şah’ın Hak’ka yürümesinden 11 sene sonra, 1535 yılında Safevi saray hattatlarından Şah Mahmud el-Nuşaburi tarafından kaleme alınan en eski nüsha olan Taşkent nüshasına takılmanın, burda kullanılan dile bakıp, diğer nefeslerin Şah’a ait olmadığını iddia etmenin doğru ve bilimsel olmadığını düşünüyorum. Çünkü Şah Anadolu dillerine de hakim bir padişahdı ve o inanan müminlere o dille nefesler okuyordu. Bu nefesler de o irşad olmuş kızılbaşlar tarafından Anadolu ve Kürdistan bölgelerine taşınıyordu. Siz bu nefeslerin Şah İsmail’e ait olmadığını ispatlamak istiyorsanız, önce bu durumun aksini ispatlamalı, yani Anadolu’ya ve Kürdistan’a Şah’ın nefeslerinin taşınmadığını kanıtlamalısınız. Kaldı ki bugün en batısından en doğusuna kadar Şah Hatayi mahlasıyla yüzyıllardır (öyle bugünki gibi bir sağlam iletişim olmadığı halde) okunan nefesler vardır. Şah İsmail dışında bu nefeslere sahip başka bir Hatayi yada Hatayi’ler olsaydı, o Hatayi’nin yada Hatayi’lerin de en az Şah İsmail kadar herkes tarafından iyi bilinen kendi başına bir eren yada erenler olarak bilinmesi gerekmez miydi?
Şah İsmail nefeslerinin bulunduğu ikinci ve üçüncü nüshalar Paris Millet Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Mesela üçüncü nüshada bir de farsça bir nefes (gazel) bulunmaktadır.
Dördüncüsü Britanya Müzesi’nde bulunmaktadır.
Beşincisi İran Müzesi’nde bulunmaktadır ve 1613 yılında Şah Abbas döneminde, Eyşi adında bir hattata altın suyla yazdırılmıştır ve amacı Şeyh Safi vakfiyesine kazandırmak olmuştur. Bunu Şah Abbas kitabın önsözünde, gene ancak padişah da olsa bir kızılbaşda var olan Ali YOLuna bağlılığı anlatan aslı farsça olan şu sözlerle dile getirmiştir: “Hazreti Ali b. Ebu Talib aleyhiselam eşiğinin köpeği Abbas Safevi bu kitabı Şah Sefi rahmetullahın mübarek türbesine vakıf etti ki isteyen alıp okusun. Bir koşulla ki kitabı türbe dışına çıkarmasın. Her kimse bu kuralı çiğnerse Hüseyin aleyhiselamın kanını dökenlere yardımcı olmuş sayılacaktır.” Ancak sonra bu yazma ordan alınıp İran Milli Müzesi’ne konmuştur. Şah Abbas’a göre bunu yapanlar Hz. Hüseyin’in kanını dökenlere yardım edenlerden oluyor.
Altıncı nüsha ise beşincinin kopyası olan Erdebil Darü’l İrşad Yazması’dır.
Yedincisi Vatikan Apostol Kütüphanesi’nde bulunan 17. yy.da yazıldığı bilinen bir nüshadır.
Sekizincisi Mezarı Şerif Bahtar Müzesi’nde bulunan, yazmaların en kapsamlılarından kabul edilen, eski dil özelliklerini koruyan ve 17. yy. başlarında, yani 1615 yılından önceki bir tarihte yazılan bir nüshadır; çünkü bunu oluşturan hattat Mir İmadettin Kazvini 1552-1615 yılları arasında yaşamıştır.
Dokuzuncusu İstanbul Millet Kütüphanesi’nde bulunan yazmadır.
Onuncusu Berlin Kitaplığı Doğu Yazmaları Bölümü’nde bulunan ve 1666 yılında yazıldığına dair tarih düşülmüş olan bir yazmadır.
Onbirincisi Tahran Eski Şahenşah Kütüphanesi kayıtları arasında gösterilen Tahran Yazması olarak bilinen 1677 tarihli bir yazmadır.
Onikincisi Tebriz Sultan el-Gura-yi Yazması diye bilinen 1545 tarihli yazmadır. Bu nüshada diğer nüshalarda bulunmayan şiirlere de yer verilmiştir. (Bunları okuyucu lütfen dikkatli okusun!)
Onüçüncüsü ise daha yeni sayılabilecek hicri 1237 (miladi 1821) tarihini gösteren bir nüsha.
Ondördüncüsü Azerbaycan Yazmalar Fonu’nda bulunan ve 17. yy.a ait nüshanın kopyası olan bir yazmadır. Ancak bu nüshalar arasındaki dönem farklarıyla, aynı şiirlerin dillerinde de değişiklikler olduğu biliniyor.
Daha önce de vurgu yaptığım, sayın Arslanoğlu’nun, Taşkent Nüshası’nda bulunan nefeslerin divan edebiyatı ürünü olması, dilinin o zamanın azeri türkçesi olması, ancak diğerlerindeki dilin farklarına vurgu yapması, ki hepsi için bu geçerli değildir çünkü diğer nüshaların içinde de sayısı oldukça kabarık azeri türkçesiyle yazılmış ve aruz ölçüsüyle yazılmış nefesler mevcuttur, ki genellikle aynı nefeslerin zamanın dil özelliklerine uyarlanması söz konusudur, diğerlerinin Şah Hatayi İsmail’e ait olmadıklarına delil değildir. Kaldı ki O nefeslerin büyük bir bölümü günümüz türkçesine uyarlanarak da kayıtlara geçebilmiştir. En kapsamlı nüshalardan biri olan ve 1545 tarihini taşıyan Tebriz Sultan el-Gura-yi Yazması başta olmak üzere, büyük çoğunluğu hemen o yüzyılda yada bir sonraki yüzyılın başlarında yazılmıştır. Teknik olarak da bu kadar kısa bir zaman içinde birçok Hatayi’lerin çıkıp nefesler okuyup bunları Tebriz ve benzeri bölgelere taşıyıp Şah İsmail’e mal etmesi mümkün değildir. Bunun bilinçli yapılmış olması ise yalandır ve alevi edeb ve erkanına uymamasından dolayı mümkün değildir.
Kitabı okurken yapılan karşı savları üç bölümde değerlendirebildim.
-
Birincisi Şah İsmail’e değilde, mesela Kul Himmet yada Pir Sultan gibi diğer Ulu Ozanlara ait olduğunu bildiğimiz, hiçbir divanda bulunmayan, fakat yazar tarafından da nerden Şah İsmail’e aitmiş gibi söylendiği belirtilmemiş, kaynağı gösterilmemiş olan nefesler.
-
İkincisi Şah İsmail’e ait olduğuna dair nefesin kendisinin de içinde ipuçları bulunduğu halde, Şah İsmail’e ait olmadığı, yada “şüpheliler” diye sınıflandırılmış, yine kaynağı belirtilmemiş nefesler.
-
Üçüncüsü ise gerçekten başkasına ait olduğu halde, mahlası farklı olduğu, yada hiç verilmediği halde içinde Hatayi kelimesi geçen nefesler.
Bir de bunların dışında o kitapta bulunan sünni bir duruş sergileyen başka türlü Hatayi mahlaslı şiirlerle de karşılaştım, ki bunlar sünni ve mesela beş vakit namazı öven bir Hatayi portresi çiziyor. Ancak işin ilginç yanı, yine okuduğum hiçbir divanda, böylesi şiirlerle karşılaşmadım. Zaten bu mümkün bile değil. Çünkü bir taraftan mescidi ve zahidin göstermelik namazını yeren Şah İsmail’in, öbür taraftan tutup beş vakit namazı övmesi sağlıklı bir durum değildir, bu nedenle de mümkün değildir. Kim bilir belki de sayın Nejat Birdoğan’ın varlığından bahsettiği gerçek adı “Ömer” olan Hatayi’ye aittir.
Birinci türden başlayalım. Burada bazı örnekler vermekle yetineceğim. Çünkü hepsini tek tek buraya almak bu yazının hacmini oldukça artıracak, yüzlerce sayfayı bulacaktır. Mesela vereceğim ilk örnek babamın (İbrahim Aldede’nin) arşivinde de bulunan “İsmail” mahlasıyla söylenen ancak sayın Arslanoğlu’nun kitabında biraz farklı bir biçimde “Şah Hatayi” mahlasıyla yazılmış bir nefes, ki, bu “Anadolu Hatayileri” bölümünde verilmiştir. Yan yana yazıyorum. Dörtlüklerin başında parentez içinde verdiğim numaralar babamın defterindeki dörtlük sırasını göstermektedir.
Kitaptan İbrahim Aldede’nin defterinden
Aynı cem olmuşlar divana karşı (1) Kırklar cem tutmuş didara karşı
Kalbi kallaş naşi olmuş olmamış Kalbi kara naşi gelmiş gelmemiş
Halim arzeyledim halden bilene Var halini bildir halden bilene
Beyhude halimden bilmiş bilmemiş Beyhude halinden bilmiş bilmemiş
Gözü çıksın kem bakanın yoluna (3) Kör olmuşlar kec bağlarlar yoluna (kec: tuzak. B.A)
Meyil verme her insanın kaline Dan ederler üstadına pirine
Bir baz konsa bir şaşkının koluna Bir baz konmuş bir şaşkının koluna
Yaban kuşu sanır konmuş konmamış Sanarki yabani kuştur konmuş konmamış
İçer meyin mestanelik suyunu Bu dörtlük babamın deferinde yok
Her nedense öğrenmemiş huyunu
Cömert sofrasından alır payını
Nâkes nimetini almış almamış
Firavunluk etmiş yolundan kalmış (4) Firavun olmuş da yolundan azmış
İkrardan imandan dininden olmuş Terk edip ikrarın varından geçmiş
Hakikat abdestin almadan ölmüş Tarikat evinden abdestsiz göçmüş
Kılman cenazesin ölmüş ölmemiş Kılma cenaze namazın ölmüş ölmemiş
Kaynar aşk kazanı aşı taşmaya (2) Savur aşk kazanın taşıp pişmeye
Bir kulun yolsuza yolu düşmeye Cevlan yolun yolsuzlara düşmeye
Kabın almış gider kuru çeşmeye Ahmak kabın alır gider kuru çeşmeye
Anlamaz ki kabı dolmuş dolmamış Anlamazın kabı dolmuş dolmamış
İkrar iman yoktur ol Hakk’a asi Bu dörtlük de babamın deferinde yok
Odlu topuz yalancının cezası
Yetmez menziline yoktur sırası
Ha bir baykuş dağda kalmış kalmamış
Şah Hatayi’m eyder derdim ziyade (5) İsmailem derki derdim ziyade
Yad ilen içilmez yârsız bu bade Vefasız yar elinden içemem bade
Yâr oldur mahşerde şefaat ede Er odur ki burda şefaat ede
Yüze gülücü yar olmuş olmamış Yüze gülücü dostum olmuş olmamış
(a.g.e s. 493.494)
İsmail mahlasıyla yazılmış başka bir örneğe de rahmetli İréne Mélikoff’un “Uyur idik Uyardılar” isimli kitabında rastladım, ki bu günümüzde yine Türkiye’de Pir Sultan mahlasıyla okunmuş olan “Ben Ali’yim Ali Benim” diye bilinen nefesin kendisidir. Oysa bu nefes İsmail mahlasıyla, Ehli Hak inancından olan İran azeri bölgesinden derlenmiş bir nefesdir. Ve ismi Tazekent olan, İréne Mélikoff’un dediğine göre türk olan bir köyden derlenmiştir. Onlar’ın bildirdiğine göre ise bu İsmail Şah Hatayi’nin kendisidir.
İsmail’em geldim cihana
Yire göğe dolanu menem
Bilmeyenler bilsün meni
Men Ali’yem Ali menem
Men Hakk’am Hakk’dan gelirem
On İki İmam’ın biriyem
Çahar köşeyi men alıram
Zatı kudret Ali menem
(İréne Mélikoff, Uyur idik Uyardılar, Demos Yayınları 2. Baskı Mart 2009 ISBN: 9944-387-02-9 Sayfa 60-61)
Bir başka örnek de Babamın Defteri’nde Pir Sultan mahlasıyla bulunan, ancak Yazar’ın kitabında yine Şah Hatayi mahlasıyla yazılmış ve hiçbir divanda bulunmayan bir nefes. Sadece mahlas dörtlüklerini buraya alıyorum.
... ...
Şah Hatayi’m eydür aşk yoldaşına Gaziler inanmayın aş yoldaşına
İnanman gaziler kaş yoldaşına Bir özü çürük kaş yoldaşına
Seri kurban verin baş yoldaşına Pir Sultan ser verdi sır yoldaşına
Gerçeğin nefesi bunda bell’oldu Mudara mundar darda bell’oldu
(a.g.e s. 494-495)
Yine cemlerde on iki hizmet sahiplerini çağırırken okunan Şah Hatayi’ye ait nefesi de burdan karşılaştırmalı olarak veriyorum. Yukarda olduğu gibi parantez içindeki numaralar Babamın Defteri’ndeki sırayı belirtmektedir.
Hak taalâdan nida geldi (1) Hakdan bize nida geldi
Pirim sana haber olsun Pirim sana beyan olsun
Şahtan bize name geldi Şah’dan bize nida geldi
Halifeye haber olsun Peyik sana haber olsun
Hak kuluna eyler nazar (3) Hak kuluna eyler nazar
Dert kalbimde âdem düzer Dört nesneden alem (adem) düzer
Kallaş gelmiş cemi bozar Kalleş gelir cemi bozar
Gözcüye haber olsun Gözcü sana haber olsun
Bu yola giden hacıdır (2) Bu yola giden hacıdır
Kırklar Güruhı Naci’dir (Hemi) Güruhu Nacidir
Mümin müslim bacıdır Cemin kilidi kapıcıdır
Çavuşuna haber olsun Kapıcıya haber olsun
Mü’mini çektiler meydana (5) Gelin gidek irfana
Tekbir okudular kurbana Mümin müslüm üryana
Münkiri saldılar gümana Tekbir verildi kurbana
Kurbancıya haber olsun Kurbancıya haber olsun
Mü’min yolun yakın ister (6) Mümin yolun yakın ister
Münkir ise sakın ister Münkirlerden sakın ister
Delil yanmaz yağ ister Delil yanmaz yağın ister
Delilciye haber olsun Delilciye haber olsun
Gel gidelim hakikata (4) Gelin gidek hakikate
Kulak verin tarikata Kulak verin marifete
Mü’min müslim itikata Mümin girmiş itikate
Tarıkçıya haber olsun Tarıkçıya haber olsun
Kitapta bu dörtlük yok (7) Fatima Ana cemde oturur
Kurbana çomçayı batırır
Cemiyete lokmayı yetirir
Nakip sana haber olsun
Kitapta bu dörtlük de yok (8) Mümini çektiler meydana
Münkir sürüldü zindana
Hizmet verildi Selman’a
Süpürgeciye haber olsun
Bu yola hasların hası (9) Yolunda hasların hası
Giymiş hakikat libası Silinsin kaplerin pası
Doldurun engûr tası Doldur(da) ver Engür Tası
Sakacıya haber olsun Sakacıya haber olsun
Zakirin zikri saz ile (10) Zakirin zikri saz ile
Kur’an okunur avaz ile Kuran okunur avaz ile
Mü’min müslim niyaz ile Mümin müslüm niyaz ile
Niyazcıya haber olsun Tazekara haber olsun
Şah Hatayi’m nâre geldi (11) Şah Hatayim vara geldi
Sefil bülbül zare geldi Hak’tan yine zara geldi
Cennetten tezakir geldi Pirden bize destur aldı
...................haber olsun İznikçiye haber olsun
(a.g.e s. 518-519)
Hem cemdeki akışı anlatması hemde bütünlüğü ve orjinalliği açısından Babamın Deferi’ndekinin daha doğru olduğu aşikar.
Yine kitapta sayfa 532 de bulunan aruz şiir olarak sunulan, ancak babamın arşivinde dörtlükler şeklinde sunulan, hem de iki dörtlüğü fazladan bulunmakla beraber Seyit Nesimi’ye ait olan bir nefes var ben burda sadece Mahlas kısmını vereceğim.
... ...
Şah Hatayi mecnunûyum derde tabip bulmadım Gel ha gel ha ey Nesimi
Derdimin dermanı derde dermân Mustafa Sen düşürdün bu derde
(a.g.e s. 532) Dertlerin dermanı sensin
Derde derman Mustafa
Yine kitapta sayfa 511 de bulunan ve babamın arşivinde de var olan, cemlerde okunan bir nefes var. Orda da çok fazla eksiklikler ve yanlışlar, hatta anlamını iyiden iyiye tersyüz eden hatalar var. Onun için onun da tamamını burda vermeyi doğru buluyorum.
Kimde kaldı bu pirlik (1) Kimde kaldı bu pirlik
Kalemdesin cemde benlik Kalmadı tende ilik
Bu cemde bu sürekte Bu demde bu sohbette
Ne hoş sürektir bu sürek Hoş sürektir bu sürek
Pir Ali’dir salman piri (2) Pire Selman Pir Ali
Kadim kurdular bu yolu Kadim kurdular (bu) yolu
Kırkların cemindeki Şu kırkların ceminde
..............etti veli Kasaplık etti veli
İbadet İsrafil’de (3) Tercüman Cebrail’de
Gözcülük Mikail’de İbadet Mikail’de
O nur kudretten indi Gözcülük İsrafil’de
Cümle alemi yaradan Tevhid kudretten indi
Bu dörtlük kitapta yok (4) Şu alemi var eden
Delile yağ eriten
Çırağmanın hizmeti
Cem olup insar eden
Çire aydın oluptur (5) Çıra aydın oluptur
Cem üstüne gelüptür Cem üstüne geliptir
Tarakçının hizmeti İreberin hizmeti
Cebrail’de kaluptur Cebrail’den kalıptır
Cebrail’de bu varlık (6) Cebrail’dedir varlık
Ululuk ihtiyarlık (Hem) ululuk (hem) ihtiyarlık
Muhammed’e yol kaldı Muhammed’den yol kaldı
Kırklara tezgâhdarlık Kırklara tazekarlık
Kırklar hep bir almadır (7) Kırklar hep bir elmadır
Hep kudretten gelmedir Hep kudretten gelmedir
Sakacının hizmeti Sakacının hizmeti
Hüseyin’de kalmadır Şah Hüseyin’den kalmadır
İmamlar şehit oldu (8) İmamlar şehit oldu
Geleceğe yol kaldı Geleceğe yol kaldı
Öteberi çalmaya Suncarayı çalmiya
Saile Salman geldi Saile Selman geldi
Saile Salman geldi (9) Saile Selman geldi
Mülke Süleyman geldi Mülke Süleyman geldi
İznekcilik etmeğe İznikçilik etmeye
Ali’yle Kanber geldi Ali’ye Kanber geldi
Kanber Hakk’a kul oldu (10) Kanber Hak’ka kul oldu
Onu hizmet tekmil oldu Oniki tekmil oldu
Peyikçilik etmeğe Piyadelik etmeye
Hafiri devlet geldi Hızır devletli geldi
Hafiri devletidir (11) Muhammed peygamberdir
Fahri müşki anberi Kokan miski anberdir
Kırklar ceminde şakıdır Şu kırkların ceminde
Çok cömerttir Kanber’i Saki cömert Kanber’dir
Şah Hatayi tufail (12) Şah Hatayim der fayil
Can bu yola duhail Can bu yola tufayil
Benden delil istersen Derde delil istersen
Delilim Şah İsmail Delildir Şah İsmail
(a.g.e s. 511-512)
“Öteberi çalmaya” gibi alevi düşüncesiyle bağdaşmayan bariz yanlışların olduğu bu kaynakta nefesin son kısmı “Delilim Şah İsmail” diye bitiyor ve bu, “Şah İsmail dışında bir başka Hatayi tarafından yazılmış” fikrini güçlendirmeye de yarıyor. Oysa “Delildir Şah İsmail” diye bittiğinde böyle bir durum ortadan kalkmış oluyor.
Bir başka örnek yine Nesimi’nin “Dervişlik halindan başka” mısrasıyla başalayan ve bu kitaptan başka hiçbir yerde Şah Hatayi mahlasıyla görmediğim nefesidir. Ayrıca mahlas dörtlüğünde üçüncü mısra eksik kalmıştır.
... ...
Şah Hatayi’m der erlere Nesimi’yim der erlere
Yüzümü sürdüm yerlere Niyazım vardır pirlere
....................................... Dilin ile belalara
Bil mi dedim tâlip sana Gir mi dedim kardaş sana
(a.g.e s. 502-503)
Sayfa 471’de bulunan ve Pir Sultan’a ait olan, yine sadece bu kitapta “Şah Hatayi” mahlasıyla gördüğüm bir nefes; burdan yine sadece mahlas dörtlüğünü ekliyorum:
... ...
Şah Hatayim müslimleri yetirse Pir Sultanım hakikate yetirse
Yetirse de ayn-ı ceme getirse Dizi dize verip ha can otursa
Dizini dizine verip otursa Hak’kı seven canlarına murat yetirse
Doyunca yüzüne baksam ya Ali Doyulmaz darına dursam ya Ali
(a.g.e s. 471)
Şah Hatayi’ye ait olduğu nefesin içindeki sözlerden de belli olan ancak sayın Arslanoğlu tarafından şüpheliler kısmına eklenmiş olan nefeslerden de bir iki örnek verelim. “Muhammed Ali’yi candan sevenler / Yorulup yollarda kalmaz inşallah / ...” mısralarıyla başlayan bir nefesi var Şah Hatayi’nin mahlas kısmını buraya ekliyorum.
...
Şah Hatayi bu pend bize yeter a
Özünü katagör ulu divana
Mehdi şevki şu cihanı tutar a
Şah kuluna sitem olmaz inşallah
(a.g.e s. 462-463)
Benim burda dikkatimi çeken nokta sonu aslında “Şah oğluna sitem olmaz inşallah” şeklinde olan mısra(lar) neden burda “Şah kuluna sitem olmaz inşallah” şeklinde yazılmış.
Bir başka örnekte de bazı anlam bozukluklarına sebebiyet veren yanlış yazımlar söz konusu, sadece bu yanlışlıkların olduğu yerleri veriyorum:
Evvel başta Muhammed’e salavat Evvel başta Muhammed’e selavat
Duralım on iki imam aşkına Verelim Oniki İmam aşkına
... ...
Evliyalar bülbül olup yurdunda Evliyalar belli belli yurdundan
Dünü gün yüreğim yanar derdinde Dünü günü yüreğim yandı derdinden
Hasan Hüseyin’e olan derdinde Hasan Hüseyin evladının derdinden
Ağlayalım on iki imam aşkına Ağlayalım Oniki İmam aşkına
... ...
Mısır zenginleri sordu mafayı Meri zenginleri sürdü vefaya
... ...
(Bu dörtlük kitapta yok) Musa-i Kazım şu alemin doludur
İmam Rıza Hak’kın özge kuludur
Tastik gerçek aşıkların yoludur
Sürelim Oniki İmam aşkına
Şah Hatayi’m on iki imamı sayıp Şah Hatayi’m Oniki İmam müsahip
Gerçek aşık olan can başın koyup Gerçek aşık olup can başa kıyıp
Medet mürvet deyip yüz yere vurup Medet mürvet deyip yüz yere koyup
Koyalım on iki imam aşkına Koyalım Oniki İmam aşkına
(a.g.e s. 456)
Yine bir başka örnek babamın defterinde Şah Hatayi mahlasıyla bulunan, ancak kitapta hem biraz farklı, hem de Can Hatayi mahlasıyla bulunan bir nefes:
Diz çöküben zikr edelim (1) Diz çökelim canı dilden
Canı dilden illâllâh Hû Zikr edelim ol Allah’a
Yedi ceddin yarlıgamış Yedi ceddin yarlıganmış
Anınca illâllâh Hû Okuyunca İllallah
Bunda yanar imiş odlar (4) Burda olur her abatlar
Anda olurmuş heybetler Orda olur(muş) heybetler
Cehennem kapusun kilitler Cehennem kapısın kitler
Anınca illâllâh Hû Okuyunca İllallah
Okumuşum dört kitabı (3) Dört kitabı okumuşum
Âyet âyet ü harf be harf Ayet ayet harf be harf
Cümlesinden gürbüz erdir Cümlesinden ala imiş
Anınca illâllâh Hû Okuyunca İllallah
Başı yasdığa düşünce (2) Baş yastığa düşünce
Gezer imanın kastına Gelir iman üstüne
Şeytan ana zafer kılmaz Şeytan ona kar eylemez
Anınca illâllâh Hû Okuyunca İllallah
Can Hatayi’m hepisine (5) Şah Hatayi’m hepisine
Andan şâhin tapusuna İndik Hak’kın tapusuna
Sekiz üçmak kapusuna Sekiz uçmak kapısına
Anınca illâllâh Hû Yazmışlardır İllallah
(a.g.e s. 431-432)
Karşılaştırıp hangsinin daha doğru ve orjinal olduğu konusundaki taktiri okuyucuya bırakıyorum.
Bu örneklerin bir başka türden olanı ise mahlası aslında “Hatayi olmadığı halde, Şah Hatayi’ye ait olduğu iddia ediliyormuş gibi sunulan nefesler. Aşağıda verilen bu türe bir örnektir:
...
Yücelerde olur ol huma kuşu
Dostun muhabbettir aşıka işi
Pirim Hatayi’dir cümlenin başı
Didâr ile muhabbete aşk olsun
(a.g.e s. 362)
Şimdi bana da ilham olsa, bir nefes yazsam ve orda desem ki
“pirimdir Şah Hatayi”
Herhalde kimse çıkıpta “bu Şah Hatayi’ninmiş gibi gösterilen, ancak başkasına ait bir nefestir” diyemez. Çünkü zaten başkasına aittir. Bunu, nefesin içinde zaten görüyoruz.
Yine başka bir nefeste de böyle bir durum söz konusu:
...
Hatayi lakabım Caferi ismim
Bir levh üzerine yazıldı resmim
Batın madeninden oluptur cismim
Hikmet-i Hüda’ya uğradım geldim
(a.g.e s. 359-360)
Benim ismim Cafer ve lakabım (mahlasım) Hatayi olsaydı yukardaki gibi değil, şöyle yazardım:
Hatayi lakabım Caferdir ismim
Bir levh üzerine yazıldı resmim
Batın madeninden oluptur cismim
Hikmet-i Hüda’ya uğradım geldim
Belliki ozanın burda “Caferi ismim” demekle kastettiği şey, inancıdır. Onun için bu nefesin Şah İsmail’e ait olduğundan emin olamazsak da, Cafer adında var olmayan bir kişiye mal edilemez!
Yine Kul Himmet’e ait olduğunu bildiğimiz ancak bununla birlikte, buna çok benzeyen Hatayi mahlaslı bir nefesinde babamın arşivinde var olduğu nefesi de burdan Kul Himmet mahlaslı olanıyla karşılaştırmalı veriyorum:
Her sabah her sabah çığrışıp öten Divane gönlümüz geçmez güzelden
Mihrican ile handan yâ Ali Mehrin yer eyledi tende ya Ali
Benim ohumâğım sensin ezelden Benim arzumanım sensin ezelden
Çıkar mı cesetten candan yâ Ali Gitmez muhabbetin candan ya Ali
Seni candan sevenlerin cânısın Can içinden sevenlerin canısın
Aşıkları medh etmenin kânısın Aşıkları meth etmenin şanısın
Günahlara kalmaz cömert ganisin Noksana bakmazsın mürvet kanisin
Geçersin günahtan kandan ya Ali Geçersin günahtan kandan ya Ali
Sen mürşidsin seçilmeyen müşküle Müşkülünü halledersin dostuna
Car deyince yetişirsin düşküne Çağırdıkça erişirsin düşküne
Kerbelâ’da yatan İmam aşkına Kerbela’da yatan İmam aşkına
İnayet umarım senden yâ Ali Şefaat umarız senden ya Ali
Nice bin yıl evvel kandilde durdun Nice yüzbin yıllar kandilde durdun
Atanın belinden anadan geldin Atanın belinden anaya geldin
Cümle mahluku da gümana saldın Onun için halkı gümana saldın
Baş gösterdin binbir dondan yâ Ali Binbir dondan baş gösterdin ya Ali
Mârifet içinde bir şems-i kerim Tarikat içinde şemsi kamersin
Her sıfat ondadır hüsn-i kemâlin Hakikat içinde zat-ı kemalsin
İstemem cennetten göster cemalin İstemem cenneti göster cemalin
Hatayi geçince candan yâ Ali Kul Himmet geçemez bundan ya Ali
(a.g.e s. 353)
Bu ve buna benzer örnekler aslında o kadar çok ki, burdan hepsini vermem zaten yeterince uzun olan bu yazıyı kat be kat uzatacaktır ki, ben de bu yüzden burda göze en çok çarpan hatalardan örnekler seçtim. Ancak şunu da belirtmem gerek. Doksanlı yıllarda Nilüfer Akbal’ın “Miro” isimli albümünde “Gül Türküsü” adıyla ve Dersim yöresinden derlendiği belirtilmiş, Hatayi mahlasıyla sunulan bir nefes vardı. Aslında Nesimi’ye ait olduğunu bildiğimiz bu nefesin neden Şah Hatayi’ye mal edildiğini bilemiyorum. Kaldı ki bu tür hataları derleyenler de yapmaktadır. Bununla ilgili bir kaç örneği daha önce yazdığım bir yazı olan “İnternet ve Copy&Paste Alışkanlığı” isimli yazımda vermiştim. Çünkü daha çok günümüzde yapılan dikkatsizlik ve titiz çalışmaktan uzak davranışların sebep olduğu bu tür hatalar, o türden nefesleri yeni duyan dinleyiciler için sanki tarihsel bir çelişki gibi görünebiliyor. Burda tabiki sorumluluk adına yazarın duruşu ve titizliği çok önemli. Ancak bununla birlikte okuyucunun da okurken dikkatli olması gerekmektedir.
Son olarak yazarın alevi duruşuna ters düşen bir iddiası var onu da burdan vermeden geçmemek gerektiğini düşünüyorum. Mende mahlası taşıyan bir ozanın ve Şah Hatayi’nin aynı mısrayla biten nefeslerinin mahlas kısmını verdikten sonra, (ki şöyledir Şah Hatayi’nin nefesi:
Şah Hatayi’m muhabbete bakarım
Men doluyum men dolana akarım
Güzel pîrim bir dert vermiş çekerim
Bir derdim var bin dermana değişmem
(a.g.e s. 336))
yazar şöyle devam etmektedir:
“Şah İsmail Hatayî hem pîr, hem de mürşittir. Onun başka bir pîre intisabı düşünülemez. Halbuki aşağıdaki dörtlüklerde Kul Hatayî, Abdal Musa’nın, Can Hatayî de Balım Sultan’ın dervişi olduklarını söylüyorlar:” (a.g.e s. 336)
Yazar bunları söyledikten sonra mahlas dörtlüklerini vermektedir. Bunların Şah Hatayi’ye ait olup olamamaları bir yana, benim asıl dikkatimi çeken nokta “Onun başka bir pîre intisabı düşünülemez.” cümlesi olmuştur. Bu malesef yazarın alevi kızılbaş inancında var olan “El ele el Hak’ka” ilkesinden bihaber olduğunu, yada büyük bir ihtimalle bildiği bu ilkeyi gözardı ettiğini gösterir. Bizim inancımızda mürşitsiz mümin olmaz! Her müminin bir mürşidi olmalıdır. Bu ilkeyi Şah İsmail’e ait olduğunu kabul ettiğiniz Taşkent Nüshası’ndaki nefeslerde de görmek mümkün. Şah Hatayi’nin pirsiz olduğunu düşünmek bir defa aleviliğe aykırıdır. Muhammed Mustafa’nın mürşidi vardı, ki o Cebrail’di. Hatta inancımızda belli bölgelerde mürşit postunda oturan dedelerin darını görme işi kendi akrabaları olan başka mürşitlerce gerçekleştirilmiştir. Eğer teknik olarak ulaşmak mümkün olmamışsa, bu eksiklik, bu şekilde de olsa giderilmiştir.
Şah İsmail Hatayi yüzyıllardır inancımızdaki, gerek cem ainlerinde okunan dualarıyla ve diğer nefesleriyle, gerekse tarihe bıraktığı o yeri doldurulmaz haklı gerçekliğiyle alevi yolu var olduğu sürece var olacak, o kutsal yerini koruyacaktır. Bu cümleler ne duygusal bir haykırış ne de fanatik bir çırpınıştır. Bu, dünden bugüne gelen yolun, yarın nasıl devam edeceğini bilme yeteneğidir.
Şah Hatayi’ye ait olupta bugün piyasada bilinmeyen ancak bir yerlerde gizli hazine misali duran nice nefeslerin var olabileceğine inanıyorum. Mesela ne sayın Arslanoğlu’nun ne sayın Birdoğan’ın ve ne de bahsettiğim “Şah İsmail Hata’i Külliyatı”nda bulunmayan, ancak babamın arşivinde bulunan Şah Hatayi nefesleri olduğunu biliyorum. Bunlar gibi başka yerlerde de bu tür nefeslerin olabileceği ihtimali zayıf bir ihtimal değildir.
Sözü yine Şah Hatayi’ye ait, (Taşkent Nüshası’ndan) bir önceki bölümde de verdiğim çok güzel bir nefesle bitirelim:
Yer yok iken gök yok iken ta ezelden var idim
Gevherin yekdanesinden ileri pergar idim
Gevheri ab eyledim tuttu cihanı ser be ser
Yeri göğü arşı kürsü yaradan Settar idim
Gah Hüseyin’le bile postumu soydu kadılar
Gah ol Mansur donuna girdim “Enel Hak” dar idim
Girdim adem donuna kimseler bilmez sırrımı
Ben o Beytullah içinde ta ezelden var idim
Onsekizbin aleme ben gerdiş ile gelmişim
Ol sebepten Hak ile sırdar idim serdar idim
Dünyasından ben O’nun sırrın bilirdim o benim
Deryanın altındaki saç kızdıran al nar idim
Ben Hatayi’yem Hak’kı Hak tanımışam bigüman
Onun için o yarattı ben O’na derkar idim
Şu güzelim nefesdeki kemaletin sırrına erebilenlere aşk olsun!
Dostlukla...
Bülent ALDEDE
10 Aralık 2010
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şah İsmail Hatayi 5
(Yola Kul Olmuş Bir Padişah-1)
Hak nefes vermişse, sana kalan o verilen nefesle, o ilahi sesi dile getirmektir. Şah İsmail de bu düşünceyi, inancı kendinde barındıran bir Hak Ozanı olarak “Hatayi” mahlasını almış, yada o mahlas kendisine verilmiş, alevilerin yedi ulu ozanından birisidir. Ancak bununla birlikte bir devlet kurmasından ve bir padişah kimliği taşımasından dolayı, çok haksız yergilere maruz kalmış bir ulu insandır. Birçok yazar Şah İsmail’le ilgili yorumlar yaptı; kimi onu bir türk hükümdarı diye tanıtarak, milliyetçi duruşa Şah İsmail’i, dolayısıyla aleviliği alet etmeye çalıştı, kimi “Şah İsmail bir padişahtı ve O’nun anadolu aleviliğiyle ilgisi yoktu, Hatayi mahlası almış başka Anadolu Hatayi’leriyle karışıtırılmış, aslında şii bir padişahdı” dedi, kimi de bunlara tepki olarak tutup başka göstermeye çalıştı. Hepsinin de bana göre gerçekle fazla bir ilgisi yoktur. Neden böyle düşündüğümü, Hatayi’yi bir YOL eri olarak anlatırken, açıklamaya çalışacağım.
Bir defa başından iyi bilinmesi gereken, 18. yy.ın sonlarına kadar en azından müslüman toplumlar için, 10. yy.dan başlayarak geniş alanlara yayılan bir olgu vardır. Bu, Emevi ve Abbasi Devletleri’nin geliştirdiği, arap milliyetçiliğinin yarattığı müslüman halklar arasında oluşan farkları ortadan kaldıran bir tutum olarak gelişen ümmetçi anlayıştır. Bu anlayış Selçuklular ve Osmanlı’larda da vardı. Hele Osmanlı Saray çevresinde türk milliyetçi bir anlayış şurda dursun, aksine türklere karşı aşağılayıcı bir tutum açık bir biçimde vardı. Bunun sayısız örnekleri mevcuttur. Ancak burdan herkesin bildiği, Şah İsmail’i aşağılamak amaçlı, Hoca Sadeddin tarafından söylenen,
Başına tac aldı çıktı ol pelid
Etti biidrak Etrak’ı mürid
sözü buna en bariz örneklerden birisidir. “Biidrak-ı Etrak” dediği alevi türk ve türmenlerden başkası değildir ve “akılsız türkler” anlamına geliyor.
Halkı ümmet olarak görme, bu anlamda milliyetçiliğin söz konusu olmadığı bu durum, aslında 1071 Malazgirt Savaşı’nda da vardı. Alparslan, Doğu Bizans İmparatorluğu’na karşı bu savaşı yaptığında, kendisi de dahil, kimse bu savaşı türklerle Doğu Bizans İmparatorluğu arasında gelişen milletlerarası bir savaş olarak görmüyordu, müslümanların “gavurlara” karşı savaşı olarak görüyordu ve savaşa türklerle beraber kürtler, farslar, araplar ve o dönem bölgede yaşayan bütün müslüman halklardan ve gruplardan katılım vardı.
Şah İsmail’i bir türk devletinin kurucusu ve padişahı olarak gösteren, bu anlamda hem aleviliği hem de Şah İsmail’i bir çeşit türk milliyetçiliğine alet etmeye çalışan yazarlar, içerik olarak da milliyetçilikle ilgisi olmayan, içinde sadece bir yerde sırf “türkmen” kelimesi geçiyor diye
...
Gittikçe tükenir Arab’ın kuyi meskeni
Bağdat içinde her nice kim türkmen kopar
...
satırlarını alıp ön plana çıkarırlarken, öbür taraftan
...
Çeşmi mestinden hezaran fitne saldın gönlüme
Türk-i yağmacı gibi billah yüküş kan eyledin
...
mısralarını görmezden gelirler ve kendisi de bir türkmen olan Rumlu Hasan’ın yeri geldiğinde “Haydut Türkmenler..” demesini de bir türlü anlayamazlar.
Burda ortaya çıkan gerçek aslında şudur: Şah İsmail bir YOL insanıydı ve devletinde de YOLu süren bir yapı ve bu yapıya bağlı insanlar vardı, onların hangi milletten olduğu hiç fark etmezdi. Şah bir kızılbaştı ve onun için en önemli şey, O’nun bu kimliğiydi. Bu kimliği gereği yeri gelmiş, “haydut türkmenler”e, yeri gelmiş “imansız kürtler”e ve yeri gelmiş “zalim araplar”a haddini bildirmiştir. Şah’ın Bağdat seferi sırasında, Ehli Beyt sevenlere düşmanlık eden birçok arap kökenli koyu sünni odakları yok ettiğini biliyoruz. Ordusunda ve etrafında da birçok türkmen gruplar vardı, bunu da biliyoruz. On İki İmam’ların Emevi ve Abbasi dönemlerinde yaşadıklarını, o dönemde bu imamların arap milliyetçiliği yapan o iktidarlar tarafından şehit edildiklerini de biliyoruz. Mesela yine Şah Hatayi’nin dizelerinde sıkça geçen “mevali”lerin arap milliyetçi duruşla ilgisi olmayan diğer müminler anlamında kullanıldığını da biliyoruz. Bu durumda “Bağdat içinde her nice kim türkmen kopar” mısrasının türkçülükle bir ilgisi olamayıcağını da iyi biliyoruz. Şah’ın tüm mücadele dolu yaşamı boyunca yanında kızılbaş türkü, kızılbaş kürdü ve kızılbaş arabı da yerini almıştır. Açıktır ki, Şah İsmail, kendi inancına ters düşen sünnileri o dönem yezit olarak görmüştür. Bunu, yer yer Şah’ın dizelerinde de görmekteyiz. Bu inanç, Anadolu alevilerinde hala kısmen vardır ve daha düne kadar kendi kulaklarımızla da duyduk bunları. Onun içindir ki, Şah İsmail’i değerlendirirken, 18. yy.ın sonlarında, değişik uluslarda meydana gelen ayaklanmalar neticesinde doruğa çıkan milliyetçi kimliklere alet etmeden, onun Ehli Beyt ve 12 İmam’lara bağlı bir kızılbaş olduğunu akıldan çıkarmadan değerlendirmek gerek. Bu yüzden Şeybek Han’a yazdığı mektupta
Her kim ki gönülden Ali Ebu Turab’ın kulu değilse
Yüz Mekke ve Medine de alsa birşey sayılmaz
demiştir. Çünkü O, kimliğini kızılbaşlığında bulmuş bir YOL insanıdır. Bu duruşu bugünün hala alevi kalabilmiş gerçek alevilerinde görmek de mümkün. Hiçbir milliyetçi duyguyla övünmek, ne türklük, ne kürtlük ne de başka bir ırkla övünmek yoktur alevide. O her millete aynı gözle bakar, herkese aynı mesafede durur. Burdaki bu sözün yanlış anlaşılmaması için şunu açıklamalıyım: Bir alevinin alevi kimliği gereği bu kimliğini öne çıkarıp, milliyetçi duyguları yermesi farklı, bir alevinin, ulusların başka uluslara baskı yapmasını kınaması ve buna karşı durması ayrı konulardır. Bunun içindir ki, aleviyi devletçi bir çizgiye çekmek amaçlı, alevinin yanıbaşında gelişen acı bir çığlığa alevinin sessiz kalmaması gereği milliyetçilik değildir, olamazda! Bu ayrımın önce iyi anlaşılması gerekmektedir.
Şah Hatayi ile ilgili sayın (rahmetli) İbrahim Arslanoğlu’nun yazdığı “Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri” isimli kitabını okuduğumda, birçok çelişkiyle karşılaşmış, ancak sayın Arslanoğlu’nun üzerinde ağırlıklı durduğu noktanın dil konusu olduğunu görmüştüm. Yazar o kitapta özellikle Şah İsmail’e ait en eski nüsha olan Taşkent nüshasını, diğerlerinden ayrı bir değerlendirmeye almış, Taşkent nüshasının Şah İsmail’e ait olduğunu kabul etmiş, diğer nüshalarda bulunanlarını da “Şüpheliler” ve “Anadolu Hatayileri” bölümlerinde toplamıştır. Bu kitabı kendine dayanak yaparak Şah İsmail’i koyu bir şii gibi göstermeye çalışan başka yazarların temelsiz çabaları ise bana oldukça gülünç gelmiştir. Çünkü ne sayın Arslanoğlu’nun kitabında Şah İsmail’i alevi kimliğinden ayıran bir sav var, ne de Taşkent nüshasında Şah İsmail’i bu yönlü töhmet altında bırakabilecek bir iz! Neye dayanarak bunu iddia edebilmişler, anlayamadım(?) Çünkü Taşkent nüshasında aşağıda kısa kısa sunacağım, hem Şah İsmail Hatayi’nin ne denli YOLa bağlı olduğunu, hem de nasıl bir alevi ereni olduğunu gösteren bir kaç örnek ki, bunları anlayabildiğiniz zaman, onun altında yatan derin inanç, tevhit, vahdet ve tasavvuf anlayışını görebilirsiniz.
Gel gönül pir isteyeli bu kadim erkan ile
Gerçek oldur Hak yoluna vara baş u can ile
Canı terkin kılmayan canana vasıl olmadı
Kul gerek ki mahrem ola hazreti sultan ile
Kahrına şükr eyle gel kim Hak sana rahmeyleye
Hem kârın olmuş ezelden küfr ü din iman ile
...
...
Aşıkın maşuk yüzüdür hem kıblesi hem kabesi
Sen yüzünü şaha dönder kıble divar isteme
...
Eğildim secde kıldım hanedana
Nuş ettim şerbetinden kana kana
Zihi devlet beşaret men gedaya
Yürürken uğradım ben bir dükkana
Sarraf olan bilir gevher bahasın
Mübah olmuş dürür pir ü civana
Erenler asimanın direğidir
Direk yerden dayanır asimana
Ululuk ister isen kulluk eyle
Ayak bir bir basarlar nerdübane
Cihanı açdı Sultan Haydaroğlu
İrişti gaziler kevn ü mekana
Yürüdüm bağına kıldım teferrüc
Erenler yatağı nakşı cihana
Sürer Düldül çalar Şah Zülfükar’ı
Ali’den kaldı bu darbı nişane
Hatayi’yem bugün meydan içinde
Şah’ın medhin okuram dervişane
...
Mescide varmak ne hacet dedim ey zahit sana
Ruy ile zülfü anın küfr ile imandır bana
...
...
Enelhak çağıran Mansur dilinde
Yine Masur’u berdar eyleyen Şah
...
Yer yok iken gök yok iken ta ezelden var idim
Gevherin yekdanesinden ileri pergar idim
Gevheri ab eyledim tuttu cihanı ser be ser
Yeri göğü arşı kürsü yaratan settar idim
Gah Hüseyin’le bile postumu soydu kadılar
Gah o Mansur donuna girdim Enelhak dar idim
Girdim adem cismine kimseler bilmez sırrımı
Ben o beytullah içinde ta ezelden var idim
Onsekizbin aleme ben gerdiş ile gelmişem
Ol sebepden Hak ile sırdar idim serdar idim
Dünyasından ben onun sırrın bilirdim ol benim
Deryanın altında sac kızdıran ennar idim
Ben Hayayi’yem Hak’ı hak tanımışam bi-güman
Anın için ol yarattı ben ona derkar idim
****
Bugün geldim cihana severem ben
Yakın bilin ki nakdi Haydar’em ben
Feridun Hüsrev ü Cemşid ü Zöhhak
Ki Rüstem Zal’em ü İskenderem ben
Enelhak sırrı üş gönlümde gizli
Ki Hak-kı Mutlak’ım hak söylerem ben
Nişanımdır benim tacı saadet
Süleyman eline engüşterem ben
Muhammed nurundan Ali sırrından
Hakikat bahri içre gevherem ben
Hatayi’yem Şah’a eksikli kulum
Kapında bir kemine kemterem ben
****
...
Ki her kim on iki imamı bildi
Ona kırmızı tac giymek revadır
Şah-ı Merdan Ali ibni Talib
Hatayi’nin yürüttü pişüvadır
****
Aşık isen gel beri kim can ü canan bendedir
Zahida pes handesin kim nur-ı iman bendedir
Sendedir yer ile göğün hikmeti hem kudreti
Ab ü ateş hak ü bad ü cümle erkan bendedir
Hak Teala dört kitabı gökden indirdi yere
Ben anı istemezem çün külli Furkan bendedir
Katiba, ak ü karaya bakma seni azdırır
Aç kulak dinle sözüm, avaz-ı Kuran bendedir
Pehlivanlar, çün cihanda Rüstem-i Zal olmuşam
Hem İskender hikmeti, hükmü Süleyman bendedir
Eyyüb’e çektirdi çok derd ü bela ve mihneti
Gel beni isteş, vereyim derde derman bendedir
Yakub’u gör zar ü giryan Yusuf-i Kenan için
Pir-i küncü halvetem üş Mısr-i Sultan bendedir
Şah-ı Merdan’ın Ali’nin âliyem evladiyem
Zülfükar ü tac ü Düldül, üç nişanı bendedir
Açaram din-i Muhammed mezhebi Cafer yakın
La feta illa Ali bu sırrı pünhan bendedir
Ben Şah’a bu canımı sıdk ile kurban kılmışam
Ger kabull kılsa velayet eyd-i kurban bendedir
Çün Hatayiyem, Şah’ın vasfını daim söylerem
Aşk ile bel bağlarım defterle divan bendedir
Bir karşılaştırma olanağı sunması amacıyla bu son nefesi, bugünün azeri alfabesiyle yazılmış olarak, orjinal haliyle ekliyorum:
Aşiq isǝn gǝl bǝrü, kim, cani-canan mǝndǝdir,
Zahida, sǝn xandasan, kim, nuri-iman mǝndǝdir.
Mǝndǝdir yer ilǝ göyin hikmǝti, hǝm qüdrǝti,
Abu atǝş, xakü badü cümlǝ ǝrkan mǝndǝdir.
Hǝqtala dörd kitabı göydǝn endirdi yerǝ,
Mǝn onu istǝmǝzǝm, çün külli-fürqan mǝndǝdir.
Katiba, ağu qǝrayǝ baxma sǝni azdırur,
Aç qulaq, dinlǝ sözüm, avazi-quran mǝndǝdir.
Pǝhlǝvanlar, çün cahanda Rüstǝmi-Zal olmuşam,
Hǝm Sikǝndǝr hikmǝti, hökmi-Süleyman mǝndǝdir.
Əyyuba çǝkdirdi çox dǝrdü bǝlavü möhnǝti,
Gǝl mǝni istǝş, verǝyim dǝrdǝ dǝrman mǝndǝdir.
Yǝqubi gör, zarü giryan Yusifi-Kǝnan üçün,
Piri-künci-xǝlvǝtǝm, uş, Misri-sultan mǝndǝdir.
Şahi-Mǝrdanın-Əlinin aliyǝm, övladiyǝm,
Zülfüqarü tacü Düldül, uç nişanı mǝndǝdir.
Açarım dini-Mǝhǝmmǝd, mǝzhǝbi-Cǝfǝr yǝqin,
La fǝta illa Əli, bu sirri-pünhan mǝndǝdir.
Mǝn şǝha bu canımı sidqilǝ qurban qılmışam,
Gǝr qǝbul qılsa vilayǝt, eydi-qurban mǝndǝdir.
Çün Xǝtaiyǝm şahın vǝsfinyi daim söylǝrǝm,
Eşqilǝ bel bağlaram, dǝftǝrlǝ divan mǝndǝdir.
Şah İs mail Hatayi’nin türkçe yazdığı eserlerini, yazıldıkları orjinal dil sesleriyle okumak isteyenlere Kaknüs Yayınları tarafından yayınlanan “Şah İsmail Hata’i Külliyatı”nı önerebilirim. (Yukarıdaki azerice nefes bahsettiğim bu kitaptan alınmamıştır) Kullanılan harfler ve imlalar çok farklı ve karmaşık görünmesine karşın, bence önemli bir eser.
Konumuza dönecek olursak... Yukarıda bir kaç örnek vermekle yetindiğim, Şah İsmail’in alevi kimliğinin ispatı olan bu eserlerin tamamı Taşkent Nüshası’ndan alınmadır. Sayın Arslanoğlu’nun Taşkent Nüshası bölümünde yayınladığı eserlere bakıldığında bunlardan çok daha güzel ve daha derin yüzlerce nefes mevcuttur. Hiçbirini görmeyip de sadece “Nasihatname”yi gören bir kişinin bile göreceği en yalın gerçek Şah İsmail’in bir Hak Eren’i olduğudur. Sonu şöyle biter Nasihatname’nin:
...
Nasihatname yazdım dervişane
Cihanda olmak için bir nişane
Teveccüh kıl tevekkeltü Al’Allah
Kulak çektim dedim erenlere Şah
Hak’kın fazlına bağlandık ezelden
Temennamız didardır Lemyezel’den
Hatayi derdimendim bir kemine
Anıcah hû deyin Şah’ın demine
Anadolu’da yaşamış, Hatayi mahlası almış, diğer Hatayi’lerin varlığı ise oldukça çelişkili, şüpheli bambaşka bir karmaşa...
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
Şah İsmail Hatayi 4
(Çaldıran Savaşı)
Çaldıran Savaşı’nı bu yazıda biraz ayrıntılarıyla vermek gerektiğini düşünüyorum, çünkü Çaldıran Savaşı konusunda özellikle Osmanlı kaynaklarına dayalı çarpıtmalar ve Selim’i büyük bir kahraman ve müslüman(!), Şah İsmail’i ise savaş meydanını korkusundan terk edip kaçan biri gibi göstermeye isbat amaçlı çabalar ve bunun sonucunda buna hizmet eden kötü niyetli, geçici başarılar mevcuttur. Oysa sadece sonuç itibarıyle Osmanlı’ların bu savaşı kazanmasının dışında, anlatılanlar ve söylenenler gerçeğin tam aksini yansıtmaktadır. Şah İsmail’i çok üzen bu yenilgiyi ayrıntılarıyla anlatmadan önce, bu noktaya gelene kadar Anadolu’da meydana gelen bazı olayları anlatmanın doğru olacağını düşünüyorum. Bu noktaya gelene kadar karşımıza çıkan iki önemli olay var: Biri Nur Ali Halife Ayaklanması, ötekisi ise 2. Bayezit’in tahttan indirilmesi ve yerine Selim’in tahta oturtulmasıdır.
Bu iki olay birbirine paralel gelişmiştir dersek, pek yanlış olmaz. Çünkü meydana gelen bu ayaklanmaya sebep, zaten bu ayaklanmadan kısa bir süre önce meydana gelen Şah Kulu Ayaklanması’yla bilince çıkan sorunlar, bu sorunların derinleşmesine katkıda bulunan, Osmanlı Sarayı çevresinde meydana gelen İktidar mücadeleleri, yandaş yada karşıt olmak gibi iki şıklı, çıkar yada zarar anlamına gelen devlet bürokrasisi ve bunun altında, inancından dolayı en çok ezilen kızılbaş halk kitleleri. Meydana gelen bu karışıklıklardan dolayı Nur Ali Halife Şah İsmail tarafından Anadolu’ya, bu bölgede bulunan kızılbaş inancı ve Erdebil Dergahı’na bağlı halkın ve dervişlerin birliğini sağlamak amacıyla gönderilmiştir. Anadolu’ya gelen Nur Ali Halife’ye üç dörtbin kişilik bir grup atları ve aileleriyle katılmışlardı. Bunları dağıtmak amaçlı Sultan Selim’in Malatya ili Beyi olan Faik Bey üçbin atlıyla onlarla çarpışmak üzere yola çıktı ve Tokat civarında çarpıştılar. Bu çarpışmada Faik Bey yenildi ve bütün malları Nur Ali Halife’nin ordusunun eline geçti. Ancak bu arada Selim yeniçeriler tarafından tahta oturtulmuş, 2. Bayezit tahttan azledilmiş (daha sonra bunun kahrına dayanamayıp ölmüştü), 2. Bayezit’in diğer oğulları çeşitli oyunlarla Selim tarafından alt edilmiş veya öldürülmüştür. Bunlardan özellikle Ahmet, Selim tarafından kandırılıp boğdurularak öldürülmüştü. Korkut’un ölümü de boğdurularak olmuştu. Sadece Murat, ki Ahmet’in oğludur, kızılbaş inancına meyletmiş, sonra Nur Ali Halife ayaklanması esnasında ona katılmış, daha sonra adamlarıyla birlikte Şah İsmail’in ordusuna katılmış, ileriki bir zamanda eceliyle ölmüştü. Bazı kaynaklarda Selim’in, Şah İsmail’den Murat’ı istettiği, ancak bunun red edildiği belirtilmektedir. Zaten bunun aksini yapmak Şah İsmail’in kişiliğine ters düşerdi.
Bu arada, burdan belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta var: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, her ne kadar da Osmanlı’yı yıkıp yerine demokrasiyi(!) getiren bir devlet olarak lanse edilse de, hem kurumları, hem de genleriyle Osmanlı Devleti’ne bağlı bir devlettir. Bugün Türkiye’deki önemli kurumların çoğu birer Osmanlı ürünüdür. Ancak bundan daha önemlisi, Türkiye’nin resmi tarihi Osmanlı övgüsüyle doludur. İşte bu övgülerin içinde en çok övülen, büyük bir devlet adamı ve deha olarak lanse edilen padişah, babasının ve kardeşlerinin katili olan, bunun yanında kırkbinden fazla aleviyi katletmiş olan Selim’dir. Resmi tarih Selim’e övgüler yağdırmakta sınır tanımamaktadır. Bu yetmiyormuş gibi, Osmanlı özlemi duyan büyük bir kesim ise Selim’in kardeşlerini katletmesini bile övebilecek kadar ileri götürebiliyor işi: “Bir taraftan devletin ve dinin sağlamlığı için kardeşlerinin çıkardığı fitnenin ortadan kaldırılması gerektiğini biliyordu. Ancak ölen kardeşlerinin ölümünden büyük üzüntü duyuyordu, bunun için onları sevenlere büyük yardımlar yapıyordu”, şeklinde şizofrenik cümlelerle karşılaşmak hemen hemen birçok yerde mümkün. Bunları yazanlar, hele hele Selim’i, halkını adaletle yöneten bir padişah olarak lanse edenler ise, Şah İsmail’e küfür etmekten de kendilerini alamıyorlar. Birçok yerde karşıma çıkan, ancak tarihsel hiçbir dayanağı olmayan, Şah İsmail’in altına insan pisliği yerleştirilmiş bir hediye sandığını Selim’e göndermesi ve bu sandıktan sonra, Şah İsmail’e bir ders vermek amacıyla altına gül kokulu lokum koyduğu bir hediye sandığını Şah’a geri gönderen Selim’in o gül kokulu lokumun altına iliştirdiği notta “Herkes yediğinden ikram eder İsmail” diye yazdırdığını anlatan yazılarda bir de şu cümleye rastlayınca, bunların nasıl bir çelişkiyi kişiliklerinde barındırdıkları da ayrı bir çarpıklık delili: “Şah İsmail, Selim tahta çıktıktan sonra, onu tebrik etmemişti ve onu kutlamaya bir elçi göndermemişti.” Bir taraftan tebrik etmemiş öbür taraftan hediye sandıkları gelip gitmiş, öyle mi? Hem de bu yazıları yazanlar öyle prestij sahibi yazarlardan sayılan güruhtan. Ama ırkçılık da sınır tanımıyor, bu da ayrı bir dert. Ben kendi adıma Selim denen caniyi sevmiyorum, binlerce lanet ediyorum! Şah İsmail’i de çok seviyorum, bir alevi ulusu, bir seyyiddir benim için. Ancak bu yazıda kaleme aldığım hiçbir şey tarihsel kaynaklardan yoksun değildir. Olayları anlatırken, olmayan hiçbir kahramanlığı Şah İsmail’e yakıştırmış değilim.
Selim’in Yeniçeriler tarafından tahta oturtulması ise ayrı bir konu. Bir taraftan bektaşi oldukları söylenen bu yeniçerilerin kendilerine kulluk yaptıkları padişahların tamamı sünni tarikatlara bağlı padişahlardı. Bugüne kadar yeniçerilerin psikolojik arka planlarının ne olduğuna dair bir araştırma yapılmış mı, bilmiyorum(?) Eğer yapılmamışsa bunun mutlaka yapılması gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu yeniçerilerin duruşu ve bektaşi kimlikleri arasında çok derin bir uçurum var.
Çaldıran Savaşı’na giden yolda, Selim hazırlıklarını yaparken ve kafasındaki planları gerçekleştirmek için kendine haklı sebepler yaratmaya çalışırken, Safevi Ülkesi’nde Şah’ı ve O’nun ocağına bağlı olanları sevindiren olay gerçekleşmiş; Şah Tahmasb 22 Şubat 1514’de doğmuş, bu Safevi ülkesini sevince boğmuştu.
Selim, Şah İsmail’e bir elçi göndererek savaşmak istediğini, dahası katlinin vacip olduğuna dair elinde fetva bulunduğunu ve bunun gibi Şah İsmail’i kendince islama davet eden (sanki kendisi müslümanmış gibi) bir tutum ve hem emredici hem de sert bir öğüt verici edasında bir duruş sergilemiştir. Osmanlı kaynaklı kimi yazılarda Şah’ın elçiyi öldürdüğü ve Selim’e kendi elçisini göndererek cevap verdiği söylenmektedir. Ancak Safevi Tarihine göre, Hemedan civarında Şah’a gelen bu Osmanlı elçisi aracılığıyla Şah İsmail Selim’e “ne zaman nerde karşılaşma olursa savaşa hazırız” demiş ve ayrılması için izin vermiştir. Bu arada Selim doğuya, Safevi devletine doğru ilerlerken, Şah İsmail de Diyarbekir Beyi Han Ustaclu Muhammed’e haberci gönderip askerlerini alıp gelmesini buyurmuştur. Çünkü Selim Makedonya’dan Balkanlardan ve İmparatorluğun dört bir yanından askerlerini bu sefer için toplamış, bazı Osmanlı kaynaklarına göre yüzbin yada yüzkırkbin, Safevi tarihine göre ise ikiyüzbin kişiden oluşan koca bir ordu ile Safevi Ülkesi’ne doğru gelmekteydi. Bunun için şu noktayı iyi anlamak gerekiyor: Selim’in üzerine yürüdüğünü, Şah İsmail öğrendiğinde Hemedan’da bulunmaktadır, hemen Diyarbakır’a bir haberci gönderip ordaki askerleri istemektedir ve kendisi de Tebriz’e doğru harekete geçmektedir. Bunu özellikle belirtmemin sebebi şudur: Kimi kitaplarda Şah İsmail’in bu savaştan kaçtığına, bu savaşın olmaması için direndiğine dair gerçekten ve gerçekçi duruştan uzak savlar var. Şah eğer bu savaştan kaçsaydı, yönünün Tebriz değil, Hemedan’ın doğusuna doğru olması gerekirdi. Oysa görüyoruz ki, Şah Tebriz’e gelmiş, Tebriz’e geldiğinde Selim’in ilerlemekte olduğunu öğrenmiş ve kendisi de Selim’e karşı gelerek nihayet Tebriz’in yaklaşık yüz yada yüzyirmi kilometre batısında kalan Çaldıran Ovası’ında karşılaşmıştır. Şah’ın bu savaşa korkmadan geldiği kesindir. Hemedan’la Tebriz’in arası kısa bir mesafe değildir. Yaklaşık olarak Amasya ile Erzincan arası kadar bir mesafedir. Üstelik İran’ın coğrafyası oldukça dağlık ve engebelidir. Bu da, o dönemin haberleşme hızı göz önüne alındığında, Şah İsmail’in bu çarpışmaya zaman kaybetmeden geldiğini, hiç de öyle iddia edildiği gibi geri durmadığını gösteriyor. Şah İsmail bu dediklerimin doğruluğunu Çaldıran’da, savaştaki kahramanlığıyla da ispatlamıştır. Ancak Diyarbekir’den gelen güçlerin kendisine katılması için biraz ağır davranmış mıdır, bu konuda bir bilgimiz mevcut değildir. Osmanlı Ordusu’yla karşılaşmanın gecikmesi konusunu işleyenler var, buna karşın yapılabilecek en mantıklı açıklama şudur: Eğer Şah İsmail bu haberi aldığında Tebriz’de bulunsaydı, belki de bu savaş Çaldıran’da değil, daha büyük bir ihtimalle Tokat ve Erzincan arasındaki herhangi bir yerde gerçekleşecekti.
Çaldıran Savaşı’nı anlatan bazı yazılarda, kaynağı belirtilmeden Şah İsmail’in Selim’e “gel ikimiz yalnız çarpışalım, bu askerleri birbirlerine kırdırmayalım” diye bir teklifte bulunduğunu, ancak bunun Selim tarafından rededildiğini okumuştum. Böyle bir teklifin varlığı çok zayıf bir olasılık da olsa, bana Hz. Ali’nin Muaviye denen lanete mektup göndererek, “gel ikimiz çarpışalım, bu askerleri birbirine kırdırmayalım” diye yaptığı teklif ve bunun Muaviye laneti tarafından kabul edilmemesini hatırlattı. Çünkü gerçekten böyle bir teklif Şah tarafından Selim’e götürülmüş olsaydı, diyebilirim ki Selim bunu kesinlikle redederdi. Bir defa kişilik olarak, ikisi arasında dağlar kadar fark var. Biri Ali ise, ötekisi Muaviye’dir kesinlikle. Osmanlı’nın bir zaferi olan Çaldıran, aslında Şah’ın Selim’le karşılaştırılamayacak kadar bilekli ve yürekli bir cengaver olduğunun da ispatıdır aynı zamanda. Ayrıca bu kahramanlıkların ispatları, kendini ordan burdan ele veren Osmanlı menşeili kaynaklarda da mevcuttur.
Savaşın nasıl geliştiği konusuna girmeden önce belirtmem gereken önemli bir husus daha var: Şah İsmail’le Selim arasında o dönem yapılan yazışmalarda, kaynakların bildirdiğine göre, Selim farsçayı kullanırken, Şah İsmail türkçeyi kullanmıştır. Şah İsmail’in arapçaya, farsçaya hakim olduğunu, bu dilleri iyi bildiğini biliyoruz. O dönemin azeri türkçesini ne kadar mükemmel bildiğini, herbiri ayrı bir güzellikte sanat eseri, divan edebiyatının güzide örnekleri olan şiirlerinde görmek mümkün. Anadolu halk türkçesini de ne kadar iyi bildiğini, hala Anadolu’daki alevi deyişlerindeki haklı yerini korumasına baktığımızda, görmek zor olmasa gerek. Sayın İbrahim Arslanoğlu’nun, o nefeslerin başka Anadolu Hatayilerine ait olduğu iddialarındaki çarpıklıklara bu yazının devamında değineceğimden, burda konuya girmiyeceğim. Ancak şimdilik kısaca şu kadarını söylemeliyim ki, kurduğu devleti oluşturan büyük unsurların Anadolu’da halk türkçesini konuşanlar olduğunu düşündüğümüzde görürüz ki, Şah İsmail’in Anadolu halkının o zaman konuştuğu türkçeye hakim olduğu gerçeği kaçınılmazdır. Nitekim Safevi Devleti’ni oluşturan en büyük unsurlar Anadolu’dan giden halk türkçesi konuşan topluluklardı. Bununla birlikte bu toplulukların içinde sayısı azımsanamayacak kürt kızılbaşlar da vardı. Ancak devlet içi ve devletler arası diplomaside bir resmiyeti olmadığı için yazılı kaynaklarda izi olmayan kürtçeyi biliyor olması da büyük bir ihtimal dahilindedir. Nihayetinde kürtlerin yaşadığı bölgelerin büyük kısmının padişahıydı. Şah’ın mektuplarını türkçe yazmasını, resmi ideoloji taraftarı yazarların O’nu türkçü bir hakan olarak görme ve gösterme çabalarına dayanak olarak kullanma çabalarındaki anlamsızlığı ayrıca açıklayacağım.
Şah İsmail’in ve Selim’in orduları nihayetinde Çaldıran ovasında karşılaştı ve herbiri kendi saflarında savaş hazırlıklarına başladı. Osmanlı padişahlarının savaşlarda kendilerini korumak için kullandıkları çok etkili bir korunma yöntemleri vardı. Ordunun merkezini arabalar ve zincirlerle sağlamlaştırırlardı. O zincirlerle sağlamlaştırılmış alanın içinden askerler tüfekler, darbzenler ve toplarla ateş ederlerdi. İşte Osmanlı Padişahları’da bu çok sağlam duvarın gerisinde dururlardı. Osmanlı’nın bu yöntemini bilen Han Muhammed Ustaclu ve diğer bazı Anadolu Beyleri, “Onlar daha saflarını düzenlemeden, kendilerini bu zincirlerle korumaya almadan onlara saldıralım ve onları Çaldıran Ovası’nda yok edelim” diye öneride bulunmuşlardı. Ancak Şamlu Durmuş Han bunu kabul etmemiş ve “Onlar kendilerini korumak için her türlü hazırlıklarını yapıncaya kadar bekleriz. Daha sonra savaş meydanına gider ve onların askerlerini yok ederiz” demişti. Şah İsmail tarafından kabul gören fikir Şamlu Durmuş Han’ın önerisi olmuştu. Bazı tarihçierin dediği gibi, Osmanlı ordusu öyle yol yorgunu olarak yakalanmış ve bu fırsat bilinerek saldırılmış bir ordu değildi. Osmanlı ordusu bu sefere çıkarken uzun süreye yayılmış bir yolculuk yaparak yorulmadan yoluna devam etmiştir. Şah İsmail de ordusuyla uzun bir yolculuk yaparak Çaldıran’a ulaşmıştır. Diğer bir kısım asker önce ta Diyarbekir’den Tebriz’e gelmiştir. Dikkat edilirse Şah İsmail, Han Muhammed Ustaclu’nun önerisini kabul etmeyi, mertlik anlayışına sığdıramamıştır. Öte taraftan ordusunun merkezinde duran ve etrafı zincirlerle, toplarla tüfeklerle ve en keskin nişancı askerlerle çevrili bir padişah da olmamıştır. Çünkü Şah İsmail, ordusunun merkezinde askerlerden ve ateşli silahlardan oluşturulmuş duvarların arkasında durmak orda kalsın, aksine askerlerinin en önünde durmuş, hep kendisi bizzat savaşmıştır. Kaldıki, Safevi Ordusu’nda ne top ne de tüfek mevcuttu. Bu durum aslında savaşın kaderini belirleyen tek unsur olacaktı. Çünkü her seferinde bozguna uğrayan Osmanlı biriklerinin yardımına toplar ve tüfekler yetişecekti. Şah İsmail her zaman olduğu gibi, Çaldıran Savaşı’nda da saflarını düzenledikten sonra, kendisi de zayıf düşen taraflara yardım etmek amacıyla hazır bekleyen bir grubun başında bulunmuştur. Osmanlı Ordusu’nda Mihaloğlu, Sinan Paşa ve Malkoçoğlu Turali gibi ünlü paşalar, akıncılar ve öncüler mevcuttu. Bu arada Malkoçoğlu Turali ve onun gibi öncü ve akıncılarla ilgili, onların ne kadar üstün savaşçılar olduklarına dair tarihe düşülen notlarla ilgili bir iki açıklamayı burda zaruri görüyorum: Gerek Osmanlı gerekse Avrupa kaynaklı tarihi belgeler bu savaşçıların ne kadar acımasız, ne kadar tecavüzkar ve hedefini vurmada ne kadar isabetli olduklarını bildirmektedirler. Mesela bu akıncıların, dört nala koşan atların üzerinden karşılaştıkları zırhlı düşman askerlerini, aralarındaki mesafe uzak da olsa, gözleri için açılan aralıktan rahatlıkla vurabildiklerini bildiren kaynakların olduğunu biliyorum.
Kızılbaş ordusundan Sarı Pire’nin bir grup öncü güçle düşman ordusuna saldırması, onları geriletmesi ancak Osmanlı Ordusu’ndan Mihaloğlu’nun kendisine saldırması sonucu geri çekilmesi o anda Şah İsmail’in o tarafa yönelmesine sebep olmuştur. İşte Şah’ın o tarafa yönelmesi sonucu Rumlu Hasan’ın ”cesaret denizinin ejderhası” diye tanıttığı Malkoçoğlu Turali, Şah İsmal’in karşısına geçip şunları söylemiştir:
Ben savaş ve kin gününde
Göğü yere çarpabilirim
Okla dikerim karıncanın gözlerini
Başka bir okla açarım kusursuz yeniden
Kızgınlıkla bakarsam düşmana
Tatlı canından olur o kızgın bakışla
Süngüm yandan girer göbekten çıkar
Yalan söylemiyorum, işte savaş
Ancak bunları söyleyen Malkoçoğlu Turali, belliki karşısındakinin korkusuzluğundan habersiz ve belki de Şah İsmail olduğunu bile bilmiyor. Daha elini kılıcına yada öteki silahlarına götüremeden, Şah İsmail’in büyük bir öfkeyle başına indirdiği kılıç darbesiyle başı miğferiyle beraber boynuna kadar ikiye bölünüyor. Malkoçoğlu gibi öncü güç olan bir üstün savaşçının bu şekilde kolayca ve büyük bir çabuklukla öldürülebilmesi düşman askerlerini müthiş bir korkuya salıyor ve ordularının merkezlerine doğru kaçmaya başlıyorlar. Bu olaydan sonra Kızılbaş Ordusu’nun sağ kanadı Osmanlı Ordusu’nun sol kanadına öyle bir saldırıyor ki, Sinan Paşa emrindeki Osmanlı Ordusu’nun sağ kanadı Çaldıran Tepesi’ni gerisin geri kaçarak geçmek zorunda kalıyor. Öte taraftan bu yenilgilerin Selim’i korkuttuğu da bir gerçek. Nitekim Sol kannatta da Han Muhammed Ustaclu’nun Osmanlı’nın sağ kanadını geri püskürtmesi, ama kendisine isabet eden bir top ateşi sonucu şehit olması Osmanlı’yı ancak cesaretlendirmiş ve o zaman Osmanlı’nın sağ kanadı Kızılbaş Ordusu’nun sol kanadını geri püskürtebilmiştir. Ve yanındaki gazilerle beraber Şah İsmail tarafından ordularının merkezine kadar püskürtülen Osmanlı öncü güçleri tüfeklerin devreye sokulmasıyla, Kızılbaşları geri çekilmek zorunda bırakmıştır. Fakat bu arada Osmanlı’nın en korkusuz öncü savaşçılarından birçoğu, Şah İsmail’in kılıcının darbeleriyle öldürülmüştü. Kızılbaş askerleri Osmanlı’nın süvarilerini birçok kez zincirlerle birbirine bağlanmış arabalara kadar kovalamışlardı. Ancak yeniçerilerin top ve tüfeklerinin darbelerine dayanamayıp geri dönmek zorunda kalmışlardı. Şah İsmail bizzat kendisi yedi kez bu zincirlerle sarılı arabalara ulaşıp, bu zincirleri kılıç darbeleriyle kırmışsa da, tüfek ve benzeri ateşli silahların saldırısına dayanamayıp geri dönmek zorunda kalmıştı. Kimbilir belki de Selim’i arkasına gizlendiği demir kafesinden çıkarıp teke tek dövüşerek yok etmek çabasındaydı. Yine bu saldırıların bir tanesinde Şah İsmail’in etrafını Osmanlı askerleri sarmıştı. Ancak korku nedir bilmeyen Şah o zavallılara atı ve kılıcıyla saldırıp öldürdüklerinden tepeler oluşturmuştu. Daha sonra savaşın şiddetinden hiç birşey kaybetmediği anlardan birinde, yine Osmanlı askerleri Şah’ın bulunduğu grubun etrafını sardılar ve yine birçoğu öldürülerek, birçoğu da gerisin geri kaçarak püskürtüldü.
Nihayetinde sanırım, bu savaşta ne kadar yiğitlik gösterilse de, ne kadar düşman öldürülse de bu toplara tüfeklere rağmen bir zafer elde etmek olanaksız göründüğünden, Şah’ın emriyle borazan çalınıp savaş meydanının bir şekilde terk edilmesine karar verilmiştir. Bu amaçla Kızılbaş ordusunun merkezine doğru gelen Osmanlı Ordusunun saflarını kırarak yola devam edilmiştir. Şah İsmail’in atı bir bataklığa saplanıp kalınca Ustaclu Hızır Ağa, Şah’a kendi atını vererek yola devam edebilmesini sağlamıştır.
Çaldıran Savaşı’ndaki en acıklı olaylardan birisi de Afşar Sultan Ali Mirza Bey’in, ki bu kişinin Şah İsmail’in musahibi olması olasılığı vardır, Şah İsmail sanılarak yakalanıp Selim’e götürülmesi ve Şah olmadığı anlaşılınca öldürülmesidir.
Bundan sonra yapılan şey, Osmanlı Ordusu’nun sol kanadını kırıp, ordunun merkezine saldırarak, çatışma alanının terk edilmesi olmuştu. Bu saldırı ve peşinden gelen kaçış, haliyle Selim’i işkillendirmiş, yağmacı Osmanlı askerlerini, bunun bir savaş hilesi olabileceği konusunda uyarmıştı. Ancak gece yaklaştığında ve meydanda kızılbaşlardan kimsenin kalmadığını gördüklerinde, malları ve eşyaları toplamaya başlamışlardı.
Savaş’tan sonra Şah İsmail Dergüzin’e gitmişti. Selim ise Tebriz’e gelmişti. Tebriz’de yaptığı ilk iş Hasan Padişah Camii’ne gidip namaz kılmak olmuştu. Ancak namaz kıldıktan sonra hutbe okuyan hatip sıra padişah ismine gelince “Sultan oğlu Sultan Abulmuzaffer İsmail Bahadır Han” deyince Osmanlı askerleri onu öldürmek istemişlerdi. Selim “dili öyle alışmıştır” diyerek bunu engellemişti. Selim’in bunu yaparken nasıl bir psikolojiye sahip olduğunu bilemiyoruz ama, benim görüşüm, Selim bu davranışıyla aslında olayı hafifletmeye çalışmış, çünkü aksi bir tutum, hatibin bilinçli bir biçimde Şah İsmail’in ismini okuduğunu kabul etmiş olmak olurdu ve bu hatibin ölümü göze alarak Şah İsmail’in padişahlığını kabul ettiğini ve Selim’i padişah olarak kabul etmediğini ilan etmek olurdu. Tabi burda dikkatimi çeken husus, bir sünni hatibin, o an yanında askerleriyle bulunan ve zor bir zafer kazanmış sünni bir padişah varken bile, kızılbaş olan bir padişahın ismini anması. Ben bunu dil sürçmesi olarak göremiyorum. Bana göre bu Şah devletindeki o günün koşullarında var olan adaletin bir yansımasıdır. Nitekim Selim ancak sekiz gün Tebriz’de kalabilmiş ve daha sonra geri dönmek zorunda kalmıştı. Çünkü onun Tebriz’de gördüğü güzellik, halkın Safevi devletine bağlılığı ve o günün koşullarında Osmanlı’nın hiçbir yerinde olmayan sosyal adalet Selim’in sekiz günden fazla duramamasının asıl sebebiydi. Rumlu Hasan’ın dediği gibi “atalarının ve dedelerinin hayalinde olanaksız olan görüntüyü, kesin olarak kendi gözüyle gördü.” Bazı, Osmanlı asıllı kaynaklara dayandırılarak uydurulan, “Sultan Selim’in asıl amacı Safevi Devleti’ni tamamen ortadan kaldırmak ve bu fitneyi bitirmekti. Ancak bektaşi tarikatına bağlı yeniçerilerin rahatsızlığından, geri dönmek zorunda kalmıştı” şeklindeki açıklamalar tarihsel anlamda tutarsız ve dayanaksızdır. Çünkü eğer o top ve tüfekleri kullanan bektaşi(!) yeniçeriler olmasaydı, Osmanlı Ordusu Çaldıran bataklığında belki o güne kadar ki tarihinin en ağır bozgununu yaşayacaktı. Bunu engelleyerek büyük bir başarı sağlayan yeniçerilerin Tebriz’de durmaktan rahatsız olmaları akla mantığa sığabilecek bir durum değildir. Bunu söyleyenler güya kızılbaş devletine karşı bunu yapmak istemeyen bir yeniçeri portresi çizme çabasındadırlar. Ancak eldeki kaynaklara göre, bunun gerçekle bir ilgisinin olamayacağı kesindir. Bana göre Selim’in gördüğü, Tebriz örneğinde, padişahına oldukça bağlı olan bir halk kitlesi olmuştur. Amacı yayılmacı ve yağmacı bir devleti genişletmek olan bir padişahın bunun aksini düşünmesi zaten olanaksız. Selim kürtlerin daha çok egemen olduğu doğuda İdrisi Bitlisi özelinde kürtlerin desteğini alabildiği için, o dönem kürt bölgeleri Osmanlı’nın yönetimine geçebilmiştir. Eğer Selim bu desteği o zaman diğer alevi olan halk kitlelerinin çoğunlukta olduğu Tebriz’de görseydi, fırsat bu fırsat deyip oraları da Osmanlı’ya katardı, ki zaten amacı buydu. Bana göre Selim’in bunu elde edememekteki en büyük sorunu padişahları Şah İsmail’e sonuna kadar bağlı olan bir halk kitlesi olmuştur. Bunun içindirki, Tebriz’de ancak sekiz gün durabilmiş, sonra içine korku düşerek geri dönmüş ve Amasya’da kışlamıştır. Kaldı ki Selim, Çaldıran’da ateşli silahların yardımıyla zar zor elde ettiği bu zaferin, eğer bu işi ilerletirse kendisine daha uzun bir süre yar olamayacağını, eldeki cephane bittiğinde kızılbaşlar tarafından yok edileceğini bilmiyor olamazdı.
Bu yenilgi Şah İsmail’e çok ağır gelmiştir. Çünkü her zaman girdiği savaşlarda sayıca ve teknik olarak kendisinden üstün olan ordularla çarpışmış, her seferinde zaferle geri dönmüş, Çaldıran Savaşı’nda da sayıca en az kendisinden iki misli fazla olan Osmanlı Ordusu’na ağır insan kayıpları verdirmiş, ama yine de bu yetememiş, çünkü Safevi Ordusu’nun savaş geleneğinde olmayan, Osmanlı’nın kalabalık tüfekleri, hareketli topları, havan topları vb. ateşli silahlarına dayanmak mümkün olmamış, sonuç itibariyle savaş meydanını terk etmekten başka çare kalmamıştır. Çünkü orda savaşmaya devam etmek Şah için canını seve seve veren kızılbaş askerlerini ateşli silahlara açık hedef haline getirmekten başka bir işe yaramayacaktı. Belki de “delikli demir icad oldu, mertlik bozuldu” sözü Çaldıran Savaşı’ndan sonra söylenmiş bir sözdür. Çünkü görüyoruzki, bu savaştan yaklaşık doksan yıl sonra meydana gelen Osmanlı-Safevi savaşında Safevilerin kızılbaş Ordusu Osmanlı Ordusu’nu kötü bir biçimde bozguna uğratmıştır.
Çaldıran Savaşı’na kadar girdiği hiçbir savaşta yenilmemiş olan Şah, bu savaştan sonra hiçbir savaşa katılmamıştır. Boş zamanlarını daha çok av partilerinde geçirmiştir. Yırtıcı hayvan avlamak onun en büyük merakıydı. Ancak Şah, bir yol insanıydı ve devletinin de temellerini bu yol ve yola bağlı olanlar oluşturuyordu.
Bu yenilgi, bunun dışında hiçbir şey değiştirmemiştir. Safevi Devleti o dönem kaybettiği Doğu Anadolu’yu ileriki tarihlerde kısmen de olsa almıştır ve güçlenerek varlığını sürdürmüştür. Nitekim Şah Abbas Dönemi Safevilerin altın dönemi olarak kabul edilir.
Önemli başka bir ayrıntı ise Selim’e mal edilen (bu yazının sonuna eklenen) o şaibeli resim konusudur. Selim’in, tarihsel olarak kalan hiçbir resmi buna benzememektedir. Sayın Mehmet Bayrak ve diğer bazı yazarlar bu resimdeki kişinin Şah İsmail olduğunu, bunun bir çeşit resmi ideolojinin oyunu olarak Selim diye sunulduğunu söylemektedirler. Osmanlı özlemiyle tutuşan bazı kesimlerde de bu resimdekinin Selim olamayacağına, Selim’in kulağına mengüş takmadığına ve sade giyindiğine, aksine bu kişinin Şah İsmail olduğuna dair yazılar okumuştum. Doğrusu Selim’i gösteren tarihi diğer resimlerinin hepsi birbirine benzerken, buna karşın hiçbiri buna benzememekte ve sol kulağında da burda olduğu gibi bir mengüş bulunmamaktadır. Bu resim’in Şah İsmail’e ait olup olmadığı konusunda birşey diyemem, (çünkü Şah’ın kulağında mengüş olan başka bir resmini görmedim) ama Selim’e ait olmadığı kesin gibi görünüyor.
Nihayetinde iki padişah için karşılaştırma amaçlı söylenecek en doğru söz şudur: İkisi karşılaştırılamayacak kadar zıt kişiliklerdi. Selim için denir ki, O, Osmanlı’nın neredeyse boş olan hazinesini, ağzına kadar doldurmuş, hatta kendi adına bir mühürle bu hazineleri kilitlemiş, Osmanlı’nın 2 küsür milyon km kare olan topraklarını 6 milyon km karenin üzerine çıkarmış çoook büyük(!) bir devlet adamıdır. Oysa Selim’in döneminde halk fakirlikten ve açlıktan kan ağlamıştır. Çünkü Selim açıktır ki üretimi arttıran bir gelişme sağlamamıştır. Üretim arttırılmadan bir zenginlik sağlanıyorsa, buna daha fazla soymak, daha fazla sömürmek denir. Peki ne yapmıştır? Kısaca, hemen iki kelimeyle söylemek gerekirse şunu yapmıştır: Almıştır ama vermemiştir! Oysa Şah İsmail’in bu açıdan bakıldığında durumunun ve bir padişah olarak halka karşı idare anlayışının ne olduğunu göstermesi açısından söylenenler şunlardır: “Onun gözünde tam ayarlı altınla değersiz bir taş arasında fark yoktu. İradesinin yüceliğinden deniz ve madenden elde ettikleri O’nun bir günlük bahşişini bile karşılayamazdı.” Öyle görünüyor ki, Şah İsmail sadece bir yol ulusu olarak değil, o dönemin idarecilik anlayışı göz önünde tutulduğunda, idaresindeki adaletli uygulamayla da halkın kendisini sevdiği ve düzenini halkı soymak üzerine kurmamış olan bir padişahdır. Dönemin sünni hatibinin Selim’in yanında bile hutbede padişah ismi anılırken, Şah İsmail’in adını söylemesinin bir anlamı olsa gerektir.
Ancak Şah İsmail kızılbaş olarak da adlandırılan alevilerin büyük çoğunluğu için bir padişahtan çok daha öte, çok daha değerli ve yüce bir yol ulusu ve yol ereniydi. O’nu günümüze taşıyan en önemli sebep işte bu yönüdür.
----------------------------------------
Bülent Aldede-Şah İsmail Hatayi-3
1503 yılına kadar Akkoyunlu Emir Elvent’in Şah İsmail’e karşı yeniden saldırı niyetiyle değişik çabaları devam etmiştir. Bu çabalarda, çevredeki diğer sünni devletlerin kapalı ve açık desteklerinin etkisi büyük olmuştur. Mesela 2. Bayezit’in Akkoyunlu’ları Safeviler’e karşı birlikte hareket etmeleri yönündeki teklifleri ve böylesi bir harekette de her türlü desteği vereceğine dair bilgiler mevcuttur. Ancak Elvent Bey her ne kadar bu niyetle harekete geçmişse de, her seferinde Şah İsmail’in üzerine gitmesi, onu korkutmuş ve bunun sonucu kaçmak zorunda kalmıştır. Daha sonra Haziran 1503’de, Şah İsmail’in kendisine “muradını alamamış” anlamında “Namurat” dediği Akkoyunlu Beyi Murat’la sıradışı bir savaşı olmuş ve bunun sonucunda Şah İsmail komutasındaki Safevi Ordusu sıra dışı bir zafer kazanmıştır. Bu savaşta bazı kaynaklara göre kızılbaş ordusu on bin kişiden az, Rumlu Hasan’a göre ise on iki bin kişiden oluşuyordu. Oysa bu ordunun karşısındaki Akkoyunlu’ların ordusu diğer destekçilerle birlikte, sayısı tam verilemese de kat be kat fazlaydı. Rumlu Hasan’ın tarihine göre Akkoyunlu’ların ordusundan sırf on bin kişiden fazlası savaşta öldürülmüştür. “Namurat” ise yenilgiden sonra kaçarak kurtulmuştur. Bütün bu başarılardan sonra Safevi Devleti’nin sınırları iyiden iyiye genişlemiş ve artık bazı diğer devletler gibi, Osmanlı Devleti de, büyük bir devlet olduğunu kabul etmek zorunda kalmaya başlamıştır. Nitekim 2. Bayezit daha sonraki bir tarihte, Irak ve Fars ülkesinin fethedilmesinden sonra elçisini armağanlarla Şah İsmail’e gönderip, bu başarıyı kutlamıştır. Şah İsmail’de 2. Bayezit’e sevgi ve dostluk göstermiş, elçisini armağanlarla geri göndermiştir.
1507 yılında karşımıza çıkan, en önemli olaylardan biri Şah’ın Elbistan’a yaptığı seferdir. Bu seferin olmasına sebep ise, Osmanlı kaynakları destekli Şah’ın Alaüddevle’nin kızını istemesi yada anlatılan diğer fetih amaçlı şaibeler değil, Alaüddevle’nin Şah’ın komutasında bulunan memleketlere saldırması ve daha da önemlisi Şah’a doğru giden kızılbaşları cezalandırması ve bu yönlü diğer sünni beyliklerle ve devletlerle kurnaz işbirliklerine girişmesi emri altındaki özellikle kızılbaş halka zulümkar davranmasıdır. Bunun üzerine Şah İsmail 2. Bayezit’ten aldığı geçiş izniyle Osmanlı toprakları olan Kayseri üzerinden Elbistan’a gelmiştir. Ancak Elbistan’da o dönemin bazı tarihçilerinin yazdığı gibi, Şah İsmail’le Alaüddevle arasında bir çatışma olmamıştır. Çünkü Şah’ın Elbistan’a yürüdüğünü duyan Alaüddevle, Safevi ordusunun karşısında duramayacağını bildiği için, kaçarak Turna Dağı’na gitmiştir. Bu sebeple Elbistan’da bir savaş olmamıştır. Ancak Lala Hüseyin Bey’le Alaüddevle’nin oğlu Sarı Kaplan arasında Ceyhan Nehri kıyısında bir çarpışma olmuştur. O bölgeye 300 kadar adamıyla, atlara arpa ve saman temin etmek üzere giden Lala Hüseyin Bey’e Sarı Kaplan’ın ansızın ortaya çıkıp saldırması sonucu gerçekleşen bir çarpışma olmuştur. Bu çarpışmada ise adamlarının çokluğundan ve diğerlerinin gafil avlanmalarından, Sarı Kaplan galip gelip, üç yüz kadar gaziyi öldürmüş ve kaçıp gitmiştir. Şah İsmail, kendisiyle karşılaşmadığı ve direnmediği için Alaüddevle’ye “Ala Dana” lakabını takmıştır.
Elbistan’dan dönerken Elazığ Kalesi’nde konuşlanan ve bir kısım Dulkadirlilerin (Zülkadirlilerin) kalenin sağlamlığına ve stoklarının çokluğuna güvenerek suçlar işlediklerini ve masum halka saldırıp soygunculuk yaptıklarını öğrenen Şah İsmail kaleyi kuşatma emri vermiştir. Kale kuşatılınca ve içerdekiler bir kurtuluş şanslarının olmadığını görünce teslim olumuşlardır. Bunlar teslim olduktan sonra Şah İsmail onların eşkiya olanlarını öldürtüp, iyilerini ise ordusunda hizmete aldırmıştır. Daha sonrasında ise Diyarbakır yönetimini Muhammed Ustaclu’ya vermiş, Muhammed Ustaclu’da, sonraki zamanlarda bunu fırsat bilip Diyarbakır’ı yeniden ele geçirmek için savaşan Sarı Kaplan’ı bozguna uğratarak kesin bir zafer kazanmış olarak Diyarbakır’ı Dulkadiroğlu’ları için bir hayal olarak kalmasını sağlamıştır.
1508 yılının Ekim ayında Şah İsmail Bağdat’a girdi. Bazı tarhçiler yine Şah İsmail’in Bağdat’a girdiğinde ordaki sünnileri öldürdüğünü söylerler ve bu çoğu zaman böyle bir cümleyle bırakılır ve hareketin keyfi olduğu izlenimi verir. Oysa ordaki alevi, Ehlibeyt’i seven halka yapılan zulümlerin karşılığı ve o zulmü yapanların cezalandırılmasıdır bu Şah İsmail için ve öldürülenler askerlerden ve askerle ilgili çevrelerden oluşuyordu. Yine o seferde bir kuyuda hapsedilmiş olan Seyyid Muhammed Kemune, Şah İsmail tarafından kurtarılıp, Necefi Eşref’in (Hz. Ali’nin türbesi) sorumluluğu kendisine verildi.
Safevi Devleti’nde Şah İsmail döneminde karşımıza çıkan en sert olay olarak sunulan olgu Özbek Han’ı Şeybek’le yapılan savaş ve sonrasında olanlardır. Ancak bu konuya girmeden, bu noktaya gelene kadar yaşanan geçmişi, öncesini bilmek gerekiyor; aksi taktirde aslında koyu bir sünni ve cani olan Şeybek Han masum gösterilmiş olur.
Şeybek Han hiçbir zaman Şah İsmail’i deyim yerindeyse kendince “adam yerine koymamıştır.” Her zaman hakaret etmiş, her zaman saldırı fırsatı aramış, O henüz Safevi devletini kurmadan önce bile O’nu ortadan kaldırmaya yönelik sinsi planların merkezi olmuş, yada bu tür planlara alet olmuştur. Koyu sünni olan Şeybek Han, kızılbaş olduğu için Şah İsmail’e her zaman hakaret etmeyi marifet bilmiş, O’nu hep küçümsemiştir. Hatta bir seferinde Şah İsmail’e gönderdiği bir mektupta, ne kadar “müslüman” olduğunu anlatabilmek için şu dizelere yer vermiştir:
Biz harap olan Irak mülkünün açgözlüsü değiliz
Ta ki, Mekke ve Medine’yi almadıkça
Buna karşın Şah İsmail de ona yazdığı cevapta şu dizelere yer veriyor:
Her kim ki gönülden Ali Ebu Turab’ın kulu değilse
Yüz Mekke ve Medine de alsa birşey sayılmaz
Bu satırlarda geçen “Ebu Turab” Hz. Ali’nin en sevdiği lakablarından birisidir. Çünkü “Toprağın Babası” anlamına gelen bu lakabı ona veren Hz. Muhammed olmuştur. Oysa Emeviler kendisine hakaret etmek amacıyla Hz. Ali’yi “Ebu Turab” diye adlandırırlardı. İleriki tarihlerde ise, gelişen alevi kızılbaş ve ona yakın inanç kurumlarında, temel ilkelerden birisi de, ki bu hakikat kapısının kurallarından birisidir, toprak olmakdır; bunu bütün alevi ulularında görmek mümkün. Hatta Şeyh Bedrettin “gösterilebilecek en büyük keramet toprak olmaktır” diyor. Açıktır ki Şah İsmail’de de bu düşünce mevcuttur. Tekrar konumuza dönecek olursak; bilinmesi gereken önemli başka bir durum da, Şeybek Han’ın her zaman Şah İsmail’i pervasızca kendisine ve dolayısıyla hanlığına kul olmaya çağırması, bu anlamda Şah İsmail’i sürekli kışkırtmasıdır. Şah’a gönderdiği haberlerde O’nun sünni islamı kabul etmesini aksi taktirde Azerbaycan ve Irak’ı ve Şah’ın elinde bulunan her yeri zaptedeceğini, ülkesini yakıp yıkacağını bildirmiştir. Gözden kaçırılmaması gereken bir başka nokta ise, Şeybek Han bunları yaparken sürekli Osmanlı Devleti’nin başı 2. Bayezit’ten açık yada gizli destek almıştır. Hatta Şah İsmail’e yazdığı bir mektupta O’nu “kolcubaşı” olarak adlandırmış ve yapabileceği en doğru işin de gelip Taht’ın ayağına niyaz etmesi olduğunu iddia etmiş, bundan başka O’nun bir kurtuluş yolunun olmadığını söylemiştir.
Bu kadar hakaret ve sürekli meydan okumalardan sonra Şah İsmail Özbekler’in üzerine yürümeye karar vermiştir. Giderken yolda İmam Rıza’nın türbesini tavaf edip eşiğine niyaz olmuştur. Safeviler’in bu savaşı, keyfi, sırf fetih amaçlı bir savaş değildir. Bu savaş, kızılbaş kimiliğine sürekli hakaret eden, bu anlamda Osmanlı’nın açık ve gizli desteğini gören, her fırsatta kızılbaş ülkesinin sınırdaki yerleşim yerlerine yağma amaçlı saldıran Şeybani (Özbek) Hanlığı’na ve O’nun başı Şeybek Han’a karşı bir nefsi müdafa savaşı olmuştur.
Bu savaşın en ilginç yanı bu kadar hakaret, bu kadar meydan okuma ve bu kadar küçümsemeye karşın, Şah İsmail’in saldıracağını duyan Şeybek Han’ın daha bir çatışma olmadan kaçıp Merv’in içinden dışarı çıkmayışı olmuştur. Bir kaç günlük çatışma ve mücadelelere rağmen, Kaleleri ve duvarları güçlendirilmiş bu şehirden Şeybek Han’ı ve ordusunu dışarı çıkarabilmek mümkün olmamıştır. Bunun üzerine Şah İsmail geri çekilme taktiğini kullanmaya karar verip ordan uzaklaşmış ve ordusunu oradan üç fersah (yaklaşık 15, yada 18 km kadarlık bir mesafe) uzaklıktaki bir yere konuşlandırmış ve beklemiştir. Ancak bunun savaş hilesi olabileceğini düşünen Şeybaniler şehirden dışarı çıkmamışlardır. Rumlu Hasan’ın bildirdiğine göre, Şeybek Han ve adamlarının şehrin kalesinden çıkmalarında en büyük etkiyi yaratan Şeybek Han’ın eşi Moğul Hanım’ın şu sözleri olmuştur: “Siz defalarca Hakan İskender Şan’a tehdit dolu mektuplar yazdınız ve onu savaşa çağırdınız. O da uzaktan, çaresiz ve yorgun ordusuyla Merv’e geldi ama siz başınıza namussuzluk toprağı döktünüz ve şehrin dışına çıkmadınız. Şimdi artık devletin çıkarı, korkuyu kendinizden uzaklaştırıp, güçlülükle savaş meydanına gitmenizi gerektirir. Ayrıca korku ve kötümserlik erkeğin ayıbıdır.” (Şah İsmail Tarihi (Ahsenü’t Tevarih), Rumlu Hasan, Ardıç Yayınları, Baskı Şubat 2004, Sayfa 146, ISBN: 975-7902-59-4). Bu sözler Şeybek Han’ın kızıp harekete geçmesini sağladı. Şeybek Han askerleriyle kızılbaş ordusunun bulunduğu yere yaklaşınca, bir grup kızılbaş askeri plan gereği bunların önünden kaçmaya başladı ve bunun üzerine Şeybek Han ve Ordusu bu kaçanların peşinden hızla devam ettiler. Ancak kendilerinin karşısında, birden bire çarpışmaya hazır bir ordu görünce pişman olup durmak zorunda kaldılar, lakin iş işten geçmiş oldu. Sonrasında meydana gelen şiddetli savaşta her zaman olduğu gibi, Şah İsmail ordusunun en önünde ve her tarafında büyük bir kahramanlıkla çarpışmış, sonuçta Özbek ordusunu bozguna uğratmıştır. Bu bozgundan sonra Şeybek Han kaçmış, kapısı olmayan dört duvarlı bir yerin içine sığınmış, fakat oraya sığınan diğer özbek askerlerinin ayakları altında havasızlıktan boğulmuş ve sonrasında Safevi askerleri tarafından tesbit edilip cesedi ordan çıkarılmıştır. “..., kutlu hizmetlilerden bazıları öldürülenlerin arasında havasızlıktan boğulan Şeybek Han’ın cesedini buldular. Hakan İskender Şan’ın buyruğuyla hemen orada onun kötülük dolu kafasını bedeninden ayırdılar ve derisini soyup, saman doldurduktan sonra Rum (Osmanlı) padişahı Sultan Bayezit’e gönderdiler, kafatasını da altınla kaplayıp kadeh haline getirdiler ve şarap doldurup, orada (düzenledikleri) Cennet ayin toplantıda dolaştırdılar.” (Şah İsmail Tarihi (Ahsenü’t Tevarih), Rumlu Hasan, Ardıç Yayınları, Baskı Şubat 2004, Sayfa 150, ISBN: 975-7902-59-4). Çok sert gibi görünen bu davranış, aslında dört yanı koyu sünni devletlerle çevrili olan düşmana karşı bir duruşun ifadesidir o zaman için. Şeybek Han’ın derisini samanla doldurup Sultan Bayezit’e göndermesi boşuna değildir: Sultan Bayezit kendisi de sünni olan bir padişahtı ve tarikat olarak Halvetiliğin Cemalilik koluna mensuptu. (O’na yapılan bektaşi yakıştırmaları ise Selim dönemindeki tarihçilerin bir oyunundan ibarettir. Buna ise bu yazının devamında değinilecektir.) Sultan Bayezit Şeybek Han’ı, sürekli Şah İsmail’e karşı kışkırtmıştır. Bunların hepsinin Şah İsmail tarafından bilinmiyor olduğu düşünülemez. Kaldı ki Şah İsmail’in ne kadar bilgili ve akıllı olduğu ise yazılı tarihin kayıtlarıyla sabittir. Bunun için ayrıca ispata gerek de yok zaten.
1511 yılına gelindiğinde meydana gelen Şah Kulu ayaklanmasından sonra Şah İsmail’e doğru giden grubun başındakileri Şah’ın cezalandırması, Şah İsmail’i özellikle Anadolu Alevileri’ne düşman göstermek isteyen bir cenah için müthiş bir kaynakmış gibi kullanılmıştır ve kullanılmaya devam edilmektedir. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Osmanlı kaynaklı tarihlerde yazılanlara göre Şah İsmail Şah Kulu’nun gücünden korktuğu için onları cezalandırmıştır. Yada Hoca Saadettin ve Aşıkpaşazade tarihlerine göreyse Şah İsmail 2. Bayezit’e “baba” diye hitap edermiş ve aralarında baba oğul hukuku varmış da O’na karşı neden ayaklandıkları, bunun doğru olmadığı suç olduğu gerekçeleriyle onları cezalandırmış, hem de kaynar kazanlara atarak! Ancak biraz düşünüldüğünde insan hemen şunu soruyor: Madem böyle bir baba oğul hukuku vardı da neden bu olaydan yaklaşık altı ay önce Şah İsmail Şeybek Han’ın derisini samanla doldurup 2. Bayezit’e göndermiş? Böyle bir baba oğul hukuku mümkün mü? Hayır değil! Olayın aslı farklı: Şah Kulu’nun babası Hasan Halife Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’ın hizmetinde bulunuyordu ve aralarında talip-pir ilişkisi vardı. Hasan Halife ise Şeyh Haydar tarafından Teke yöresine gönderilmiş ve Şah Kulu bu bölgede doğmuştur. 1510 yılından sonra 2. Bayezit’in Şah İsmail’i ziyarete gidenleri iyice takibe aldığı, onların yakalandıkları yerlerde cezalandırılmaları ve siyaset edilmeleri (yani idam edilmeleri B.A.) yönünde ferman üzerine ferman çıkardığı bir dönemin başaldığını görüyoruz. Bu noktada bakıldığında Şah Kulu’nun aslında Şah İsmail’in dergahına gitmek üzere yola çıktıklarına dair bilgilerin daha mantıklı olduğunu gösteriyor. Ancak bu, o dönem için bir ayaklanma anlamına geliyordu. Çünkü ortada padişahın çıkardığı ve memleketlerin dört bir yanına gönderdiği fermanları vardı. Kaldı ki bu fermanlarda özellikle “Şah’ın oğluna doğru giden ışıkların (dervişlerin B.A.) hemen siyaset edülmeleri ... “ ibareleri yer alıyordu ki, bu, Şah Kulu’nun Şah’a doğru giderken neyi göze aldığını açıkça gösteriyor. Ancak Şah Kulu birçok çatışmada “yezitleri” yendiyse de, son çatışmada aldığı bir yaradan dolayı kurtulamamış, şehit olmuştur. Şah Kulu’nun şehadetinden sonra bu ayaklanmaya katılanların başına Halife Baba getirildi ve Erzincan üzerinden Erdebil’e gitmek için yola koyuldular. Ancak Erzincan’a geldiklerinde... devamını Rumlu Hasan’dan okuyalım: “Bu belde civarında bulundukları sırada, beş yüz tüccarın çok miktarda mal ile Tebriz’den Rum’a gelmekte olduğunu öğrendiler. Tamah güçleri harekete geçti ve ansızın gelen bir bela gibi o çaresizlere saldırdılar ve hepsini öldürdüler. ... Onların Mallarını yağmaladıktan sonra, Yüce Dergah’a yöneldiler. O sırada Hakan İskender Şan Horasan’dan dönmüş ve Rey yakınındaki Şehriyar’da konuşlanmıştı. Tekeli sufiler padişah alayına katıldılar ve niyaz ile onurlandılar. Hazret, tüccarı öldürdükleri gerekçesiyle onların komutanlarını cezalandırdı ve askerleri emirler arasında bölüştürerek hizmetine aldı.” (Şah İsmail Tarihi (Ahsenü’t Tevarih), Rumlu Hasan, Ardıç Yayınları, Baskı Şubat 2004, Sayfa 155, ISBN: 975-7902-59-4). Bu alıntıda verilen bilgilerle Osmanlı menşeili bilgiler arasında taban tabana zıt bir duruş, bir anlam farkı vardır. Osmanlı kaynaklarının sicili, hele hele Şah İsmail söz konusu olduğunda hiç de temiz değildir. Ancak benim burda alıntı yaptığım kaynak ise Safevi Sarayı’nın tarihçisi Rumlu Hasan’ın tarihidir ve o da bilimsel açıdan bakıldığında yansız değildir. Ama bunların dışına çıkılıpta, kızılbaş inancında bir pirin dergahına yönelmek amaçlı gidilen bir yolda, sırf mallarına el koymak amaçlı, suçsuz ve savunmasız bir tüccar kervanına saldırmak, hele bu kervan o pirin başkenti Tebriz’den gelen bir kervan olduğu halde saldırmak, bir defa sürdüğünü iddia ettiğin yola aykırı bir davranıştır. Bu anlamda bile bakıldığında, Şah’ın o komutanları cezalandırmasının sebebi daha objektif anlaşılabilir. Kaldı ki eğer Şah Kulu şehit olmasaydı ve bizzat onların başında bulunsaydı, böyle bir durum kesinlikle olmazdı; ben buna inanıyorum. Dikkat edilmesi gereken bir husus daha, Bayezit’in Selim tarafından tahttan indirilmesi, bu anlamda daha sonra bu tarihi Selim dönem’inde yazan tarihçilerin Bayezit’e bu yakıştırmaları yaparak, bir anlamda Selim’in politikalarını savunma amaçlı bir duruşa sahip oldukları gerçeğinin, bu tür yakıştırmaların asıl kaynağı olduğudur.
1511 yılına bu olay damgasını vurduktan sonra, 1512 yılında karşımıza çıkan en önemli olaylar ise Osmanlı diyarında Bayezit’in yerinden edilmesi, yerine Selim’in getirilmesi ve Nur Halife Ayaklanması oluyor.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Şah İsmail Hatayi 2
(Bir Çocuk Devlet Kuruyor)
12 yaşında bir çocuğun devlet kurma çabası, hele hele dört yanı katı sünni devletlerle çevrili bir ortamda kızılbaş bir devlet kurma çabası, olağanüstü bir durumdur. Normal koşullarda bundan söz etmek bile inanılmaz gelir insanlara. Ancak Şah İsmail mükkemmel bir bilgi ve görgü donanımına sahip bir bilge, bir savaşçı, bir siyaset adamı ve hepsinden önemlisi bir YOL insanı olmuştur. O’nun için herşeyden önemli olan YOLudur. Nitekim kendisi ülkelere hükmeden bir padişah olarak her zaman Ali’nin Kanberinin Kanberi olabilmekle övünmüş, bu mertebeye ulaşabilmeyi bir lütuf saymış ve bu arzusunu birçok nefesinde dile getirmiştir.
Şah İsmail’le görüşen, o dönemin batılı gezginleri bile ondan müthiş bir övgüyle bahsetmekten kendilerini alamamışlardır. Onun güzelliğinden ve davranışlarındaki büyük soyluluğundan büyük bir coşkuyla bahsetmişlerdir. Şah İsmail henüz 13 yaşındayken O’nunla görüşen Caterino Zeno, Şah İsmail’i şöyle anlatmaktadır: “Soylu bir duruş ve hakikaten krallara yakışır bir görünüm, gözlerinde bir şeyler vardı, ne olduğunu bilmiyorum çok büyük ve hükmediciydi, onun bir gün büyük bir hükümdar olacağını açıkça gösteriyordu. Ayrıca zihinsel meziyetleri de, güzelliğinden geri kalmıyordu, seçkin bir dehaydı ve bu kadar genç yaşta bu kadar yüce fikirler inanılmaz görünüyordu. Büyük bir zihin gücü vardı, çabuk kavrardı ve hiçbir çağdaşında bulunmayan bir cesarete sahipti.” Başka bir gezgin olan Angiolello, “dürüst, yakışıklı ve çok hoştu. Özellikle de efendileri için neredeyse ona tapıyorlardı.” (Bektaşilik Tarihi, John Kingsley Birge, ANT Yayınları İstanbul , Türkçe 1. Baskı 1991, Sayfa 74).
Angiolello’nun, dürüstlüğüne vurgu yaptığı Şah İsmail’in cesareti konusunda da çok örnekler mevcuttur. Özellikle arslan ve panter avlamaktan zevk aldığının, bu avlara da tek başına gittiğinin tarihsel belgeleri vardır. Safevi tarihçisi Rumlu Hasan Şah İsmail’in panter avı müjdeleyene bir at, arslan avı müjdeleyene ise bir eyerli at verilmesini emrettiğini bildiriyor. Nejat Birdoğan ise Şah İsmail hakkında şunları söylüyor: “Bir kez, kesinlikle çok iyi bir eğitim ve öğrenim görmüştür. Bu eğitim kavramında daha on iki yaşındayken değme babayiğitlerin katlanamayacağı bir gövde dayanıklılığı bulunmaktadır. Bu yaşta en kanlı boğuşmaların içine girip çıkmıştır. İyi bir dövüşçü ve avcıdır. 1500 yılında Tercan-Sarıkaya’sında bir mağarada yaşayan ve insanlara saldıran bin (bir olması gerek. B.A.) ayıyı okla vurup öldürecek kadar bilekli ve yüreklidir. (Şah İsmail Hatai Yaşamı ve Yapıtları, Nejat Birdoğan, Kaynak Yayınları, 2. Baskı 2001, Sayfa 22, ISBN: 975-343-320-4). Ayrıca aynı sayfada, konuyla ilgili dipnotta Nejat Birdoğan Şah’ın, ayı avladığını gösteren minyatürden ve tarihsel kaynaklardan da bahsetmektedir. Ancak Ahsenü’t Tevarih’de bir ayıdan bahsedilmektedir. Bu durumda büyük ihtimalle birincisinde, matbaa hatası sonucu “bir” yerine “bin” yazılmış olmalı. Yine bu bahsi geçen 1499/1500 yılları zaman aralığında, değişik entrikalarla ve oyunlarla Şah İsmail ortadan kaldırılmak istenmiştir. Dört tarafı koyu sünni devletlerle çevrili olan Şah’ın ve Dergah’ının düşmanları boş durmamışlardır. Kimi zaman esir etmek için planlar yapmışlar, başaramamışlardır; kimi zaman balık avlarken denize atılmasını istemişlerdir fakat yine amaçlarına ulaşamamışlardır. Şah’ın cesaretinin bir başka örneği de Bağdat seferi sırasında o civarda halkı varlığıyla rahatsız eden bir arslanı, orda Şah’tan bu arslanı öldürmek isteyen genç savaşçıların isteklerini geri çevirip, kendisinin gidip bir okla vurup öldürmesidir. Yine yukarda belirtildiği gibi avlanmayı, özellikle arslan ve benzeri yırtıcı hayvanları avlamayı, ve bu avlara da tek başına gitmeyi yeğlemesi, en değme babayiğitlerin bile bugün silahlarla bile yapmaktan ürkecekleri durumken o dönemde bunu bir okla yapması onun ne denli cesaretli olduğunun başka bir kanıtıdır.
1500 yılının kışının çok çetin geçtiği değişik kaynaklarda bildirilmektedir: “İnsanlar soğuktan kar üstüne düşüp, kaçmaya ve uçmaya fırsat bulamayan kuşları yakalayıp, yüce makama getiriyorlar ve Hakan İskender Şan’ın şaşırmasına neden oluyorlardı, çünkü hiçbir dönemde soğuk bu denli şiddetli olmamıştı.
O Hazret’in buyruğuyla, askerler ve Hanedan’ın müritleri, kardan bir kale yaptılar. Gazilerin yaptığı bu kale, yükseklikte felek-ül eflak (eski gök bilgisine göre göğün 9. katı. B.A.) ile yarış halindeydi. Üç taraftan kapı açtılar kalenin alt kısmında bulunan Hakan İskender Şan, bir grubu da kalenin içinde görevlendirdi, başka bir gruba da iki taraftan kaleye saldırmalarını buyurdu. Kendisi de mutlu bir şekilde diğer bir kapıdan saldırıp kaleyi ele geçirdi. (Şah İsmail Tarihi (Ahsenü’t Tevarih), Rumlu Hasan, Ardıç Yayınları, Baskı Şubat 2004, Sayfa 39, ISBN: 975-7902-59-4). Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılıyor ki, Rumlu Hasan’ın, cesaretinden, fethettiği memleketler ve bilgisinden dolayı Hakan İskender Şan diye adlandırdığı Şah İsmail, o amansız kışta boş durmayıp, kardan kaleler yaparak askerlerine kalelerin nasıl kuşatılıp fethedileceğinin tatbikatlarını yaptırmıştır.
1501 yılında inanılması güç iki başarıya imza atan Şah İsmail, bu başarılarıyla Tebriz’i başkent ilan edip Safevi devletini resmen oluşturmuş oldu. Birincisi 7000 kişilik bir orduyla, sırf 20000’i süvari ve sadece 6000’i piyade olmak üzere 26000 kişiden oluşan ve Safevilerin kanına susamış olan, Şirvan hükümdarı ve koyu bir sünni olan Ferruhyesar’ı (aynı zamanda Şah İsmail’in babasının da katilidir) ağır bir yenilgiye uğratarak sağlanmıştır. Hatta Ferruhyesar birçok kereler Şah İsmail’i öldürtmek için, değişik kurnazlıklarla çabalarda bulunmuş, tehtidler savurmuş, Şah’ın Şirvan’a yönelmesi durumunda, babasının başına gelenin kendi başına da geleceğini bildirmiştir. Bütün bunlardan sonra savaş kaçınılmaz olmuştur. Savaş meydanında müthiş bir çatışmadan sonra, üstün gelen Şah’ın gazileri olmuştur. Bu inanılmaz başarıdan sonra, kaçarken yakalanıp gaziler tarafından başı kesilen Ferruhyesar’ın bedeni yakılmış ve sonrasında ele geçirilen zengin Şirvan hazinesindeki tek altına bile dokunulmadan hepsi Ceyhun nehrine dökülmüştür. Ve bütün bu başarıları sağlayan kişi, o tarihte henüz 14 yaşında olmasına rağmen, peşinde insanların koştuğu, yolunda en civan babayiğitlerin gözünü kırpmadan ölüme gittiği ve Anadolu’dan kızılbaşların akın akın, 2. Bayezit’in gitmemeleri ve gidenlerin siyaset edilmeleri (idam edilmeleri B.A.) yönündeki fermanlarına rağmen, kendisini görmeye geldiği, kutsal sayılan bir ziyaretgahdır aynı zamanda. Bahsi geçen diğer inanılması güç başarı ise Akkoyunlu emir Elvent’le yapılan savaştır. Bu savaştaki başarıyı anlatabilmek için Rumlu Hasan’dan alıntı yapmanın en doğrusu olacağını düşünüyorum. O savaştan önce Emir Osman’la girilen mücadelede Emir Osman’ın yenilmesini anlattıktan sonra şöyle devam ediyor: “Bu yenilginin haberi, Emirzade Elvend’e ulaşınca, ağaçlardaki yapraklar kadar çok ve yağmur damlaları gibi sayısız askerle çelik yelekli ve taş yürekli dağı andırırcasına, büyük gürültü ile Çukursad’a yöneldi. Eşkiyalıkta yer alarak, otuz bin savaşçı atlıyla, zaferi ilke edinmiş Hakan’a (Şah İsmail B.A.) karşı savaşa karar verdi. Diğer yandan Hakan Hazretleri de Tanrı’nın onayıyla çoğunun doğru dürüst giysisi bile olmayan yedi bin atlıyla, düşmanın karşısına çıktı.”
...
“Diğer yandan Emirzade Elvent de haydut askerlerini düzenlemeye koyuldu. Onun buyruğuyla ordunun develeri toplatıldı ve zincirlerle birbirine bağlandı. Savaş meydanından kaçışları önlemek için develer ordunun arkasında sıraya dizildiler.” ... “O öldürücü ordu, yağmur damlalarını ve ağaç yapraklarının sayıları kadar çok olan askerler, kalabalık olmayan bir grup karşısında, sonbahar yaprakları ve Nisan yağmuru gibi çevreye dağıldılar.” ... “... Elvent de savaş meydanından Erzincan’a doğru kaçtı. Akkoyunlu kavminin yaşam güneşi, yok olma sınırına vardığı için, o savaştan kaçanlar, develerin sırasına vardıklarında kurutuluş yolunu kapalı buldular.” (Şah İsmail Tarihi (Ahsenü’t Tevarih), Rumlu Hasan, Ardıç Yayınları, Baskı Şubat 2004, Sayfa 71, 72, 73, ISBN: 975-7902-59-4). Bu zaferden sonrasını ise şöyle anlatıyor Rumlu Hasan: “... O Hazret de son derece ululukla, saltanat ve yüce padişahların hilafet merkezine yerleşti. Adalet ve ululuk güneşinin ışınlarıyla, o vilayeti zulmün karanlığından ve Feleğin, düzensiz Türkmen yayına koyduğu, olaylar okunun zararlarından kurtardı. (Şah İsmail Tarihi (Ahsenü’t Tevarih), Rumlu Hasan, Ardıç Yayınları, Baskı Şubat 2004, Sayfa 73, ISBN: 975-7902-59-4). Şah İsmail’in tahta çıktıkan sonraki ilk eylemlerinden olan 12 İmamlar adına hutbe okutması, ezanda önceki bir tarihte var olduğu halde çıkarılmış olduğu söylenen, “ ve Ali’yyen Veliyullah” ve yine çok sert bir eylem olarak görülen Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a lanet edilmesini emretmesine dair kısımları da yine alıntı yaparak açıklamanın daha doğru olacağını düşünüyorum: “Tahta çıkışının ilk döneminde, memleketlerin hatiplerine On İki İmam adına, ki hepsine selam olsun, hutbe okumalarını buyurdu. Beş yüz yirmi sekiz yıl önce, Selçuk oğlu Mikail oğlu Sultan Tuğrul Bey’in gelişinden ve Besasiri’nin kaçışından sonra, islam beldelerinden kaldırılan, “Eşhedü Enne Ali’yyen Veliyullah ve Hayyı ala Hayrul Amel” sözlerinin ezana eklenmesini buyurdu. Ayrıca çarşı pazarda, Ebubekir, Ömer ve Osman’ın kötülenmesi ve la’netlenmesi ve buna karşı gelenlerin de başlarının koparılması için buyruk verdi.” . (Şah İsmail Tarihi (Ahsenü’t Tevarih), Rumlu Hasan, Ardıç Yayınları, Baskı Şubat 2004, Sayfa 74, ISBN: 975-7902-59-4).
Bunlar günümüzde fazla sert olan eylemlerdir ki, günümüz için anlaşılması mümkün değildir. Ancak o günün koşullarını genel olarak ele alıp bakıldığında, hele hele sünni islam tarafından hesapsız sorgusuz, sayısız kızılbaşın yıllar yılı katledildiği düşünüldüğünde, kızılbaşın kendi başına geleni savunacak bir aygıttan, hakkını arayabileceği bir devlet hukukundan yoksun bırakıldığını gördüğümüzde, 14 yaşındaki Şah İsmail’in bu eylemleri o günün koşulları için anlaşılabilir eylemlerdir. Zaten kurulan bu yeni devletin her tarafı bir anlamda düşmanlarla çevriliydi. Çünkü çevresindeki bütün devletler koyu sünni devletlerdi ve bu koyu sünni devletler 14 yaşındaki bu genç adamın bu kadar sevilmesinden ve kurduğu kızılbaş devletinden çok rahatsız oluyorlardı. Bütün bunların yanı sıra, bu yeni devletin yönetim anlayışında da önemli farklar mevcuttu. Herşey bir yana, devletin başındaki padişah çok sevilen, kutsal sayılan ve Peygamber soylu bir seyid olduğuna inanılan, emri altındaki halkın kendisine isteyerek bağlı bulunduğu bir padişahtı. Oysa diğer devletlerde durum bunun tersiydi, belli bir kesim yada sınıf, halkı soyup soğana çeviriyor ve o halka zulüm yapmaktan geri durmuyordu. Ve yine şu cümleyi söylediğimiz sıra yanlış birşey söylemiş olmayacağız:
Hiçbir dönemde, hiçbir padişah Şah İsmail kadar sevilmemiştir.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Şah İsmail Hatayi-1 / (Bir Ulunun Doğuşu)
Şah İsmail Safevi (Hatayi) ile ilgili bir yazı yazacağımı aslında Ağustos 2008’de yazdığım “Alevilik Nasıl Baltalanıyor?” isimli yazımda bildirmiş, fakat bu arada Şah Hatayi ile ilgili şaibeler içeren bir kitaptan bahsedildiğini öğrenmiştim, bu yüzden bu kitabı okuyuncaya kadar, yazmamaya, bu kitabı elde edip okuduktan sonra yazmaya karar verdim. Bir süre önce ısmarladığım bu kitap elime geçti, okudum ve gördüm ki aslında onu okumadan da yazsaydım içerik yine aşağıdaki gibi olurdu:
Şah İsmail tarihte eşi ender görülebilecek kişiliklerden birisidir. Sıra dışı bir çocukluk, sıra dışı bir gençlik (oysa onun gençlik dönemi bugünün çocukluk dönemidir) yaşamış, müthiş bir karizmaya sahip olduğu o dönemde onunla konuşanların anılarında açıkça belirtilmiş ve cesareti, gücü, bilgisi herkesi etkilemiş bir kişiliktir.
Bu konuya önce Safevilerin geçmişine kısa bir göz atmakla giriş yapmak daha doğru olacaktır. Safevi tarihiyle ilgili yazanların herşeyden önce, onların belli bir tarihten önce sünni olduklarını, birçoğu onların aslen kürt kökenli olduklarını, diğer, daha çok resmi ideolojiden yana konuşan büyük bir kesimin türk kökenli olduklarını söyledikleri değişik kaynaklarda mevcuttur. Ancak bana göre (bu benim inancımdır) onlar seyiddirler. Her ne kadar Firuz Şah Sincar’lı bir kürt yada türkmen olarak değişik kaynaklarda anlatılsa da, yaşamları, yaptıkları, hizmetleri ve duruşları, yine sonradan kendilerine kızılbaş denen insanların bağlılıkları da gösteriyor ki, onlar seyiddirler. Bazı kaynaklarda geçen belli bir tarihten önceki sünniliklerine gelince, bu da bir cümleyle bir doğruymuş gibi yazılır ve hiçbir kaynağa delilleriyle dayandırılmaz. Kaldı ki, öyle olsa bile, bu onların YOLa kattıklarına ve hizmetlerine bakıldığında, zerre kadar bir eksiklik de getirmez. Konuyu uzatmamak için Şeyh Safi’ye (Safiyüddin) kadarki gelişe pek değinmeyeceğim, çünkü hemen hemen her kitapta bunlarla ilgili kısımları bulmak mümkün. Kaldı ki bu yazının amacı kaynaklarda sunulan donuk tarihi, bütün donukluğuyla burdan tekrar etmek değildir. Bu yazının amacı, bir anlamda Şah Hatayi’yi doğru anlamak için biraz eleştirel bir yaklaşımla doğruyu ön plana çıkaran bir anlatım sunmaktır. Bilgimiz yettiğince, dilimiz döndüğünce...
Şeyh Safi (yada Şeyh Safiyüddin) döneminde Erdebil Tekke’sinin ününün iyice arttığını ve Şeyh Safi’nin ününün büyük bir alana yayıldığını görüyoruz. Zaten ileride Hatayi’nin kurduğu devletin ismini Safevi koymasının bir anlamı olsa gerek. Şeyh Safi Cengiz Oğulları’nın bile saygı duyduğu, sözünden dışarı çıkmadığı söylenen bir şahsiyet! Bir defa bu bile tek başına çok önemli bir nokta! Ağzından kazara çıkan bir sözün bile mutlaka yerine getirilmesinde kararlı olup, bundan kesinlikle dönmeyen padişahlar bile saygı duyuyor. Öylesi bir zamanda, böylesi bir etkiye ve yetkiye sahip olmak için, büyük bir bağlılık gerekiyor ki, bunun için de bağlanılan kişide var olması gereken çok önemli bir kutsiyet ve bilgi birikimi gerektiriyor. Tarih yazanlar işin bu kısmına pek değinmemişlerdir. Mesela yine O’nun döneminde küçük Asya’dan sadece bir yoldan, üç ay kadar kısa bir zaman zarfında 13000 kişinin ziyaretine geldiği söylenir. Şeyh Safi döneminde Erdebil, onun bu etkisinden dolayı, zulümden kaçanlar için bir garanti, bir sığınak oldu diye geçer bazı kaynaklarda. Bu etki daha sonra O’nun yerine geçen oğlu Şeyh Sadreddin Musa zamanında da (1334-1392/3) devam etmekle kalmayıp, Safeviler’in etki alanı daha da genişledi. Onun oğlu Şeyh Hoca Ali (Alaaddin Ali) döneminde ise Tekke’nin ünü iyiden iyiye yayılmıştı. Timur Anadolu’dan dönerken yanında götürdüğü, sayısının 30000 civarı olduğu söylenen esirler O’nun isteği üzerine orada serbest bırakılmış, bu insanlar da Tekke’ye candan bağlanmış çoğu geri dönmek yerine orada kalmayı tercih etmiştir. Erdebil ve yöresi yine Timur’un emriyle bir tür dokunulmazlık ve vergiden muaflık kazanmıştır. Bazı tarihçilerin, O’nun zamanına kadar Safevi tekkesi şeyhlerinin hep sünni olduğu, onun zamanında şiiliğe doğru meyletmeye başlanmış olduğu iddiası tutarsız gibi görünen bir iddiadır. Çünkü sünni kökenli bir yapılanma şekline sahip olmayan bu tekke, ilerde Şah İsmail tarafından kurulan kızılbaş bir devlette de Safevi ismi yerine Hoca Ali ismini almalıydı bu durumda! Oysa kızılbaş bir yapıya sahip (burası önemli: şii değil, kızılbaş) devlet kuran Şah İsmail neden Şeyh Safi’nin torunu olmakla övünebilmiş, önce bu noktayı bir düşünmek gerekmez mi? Neden o zaman kızılbaşlığı getiren Hoca Ali dururken, daha gerilerdeki, sünni olduğu iddia edilen Şeyh Safi ismiyle övünmüş, bunu düşündüğümüzde görürüz ki, aslında bu sünni yakıştırması da, alevi zümreleri bir ulu değerinden daha uzaklaştırma çabasına benziyor. İslam aleminde şeyhliğin babadan oğula geçmediğini (aslında kastedilen sünniliktir), ancak Şeyh Safi’den sonra bunun Erdebil Tekkesi’nde değiştirilip, şeyhliğin babadan oğula geçen bir hale getirildiğini de iddia ediyorlar. Oysa burdaki Şeyh’in sünnilikle, ve yine bu şeyhliğin de sünnilikteki şeyhlikle bir ilgisi olmadığını değerlendirip, öyle söylemek gerekir. Buna dayanıp, Safevi ailesinin saltanat özentisi olduğu iddialarına dayanak edilmeye çalışılmıştır ki, bunlar daha çok Safevileri cani gibi göstermeye çalışan Aşıkpaşazade ve Hoca Saadettin tarihlerinden kaynaklı yakıştırmalardır, gerçeği yansıtabilme yeteneğinden oldukça uzaktırlar.
Ali’den sonra yerine oğlu İbrahim Tekke’nin başına geçti ve 18 yıl hizmet verdi. 1447’de İbrahim Hak’ka yürüyünce, yerine oğlu Cüneyd geçti ve O’nun döneminde Tekke’ye bağlı kızılbaşların etkisi ve sayısı iyiden iyiye artınca ve kendisiyle muhalif olan amcasına Karakoyunlu’lar destek çıkınca Erdebil’den çıkmak zorunda kaldı. Geldiği Sivas şehrinde Osmanlı Padişahı’ndan ikamet izni istedi ve Aşıkpaşazade tarihine göre, Padişah, Cüneyd’in niyetini bildiği(!) için “Bir tahtta iki Padişah olmaz!” diyerek geri çevirdi. Oysa bu Cüneyd’i inancından sıyırıp, O’nu iktidar delisi biri gibi göstermeye çalışan bir yanlı söz, bir küfürdür. Fakat dikkat edilirse Anadolu’nun dörtbir yanında O’na bağlı o kadar çok kızılbaş varken, istenen bu iznin sebebi ve öte taraftan Sultan Murat’ın (2. Murat) kendi açısından neden buna izin vermek istemediği daha doğru anlaşılabilir. Kaldı ki Aşıkpaşazade tarihi Cüneyd’in inanç kimliği açısından istemeden bize önemli bilgiler sunmaktadır: Sivas’tan ayrılan Cüneyd, Karamanoğlu İbrahim Bey’e sığındı. Şimdilik kaydıyla, Şeyh Sadrettin Konevi zaviyesine misafir edildi. Zaviyenin şeyhi Abdüllatif Makdisi ile sık sık sohbet ediyordu. İşte bu sohbetlerin birinde ihtiyatsız davranıp konuyu tartışma zeminine sürükledi: “Kendi mezhep ve kanaatini müdafaya başlamış ve münakaşada mağlup olduğunu gören Cüneyd, Kuran’ı tezyif eder bir tarzda, tecavüzkar bir lisan kullanmış ve başta Hz. Ali olmak üzere, ehlibeytin medhini ihtiva eden ayetlerin Kuran’dan kasten çıkarılmış, onların sonradan uydurulmuş Kuran’ın içine konulmuş olduğunu söylemesi üzerine ...” (Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayileri, İbrahim Arslanoğlu, Der Yayınları İstanbul 1992, Sayfa 6, ISBN 975-353-013-7). ... Buradan da görüldüğü gibi Cüneyd bir kızılbaştır ve alevilerin savundukları gerçekleri savunmaktadır; Aşıkpaşazade istemeden de olsa bunu bildirmektedir. Daha Sonra Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kızkardeşi Hatice Begüm’le evlendi ve sonrasında Uzun Hasan’ın desteğiyle yeniden Erdebil’e dönebildi. Sonrasında ise, 1460 yılında girdiği bir savaşta aldığı bir yara sonucu Hak’ka yürüdü. Onun yerine oğlu Haydar geçti, Haydar aynı zamanda Uzun Hasan’ın yeğeniydi ve sonra kızı Alemşah’la (Halime Begüm) evlenerek damadı da oldu. Bu evlilikten üç oğlu dünyaya geldi: Ali Sultan, İsmail ve İbrahim.
İsmail, Şeyh Haydar’ın ortanca oğlu olarak miladi 17 Temmuz 1487 tarihinde dünyaya geldi. Babası onun doğumundan yaklaşık bir yıl sonra Temmuz 1488’de Ferruhyesar ve ona yardım eden Akkoyunlu Yakup Bey’in ordularıyla savaşırken, atından düşüp boynunu kırması ve akabinde düşmanları tarafından öldürülmesi sonucu şehit düşmüş, başı kesilip Yakup Bey’e götürülmüş, Yakup’un emriyle Tebriz sokaklarında teşhir amaçlı dolaştırılmış ve bu durum gerçekleştirilirken Ağustos ayının ortalarına gelinmişti. Bunları yapan Sultan Yakup, Şeyh Haydar’ın kayını ve çocuklarının dayısıdır. Bunları okuyucunun unutmaması gerekir. Çünkü ilerde bunlarla savaşan Şah İsmail’i cani gibi gösteren bazı yazılara kanmamak için bunları hatırda tutmak gerek! Şeyh Haydar’ın başsız cesedi ise kızılbaşlar tarafından yıkanıp, Teberistan’da Dehkent denen diyarın Elfendyar köyünde toprağa verildi. (Bu durumdan 22 yıl sonra Şirvan’a saldıran Şah İsmail babasının mezarını açtırdı ve Erdebil’e taşıyıp görkemli bir törenle toprağa verdi.) Daha sonra Sultan Yakup kız kardeşi Halime Begüm’ü ve O’nun çocuklarını, o çağda sağlamlığıyla ünlü İstahr Kalesi’ne kapattı. 1493 yılında Sultan Yakup’un ölmesinin ardından, Akkoyunlular arasında baş gösteren taht kavgalarının sonucu gücünü gösteren Rüstem Bey’in izniyle serbest kalabildiler. Aslında Rüstem Bey bunu fırsat bilip, kızılbaşların desteğini almak amaçlı onları serbest bırakmıştı. Ancak bir yıl sonra kızılbaşların Sultan Ali’ye olan bağlılığından ve etrafında kenetlenmesinden korkan, bunu kendi iktidarı için bir tehlike olarak gören Rüstem Bey, O’nu öldürmek için planlar yapmaya başladı. Bunu anlayan Sultan Ali, tacı kendi başından çıkarıp, o zaman henüz 6 yaşında olan İsmail’in başına koydu ve kendisini öldürmeye kararlı olan Rüstem Bey ve O’nun baş kumandanı İbe Sultan’a karşı mertçe ve büyük bir cesaretle savaşarak sonunda şehit edildi. Sonrasında büyük oğlu Sultan Ali’nin cesedini annesi Alemşah Begüm dergaha getirdi ve bu arada düşmanın eline hem kendisi düşmekten korkuyor, hem de diğer çocuklarını korumak adına büyük bir tedirginlik yaşıyordu. Bunda da haksız sayılmazdı, çünkü Rüstem Bey İsmail ve kardeşinin öldürülmesi için devamlı ferman gönderiyordu. Ancak bu ocağa ve dergaha bağlı olan insanlar özellikle İsmail’i canları pahasına saklıyor, yeri geldiğinde diyardan diyara kaçırıyorlardı.
O zamandan sonra Şah İsmail 1499 yılına kadar Gilan’da kaldı. Bu süre Şah İsmail’in büyük bir eğitim süreci haline geldi. Döneminin büyük eğitmenlerinden Kuran ve diğer dini bilgiler, arapça ve farsça gibi diller de dahil olmak üzere, oldukça yoğun bir eğitimden geçmiş, yaşıtları daha çocukluklarını yaşarken, Şah İsmail insan-ı kamil olma yolunda sıra dışı bir eğitim almış, sıra dışı bir birikime sahip olmuş ve o dönemde bile herkese bilgi verebilen, arifler meclisinde muhabbetinden diğer yaşını başını almış ariflerin bile gıda aldığı bir mürşit haline gelmiştir. 1499 yılında Şah İsmail henüz 12 yaşında bir çocuktu oysa!
Bu çocuk, çocukluğunu çoktan aşmış, kızılbaşların saygı ve bağlılık duyduğu bir ocağın başındaki kutsal bir zat olarak değer görmüş bir kişilik olarak ilerde Anadolu’dan ta uzak Asya’ya kadar tüm dengeleri alt üst edecek bir kızılbaş devletinin kurucusu ve kızılbaşların padişahı olacaktı.
aldede02@msn.com
|