|
19. yüzyılda yayınlanan bazı risalelerde, “tâife-i Kızılbaş’ı top, tüfek ve mancınıkla katletmenin; ateşe atarak veya çarmıhta uykusuz bırakarak katletmenin caiz” olduğu söylenmektedir. İşin ilginç yanı; Osmanlı’nın Batı’nın zoruyla da olsa hukukunu yenileme çabası içinde olduğu 19. yüzyıl ortalarında bile bu tür ilkel ve sapkın broşürlerin yayımlanabilmesidir.
Mehmet BAYRAK
OSMANLI VE CUMHURİYET BAKIŞ AÇISIYLA ‘KIZILBAŞLAR’A DÜŞMANLIKTA ORTAKLAŞMA -1-
Osmanlı Şeyhülislamı: Kızılbaşlar sapkın topluluk!..
Risalenin yazarı, Hasan bin Ömer es-Sunkuri Şahinzâde adında tipik bir Osmanlı “resmi” aydınıdır. İstanbul’da 1281 (M. 1865) tarihinde ‘İbrahim Hakkı Litografya Destgâhı’nda basılan Risale, 6 sayfadan ibarettir. İstanbul’da Süleymaniye Kütüphanesi’nde iki nüshası bulunmaktadır. Adı geçen İslâmcı yazar, eserinin girişinde; literatürde “Kızılbaş” adıyla bilinen Kızılbaş/Alevi topluluğunu İslâmi bakışaçısıyla eleştirmekte ve onları “rezil, sapkın” olarak niteleyerek suçlamaktadır. Başlangıçta; Osmanlı-Safevi ilişkilerine atıfta bulunularak, aynen geçmişte Şeyhülislamların verdiği fetvalarda olduğu gibi, Kızılbaşlar İslâm olmamakla ve İslâm büyüklerine saygı duymamakla suçlanmaktadır.
Üç bölümden oluşan Risale’nin ilk bölümünde; “tâife-i dalâlet-şiar” ve “fırka-i dâlle” yani “sapkın topluluk” olarak nitelendirilen Kızılbaşlar’ın İslâma aykırılığı anlatılıyor. Sözgelimi, Kızılbaşlar’ın bir kadını, bir - iki saat kadar veya ne kadar isterlerse nikâh yapıp, talak-ı selaseye (üç kez benden boşsun diyerek boşama) ihtiyaç duymayarak, istedikleri zaman bıraktıkları iddia edilmektedir. Daha sonra, ilk halifeliğin neden Ali’nin hakkı olmadığı, uzun uzun izah edilmeye çalışılmaktadır.
‘Tâife-i Kızılbaş’ı top, tüfek ve mancınıkla katletmek caiz...’
Bu bölümdeki ilginç iddialardan biri de; altı çizilerek, “tâife-i Kızılbaş’ı top, tüfek ve mancınıkla katletmenin; ateşe atarak veya çarmıhta uykusuz bırakarak katletmenin caiz” olduğunun söylenmesidir ki, bu tam da Osmanlının cezalandırma yöntemleriyle çakışmaktadır. Kızılbaşlar’ın kâfir ilan edilerek katledilmeleri, kuşkusuz Kuran’dan âyetlere dayandırılmaya çalışılmaktadır.
Daha sonraki bölümde, eski fetvalarda da dile getirilen Muhammed’in Ayşe ile evliliği konusu irdelenmekte ve Kızılbaşlar bu konuda da suçlanmaktadır. Risale’nin üçüncü bölümündeyse; Kızılbaşlar’ın İslâmın ve imanın şartlarına karşı çıkarak, yerine getirmediği vurgulanmakta; bu şartları yerine getirmenin Kuran’ın ve Hadisler’in gereği olduğu, örneklerle sergilenmeye çalışılmaktadır. Tabii bu noktada da Kızılbaşlar, “kâfir”likle suçlanmaktadır.
İşin ilginç yanı, Osmanlı’nın Batı’nın zoruyla da olsa hukukunu yenileme çabası içinde olduğu 19. yüzyıl ortalarında bile bu tür ilkel ve sapkın broşürlerin yayımlanabilmesidir. (Bu Broşürün metni için bkz. M. Bayrak: Ortaçağ’dan Modern Çağa Alevilik, Özge yay. Ank. 2004, s.387- 397).
Kızılbaş yerleşkelerine Hanefi din adamları
Devlet izniyle basılan ve Kızılbaşları karalayarak suçlayan bu broşürün ardından; II. Abdülhamid döneminde Kızılbaşlar’ın Hıristiyanlığa meylettikleri iddiasıyla, başta Dersim olmak üzere özellikle Kızılırmak’ın doğusundaki Kızılbaş yerleşkelerine halkı dinen irşad edecek Hanefi din adamları gönderilir. Bu politikanın asıl amacı, Kızılbaşları, Hanefi Müslümanlığına evirmektir. Kuran’ın, Dersim’e girmesi serüveni de böyle başlar. Bununla da yetinilmez, özellikle Kızılbaş Kürt coğrafyasının demoğrafik yapısının değiştirilmesi amacıyla da çeşitli adımlar atılır. Sözgelimi, 93 Harbi’nden yani 1877/78 Osmanlı- Rus Savaşı’ndan birkaç yıl önce 1875’te, Erzurum Müşiri Samih Paşa, bu tarihten neredeyse 140 yıl önce Dersim’e, bugünkü ‘’baraj projesi“nin önceli niteliğinde ‘’blok havuzlar“ yapılarak, bölgenin kontrol altına alınmasını öneriyor. Plana göre, blok havuzların tamamlanmasıyla aşiretler de yerleşik alanlardan çıkacak, başka yerlere gitmek zorunda kalacak ve böylelikle bölgede istikrarlı bir egemenlik kurulacaktır. (Bu konuda bkz. Rüştü Demirkaya: 134 Yıllık Sürgün Planı, Kızılbaş der. Sayı: 10/ 2009). 1896 yılından sonra da, bölgenin insansızlaştırılmasını öngören raporlar hazırlanır.
II. Meşrutiyet döneminden sonra İttihad ve Terakki Partisi yönetiminin hazırladığı Etno-Dinsel Arındırma,Tektipleştirme Politikaları’na çeşitli vesilelerle değinildiği için burada üzerinde durmuyoruz. Ancak, önce Meşrutiyetçi, sonra Cumhuriyetçi Ömer Seyfettin gibi Kemalist yazarların daha 1918’de Kızılbaşları karalamak için ‘’Harem“ türü uzun hikâyeler kaleme aldıklarını ve bu sözde edebi eserlerde, ‘’Anadolu’da Kızıbaşlar diye adlandırılan Alevilerin, hayvanlar gibi yaşadıklarını, cemaatin bütün erkeklerinin bütün kadınların kocası olduklarını, doğan çocukların da anasının ve babasının belirsiz olduğunu, bu işi de mum söndürerek yaptıklarını“ iddia ettiklerini hatırlatalım. (Bkz. C. Şener: Ömer Seyfettin’de ‘’Kızılbaşlık“, Alevilerin Sesi, Sayı:16/1996).
Cumhuriyet döneminde Aleviliğin yasaklanması
Cumhuriyet’ten sonra, tarihinde ilk defa Alevilik resmen yasaklanıyordu. 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırılıyor; 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan ediliyor; buna rağmen 1924’te Anayasa’da yapılan bir değişiklikle ‘’Türkiye Devletinin dininin İslam olduğu“ ilan ediliyordu. Yine 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan 429 sayılı kanun ile Hanefi- Müslümanlığı ekseninde Sünni bir kurum olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluyordu. Aynı günlerde, 18 Mart 1924 tarihinde çıkarılan Köy Kanunu da bu Sünni yoruma uygun hale getirilerek, köyün temel dini müştemilatı olarak ‘’Cami“ belirleniyordu. Dolayısıyla, camisi olmayan köyler, bu tanımın dışında kalıyordu. Köyler için ikinci ibadet yeri ise Sünni tarikatlerin zikir yeri olarak kabul edilen ‘’Mescid“di. (Bu konuda bkz. Müslüm Doğan: Osmanlı’dan Sonra Cumhuriyetle Devam Eden Alevi İhlalleri, Alevilerin Sesi, Sayı:47/ 2001). Kanun, köy imamlarının ‘’Türk ve İslam tarihini bilmesi“ şartını getirmektedir.
Burada, Hanefi- Müslümanlığı ekseninde bir ‘’Devlet Müslümanlığı“ için adımlar atılırken, hemen ertesi yıl yani 30 Kasım 1925’te çıkarılan ‘’Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar İle Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun“ la, Alevilik resmen yasaklanıyordu. Bu kanunla , Cami ve Mescid tek ibadet yeri olarak bırakılıyor ve Aleviler’in ibadet yerleri de yasaklanıyordu. Dahası, İslâmi din adamlarının unvanları korunurken; ‘’şehlik, dedelik, pirlik, dervişlik, müridlik, seyidlik, çelebilik,babalık“ gibi Aleviliğe özgü dini unvanlar, ‘’falcılık, büyücülük, üfürükçülük, muskacılık“ gibi sahtekârlıklarla bir tutularak yasaklanıyordu. Buna uymayarak görevlerini devam ettirenlerin ve özgün giyim- kuşamlarını taşıyanlarınsa hapis ve para cezalarına çarptırılmaları öngörülüyordu.
Devlet Başkanı Mustafa Kemal’in, Şeyhülislamlık yerine kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı’na verdiği ilk görev ise, Müslümanların kutsal kitabı Kuran’ın yeniden tefsir ettirilmesiydi. Nasıl bir Kuran tefsiri yapılacağını da, bizzat M. Kemal belirliyordu. ‘’Yeni Kuran tefsiri, Ehl-i Sünnet yeni Sünnilik fıkhına uygun olarak yapılacak; tefsirde Aleviliğe ve Hanefilik dışındaki diğer Sünni mezheplerin görüşlerine yer verilmeyecek ve Kuran, (Türk- İslam geleneği) gözönünde bulundurularak tefsir edilecekti…“ Böylece, ‘’Türk- İslâm Sentezi“ nin temelleri atılmış oluyordu…
Basın yoluyla Kızılbaş - Alevi - Bektaşi düşmanlığı
Tek bir ‘’Devlet dini“ yaratma adına yapılan bu düzenlemeler, diğer Kemalist basın- yayın organlarının ve edebiyat ürünlerinin eşliğindeki bir propaganda saldırısıyla devam ettiriliyordu. Bunlardan yalnızca şu birkaç örnek bile ‘’tek-tip toplum“ projesinin nasıl yürütüldüğünü ortaya koymaya yeterlidir.Bu konuda hemen belirtelim ki, Kemalist kalemşörler rejimin aldığı yasaklama kararlarını hayata geçirebilmek için adeta bir seferberlik içine girmişlerdir. Nitekim, hem Kemalist edebiyatçılar, hem de önce İttihadçı, sonra Kemalist ideologlar Aleviliği toplum yaşamından silmek için yoğun bir kampanya yürütmektedirler. İttihadçılar adına ilk Kürtler çalışmasını hazırladığı gibi, etno-dinsel asimilasyon konusunda da raporlar hazırlayan Arnavut kökenli (Habil Adem) Naci İsmail’den başlayarak; Baha Said, Sadık Vicdani, Mehmed Arif, Enver Behnan (Şapolyo), Yusuf Ziya (Yörükan), Hilmi Ziya (Ülken), Peyami Safa, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Niyazi Ahmed (Banoğlu), Refik Halid (Karay), Halide Edib (Adıvar) gibi nice Kemalist yazar ve edebiyatçı bu sürece katkıda sulunmaya çalışırlar.
Mehmed Arif, ‘’Devletin alacağı makul tedbirler ve icraatlar ile eli kalem tutan din kardeşlerimizin yardım ve gayretlerine ihtiyaç duyulmaktadır“ çağrısıyla, bu kampanyanın amacını dışa vurur. (Bkz. İbrahim Bahadır: Alevi- Bektaşi Kadın Dervişler, Alevi- Bektaşi Kültür Ens. yay. Köln, 2004,s. 200).
Sözkonusu gazeteci, yazar ve edebiyatçılar, Aleviliğin 1925’te resmen yasaklanmasından sonra, bu politikaya hayatiyet kazandırmak için, özellikle Kemalistlere yakın gazete ve dergilerde bir yayın furyası başlatmışlardır. Sözgelimi, Büyük Gazete’nin 1926 yılındaki çeşitli nüshalarında; Kızılbaşlık, Bektaşilik ve Hurufilikle ilgili muhtelif yazılar ve yazı dizileri yayımlanmıştır. Bu yazılar, şu sözlerle anons edilmektedir:
‘’ Aziz kariler… Bu yazıları nefretle, istikrahla satır satır okuyunuz ve bizi yıllarca, asırlarca medeniyetten geri bırakan bu yuvaları lânetle yad ediniz ve Büyük Gazi’nin (M. Kemal) işaret ettiği büyük medeniyet hedefine süratle ilerleyiniz.“ (Age,s. 199).
Para karşılığı düzmece raporlar
Bu yazı dizisininin bitiminde, bu kez devreye Enver Behnan (Şapolyo) girer. ‘’Kızılbaşlık… Esrarı Nedir?“ başlıklı yazının sunuşu, adeta üsttekinin devamı niteliğindedir: ‘’Aziz Kari… Tekrar ediyoruz. Bu okuduğunuz yazılar birer efsane değil, tarihi vesikalara müstenit en doğru bir hakikattır. Yazılarımızda göreceksiniz, satılar ve ifşa edeceğimiz esrarın vesikalarını okurken bütün hakikatı anlayacak ve hayretler içinde kalacaksınız.“ (Age,s. 199) İttihadçılar’ın ‘’Kızılbaş/Alevi/ Bektaşi uzmanı“ Dağıstanlı Sünni Çerkez kökenli Baha Said’in Meşrutiyet döneminde hazırladığı gizli çalışma 1927’den itibaren Türk Yurdu mecmuasında yayımlanmaya başlanır. Amaç, Kızılbaşlığı Bektaşilik içinde eritip, Türk Müslümanlığı olarak sunmaktır.
Kemalist rejimin yarı-resmi yayın organı niteliğindeki Cumhuriyet gazetesinin haftalık eki Haftada Bir Gün’de ‘’Zafer Sihmu“ adında – muhtemelen takma isimli- bir gazeteci tarafından ‘’Dersim Kızılbaşları“ üstüne sekiz bölümlük bir yazı dizisi yayımlanır. Bu yazı dizisinde Kızılbaş- Aleviliği kötülenerek, insanların Alevi inancından soğuması ve dini önderlerinden nefret etmesi için ne gerekiyorsa o yapılır. (Bkz. M. Bayrak: Ortaçağ’dan Modern Çağa Alevilik, Ank. 2004,s.398-432).
Alevileri Sünniler değil egemenler aşağıladı
Şair ve yazar Hüseyin Şimşek, Kemalizmin anlı-şanlı yazarlarından Yakup Kadri, Refik Halid Karay, Reşad Nuri Güntekin, Muhsin Ertuğrul ve Haldun Taner’in eserlerinden yola çıkarak, ‘’Alevileri, taşralı Sünniler değil; asıl muktedirler aşağıladı“ yorumunda bulunuyor… Bu yazarların eserleri, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullara tavsiye edilmiştir.
OSMANLI VE CUMHURİYET BAKIŞ AÇISIYLA ‘KIZILBAŞLAR’A DÜŞMANLIKTA ORTAKLAŞMA -2-
Kızılbaş- Alevi- Bektaşi aleyhtarı bu kampanyaya, birçok Kemalist yazar da eşlik eder. Sözgelimi Peyami Safa (Server Bedii adıyla), 1927 yılında ‘’Bektaşiler Arasında Bir Genç Kızın Hatıratı“ adlı bir roman yayımlar. Romanın daha girişinde şu satırlar okunmaktadır: “Son derece meraklı, heyecanlı, bâkir bir kızın sergüzeştidir. Server Bedii Beyin ince ve hassas kalemiyle yazılmış, okuyanları hayretlere ilka edecek derecede zevk ve heyecan verir. Bu eser Bektaşiliğin bütün gizli âdetlerini, merasimlerini, âyinlerini dosdoğru ve apaçık tasvir eden hakiki milli büyük bir hikâyedir.” (Ahmet Taşgın: Bektaşilik-Kızılbaşlık Eleştirileri, www.aleviten.com’dan aktarılarak Age,s. 201).
Bu kampanyada rol alanlardan biri de, 1930’lu yıllarda Dersim’de muhbir- gazeteci olarak görev yapan ve mahalli yönetimle birlikte çalışan Niyazi Ahmed Banoğlu’dur. O da, önce tefrika edip 1945’te kitap olarak yayımladığı ‘’Bektaşi Kız“ adlı romanında, aynı yaklaşım içindedir. Roman, bir genç kızın bir Bektaşi dervişine âşık olması ve dadısı yardımıyla bu tekkeye girmesiyle başlayarak, sözde tekke ve çevresinde yaşanan aşk, erotizm ve cinayet üçlemesi üzerine kurgulanır. Yazar, romanın giriş bölümünde onu nasıl kaleme aldığını şöyle anlatır:
‘’… İhtiyar bir nine ile ahbap olduk. Bir bahçe içindeki küçük kulübesine beraber gittik. Bana öyle şeyler anlattı ki bazen ağladım, bazen güldüm, bazen derin derin düşündüm. Bazen korktum ürperdim, tüylerim diken diken oldu. Ama çok şeyler öğrendim. İnsan niçin katil olur, insan nasıl sever, insan aşk için heler yapar… Uzatmayalım okuyucularım, burada okuyacağınız roman, işte kitapçının önünde gördüğüm kadının romanıdır. O anlattı ben yazdım. Siz de bu satırları ibretle okuyacaksınız.“ (Age, s. 203)
‘Taşralı Sünniler değil; muktedirler aşağıladı’
Kemalizmin anlı-şanlı yazarlarından Yakup Kadri’nin ‘’Nur Baba“sı ; 150’liklerden Refik Halid Karay’ın ‘’Kadınlar Tekkesi“ ve Reşad Nuri Güntekin’in ‘’Tanrı Dağı Ziyafeti“ adlı romanları da bu sürece ilişkin eserlerdir. Tüm bunlara, Müsahibzâde Celal, Muhsin Ertuğrul, Haldun Taner’in kimi tiyatro eserlerini de katan şair ve yazar Hüseyin Şimşek, konuyu haklı olarak, ‘’Alevileri, taşralı Sünniler değil; asıl muktedirler aşağıladı“ ana fikriyle özetliyor… Bu kitapların kimi Devlet yayını olarak çıkmış, kimiyse MEB’ce (Milli Eğitim Bakanlığı) okullara tavsiye edilmiştir. (Bkz. Alevilerin Sesi, Sayı: 103/ 2007. Bu konuları işleyen bir başka çalışma olarak bkz. İlhan Cem Erseven: Edebiyatımızda Aleviler, Alevilik Araştırmaları Dergisi, Sayı:1/ 1998)
CHP’nin bakanı Alevilerin tanburunu yasaklıyor
Tüm bunlar, Kemalizmin Alevilik politikasına eşlik ederken, CHP’li tek parti yönetiminin İçişleri Bakanı, ünlü ırkçılardan Şükrü Kaya, 1930 yılında Valiliklere gönderdiği bir genelge ile Alevilerin ibadet enstrümanı olan tanburu yani bağlamayı yasaklamaya çalışıyordu ve yasaklamayla onlarca yıl bu enstrüman ‘’sakıncalı bir yayın organı“ durumuna getirildi.
Bundan birkaç yıl sonra, Jandarma Genel Komutanlığı’nca hazırlanan gizli ‘’Dersim“ raporunda da; Kızılbaş gelenek ve görenekleri aşağılandığı gibi, ‘’Kızılbaş Zaza, Türkmen ve Yörük kadınlarının cinsi temaslara çok düşkün oldukları, onların haftada bir gün sevdiği erkekle birlikte kalma hakkına sahip olduğu; bu hareketin Kızılbaşlarca günah sayılmadığı“ iddia edilmektedir. Başlangıçta, gözetim altında sadece 100 tane basılmış olan bu rapor- kitabın yapılan yeni yayınından, dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral İzzettin Çalışlar tarafından hazırlandığı anlaşılmaktadır. Ancak, Zazalar’a ilişkin gizli bir çalışmasını yayımladığım Prof. Hasan Reşut Tankut’un sözkonusu çalışması ile Dersim katliamı döneminde bölgede bulunan Jnd. Albay Nazmi Sevgen’ in Zazalar’a ilişkin çalışmasından anladığımız kadarıyla, üstteki gizli rapor- kitap bir kolektif çalışmadır. Çünkü Dersimli Kızılbaş kadına yönelik iftira, Nazmi Sevgen’in kitabında da ‘’Zaza Kızılbaşlığında Gündüzlü Telakkisi“ başlığıyla yer almaktadır. ( Bkz. Nazmi Sevgen: Zazalar ve Kızılbaşlar, Alevilik Araştırmaları, Sayı:1, s. 244 ve Kalan yay. Ank. 1999,s. 205).
Diyanet’in Alevi düşmanlığı
“Laik bir Cumhuriyet“ olduğunu iddia eden TC Devletinde, gerek kişiler gerekse kurumlar yoluyla, ülkenin en büyük ikinci dinsel kimliği olan Aleviliğe ve Alevilere karşıt çok sayıda yayın yapılmıştır. Bunların bir bölümü telif, bir bölümüyse çeviri eserlerdir. Ancak, bunlardan öyle birisi vardır ki, Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yayımlanmış hem çeviri hem de telif bir eserdir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 24’üncü yayını olarak 1948’de yayımlanan bu kitap, ‘’Bâtınîlerin ve Karmatîlerin İçyüzü“ adını taşımaktadır.
Kitap; Hicri 5. yüzyıl ortalarında yaşayan ve sözde Batıniler’in ve Karmatiler’in içine girerek onları gözlemlediğini iddia eden Arap hadis bilgini Muhammed Hammadi tarafından kaleme alınmış; Muhammed Zahid El- Kevseri adlı bir başka Arap tarafından bir önsöz ile yayına hazırlanmış; Esseyyid İzzet El- Attar Hüseyni adlı başka bir Arap tarafından Arapça olarak basılmış; Câmi-i Ezher mezunlarından Hatay Merkez Müftüsü, Siirtli İsmail Erzen tarafından Türkçeye çevrilmiş ve dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Akseki – Cumhuriyet döneminde ilk Kuran tefsiri yaptırılan Muhammed Hamdi Yazır’ın yakını olmalı- tarafından yazılan kapsamlı bir Önsöz’le 1948’de yayımlanmıştır. (Sözkonusu kitabın yeni basımi ise 2004 yılında Sebil Yayınları’nda yapılır).
Bakalım, Diyanet İşleri Başkanı’nın bakışıyla Batıniliğin ve Gizli Tarikatların içyüzü neymiş? Adıgeçenin Önsöz’ünden birlikte izleyelim: ‘’Siyasi âmiller ve şahsi emellerle ortaya çıkmış fırkalar vardır ki, bunlar her vakit Müslümanlar ve Müslümanlık için bir gâile ve musibet olmuştur. (…) Siyasi ve İslam aleyhinde kötü maksatlar takip ederek ortaya çıkmış olan fırkalar ve tarikatlar, muhtelif isimler altında bugün de devam etmektedir. Bu maksatla ilk beliren fırka Şia’dır. (…) Hz. Ali zamanında kendisine taraftar olan Şialar dört kısma ayrılır. (…) Bunlardan 4’üncüsü Galiye’dir.(…) Galiye, Hz. Ali’ye muhabbette son derece ileri gidenlerdir. O derece ileri gitmişler, kendilerini muhabette o derece ilerde göstermişler ki, Hz. Ali’ye ilahlık isnat etmişler (Sen İlâhsın) demişlerdir. Sonra bunu Hz. Ali evlatlarına da teşmil ettiler. Bunlar, sonradan Rafızi, Batıni, İsmaili, Karamita (Karmatilik MB) gibi birçok kollara ayrılmışlardır. (…) Bunların hepsi, Şiilik perdesi altında gizlenerek Müslümanlar arasında ilhad (dinsizlik MB) ve fesat neşreden (yayan) kimselerdir. Binaenaleyh,bunların başlangıcı Hz. Ali ve Ehlibeytine muhabbet ise de sonu insilah (kopma MB), dinden büsbütün sıyrılıp çıkmaktır. (…)
Bu fitnelerin tohumları hemen hemen İslamın ilk devirlerinde atılmıştır ve Hz. Ömer (R.A) şehadeti de bunlarla ilgilidir. İran fütuhatından sonra bir taraftan İran Mecusiliği (Zerdüştilik MB), diğer taraftan Yahudi fitnesi, İslâm perdesine bürünerek gizli gizli İslâmın saffetini (temizliğini MB), Müslümanların vahdetini (birliğini MB) bozmakta gecikmemiştir. Sonradan Rafızilik, Batınilik gibi muhtelif isimlerle genişleyen bu tarikatlardan Rafızilik; Hz. Ali’ye muhabbet, Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ayşe, Muaviye ve diğer eshabdan (Muhammed’in yakınları MB) birçokları hakkında buğz (iftira MB) ve adavette (düşmanlıkta MB) taassup göstermek (tutucu olmak MB) demektir.“ (Age,s. 3,4,5).
‘Ehli Beyt’e muhabbet iddia eden soysuzlar’
Bilindiği gibi, Osmanlı dini belgelerinde ve tarihlerinde Kızılbaşlar, genellikle Rafızî olarak nitelendirilir. Önsöz’de, “dış görünüşü Ehl-i Beyte muhabbet, içyüzü ise Mecusilik (Zerdüştilik, ateş-tapıcılığı MB) ve Yahudilikten ibaret bulunan Rafızi tarikatı” olarak nitelendirilen bu inancın mensuplarının; ruhun devamlılığına, sevabın ve günahın bu dünyada olduğuna ve tıpkı Mecusiler ve Yahudiler gibi Kuran’ın zâhiri ve bâtıni anlamları olduğunu savundukları belirtilerek, şöyle deniyor:
“Bâtıniye, Kur’an ve Hadis’in zahirinden başka bir de bâtıni mânaları olduğunu, zâhirin gizli hakikatlara işaret eden bir kabuktan başka bir şey olmadığını, bununla kanaat edenlerin Şer’in teklifatı olan kayıtlardan kurtulamayacaklarını; bâtın veyahut hakikat ilmine yükselebilmiş olanlardan teklifât-ı diniyenin de (dini yükümlülüklerin MB) kalkacağını söylerler. Onlara göre namazın ve zekâtın mânası Muhammed ile Ali’yi sevmektir. Bunları sevenler, namazı kılmış, zekatını vermiş sayılır. (…) Binaenaleyh Batıniye mezhebinden olanların söyledikleri ve işledikleri şöyler haram değildir. Ne yapsalar hepsi mübahtır. Melek damak bâtıniye dâileri, propagandacıları demektir. Şeytan da Ehl-i Sünnet uleması’dır. (…) Bütün bunların maksatları Müslüman itikadını bozmak, Müslümanların vahdetini kırarak, onları birbirine düşürmekti.” (Age,s. 9)
Batıniye’nin yani diğer adıyla İbahiye’nin ‘’dinsizlik“ demek olduğunu söyleyen Diyanet Başkanı, sözü Alevi pirleri gibi ‘’Ehl-i Beyt soyundan geldiklerini“ iddia edenlere getirerek, şu hakaretleri savurmaktan geri durmuyor: ‘’Ehli Beyte muhabbet iddia eden bu soysuzlar’dan bir takımları da uydurma Şecereler’le Peygamber’in neseb-i pâkine (temiz soyuna MB) mensup olduklarını iddiaya kadar cüret ettiler.“ (s.10) Cafer-i Sadık’a izafe edilen bu Şecerelerin düzmece olduğunu söyleyen yazar; Önsöz’ün sonuna doğru görüşlerini şöyle özetliyor:
‘’İslamlar arasında her devirde kanlı hadiseler çıkarmış olan bu zındıkların (dinsizlerin MB) mezheplerinin her memlekete göre bir adı vardır. En meşhur adı Bâtıniye’dir. (…) Bugün de bunların bakiyeleri (devamcıları MB) vardır. Irak’ta bunların adı Karamita (Karmetilik MB) ve Mazdekiyye’dir. Çünkü bunlar da tıpkı Sasaniler devrinde Mazdek’in ortaya attığı mal ve kadında herkesin ortak olduğunu, bunlarda temellük (mülkiyet MB) ve tasarruf olamayacağını da söylüyorlardı. Horasan’da bunlara Talimiye ve Melâhide denildiği gibi; Karmat’ın kardeşi olan Meymun’a nizbetle Meymuniyye de denir. Mısır’da meşhur Ubeyd’e nisbetle Ubeydiyyun, Şam’da Nusayriye,Dürzü, Tayamine adını alır. Filistin’de Bahaiye, Hint’te Behere ve İsmailiye, Yemen’de Yamiyye, Kürdistan’da Aleviyye, Türkler arasında Bektaşi ve Kızılbaş, Acemistan’da Babiye diye anılırlar. (…) Bunlar sözlerini felsefe ve tasavvuf ile de yaldızlarlar, herkesin mizacına göre söz söylemek isterler. Davetlerinin 9 derecesi vardır. 9.’uncusu Mükaşefe’dir (Hakkın, hakikatın sırrına varma MB). Artık bu mertebeyi bulmuş olan bir Bâtıni’ye her şey mübahtır; haram, küfür yoktur. Abdest, gusul, namaz, oruç gibi teklifler (dini yükümlülükler MB) bunlar için değildir.’’ (s.12)
Diyanet Başkanı, sözlerinin bitiminde, ‘’ kötü emeller peşinde koşan bu Şeytan ruhlu kimselerin tuzağına düşmekten milleti korumak için“ , kurum olarak bu tür yayınları sürdüreceklerini bildirmektedir.
Heterodoks inançlara ret
Gerek kitabı ilk yayına hazırlayanın, gerek onun Arapça basımını gerçekleştirenin, gerekse Türkçeye çevirenin de, buradakilere benzer belirlemeleri ve suçlamaları vardır. Ancak bunları ayrı ayrı irdelemeye gerek görmüyoruz. Yalnız, kitabı yayına hazırlayan Zahid El- Kevseri’nin; gizli din mensubu Batıni gruplarla ilgili üstteki döküme benzer detaylı dökümündeki, Mazdekçiliği Komünizm’le özdeşleştiren belirlemesiyle, Kürdistan’da Hazret-i Ali’ye aşırı bağlılık ve onun Tanrıyla özdeşleştirilmesi dolayısıyla ‘’Alevilik“ olarak nitelendirildiğine ilişkin belirlemesini ilginç bulduğumuzu belirtelim.
Burada özellikle vurgulanması gereken husus; Sünni İslam dışında kalan Heterodoks din ve inançlarla diğer bağımsız doğal - felsefi inanç ve dinlerin tümden Bâtınilik kulvarına sokularak toptan suçlanması ve reddedilmesidir. Öte yandan, bu inançlardan bir bölümünün dini önderlerinin Ehl-i Beyt soyundan gelmesinin gerçekle ilgisi bulunmayan bir faraziyeden ibaret olduğu vurgulanırken; bundan hemen bir yıl sonra 1949’de CHP Genel Merkezine verilen bir Alevilik raporunda, Aleviler’in CHP’ye bağlı tutulması için bu Alevi pirlerinden ve Ocaklarından yararlanılmaya çalışılması ayrıca dikkate değer bir husustur.
Bir başka önemli husus ise, geçmişte Kızılbaş- Alevi ve Bektaşiler’e yapılan hakaret ve suçlamaların, Cumhuriyet döneminde dini yönetmekle ödevli bir Devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nca da yapılmasıdır.
Herhalde geçmişten buyana yapılagelen bu karalama, horlama ve suçlamalara verilecek en iyi cevap, 17. yüzyıl Alevi- Bektaşi ozanlarından Teslim Abdal’ın şu dizeleri olmalıdır:
Süren erenler süreği/ Süregelmiş süregider/ Münkir cehennem direği/ Dura gelmiş dura gider(…) Bir gerçeği indir başı/ Durmaz akar gözüm yaşı/ Yezid’in elende taşı/ Vura gelmiş vura gider(…) Teslim Abdal, çün basılmaz/ Hakkı bâtıla batırmaz/ İt ürür kervan kesilmez/ Üre gelmiş, üre gider…
Özü Kürt sözü Türk
Kürt müziği icra eden nice mahalli sanatçı, Cumhuriyet’ten sonra zorunlu olarak Türk kültürü kulvarına girerken; bu sanatçılar ‘özü Kürt, sözü Türk’ olan şarkılarla kitlenin karşısına çıkıyorlardı. Atatürk döneminden beri Halk Müziği’nin en ünlü isimleri, bir anlamda ‘Türkçe sözlü Kürt halk müziği’ icra eden Kürt sanatçılar veya bu gelenekten gelenler olmuş.
OSMANLI VE CUMHURİYET BAKIŞ AÇISIYLA ‘KIZILBAŞLAR’A DÜŞMANLIKTA ORTAKLAŞMA -3-
Lozan Antlaşması’nın 38-45. maddelerinde; Kürtler gibi ulusal ve Aleviler gibi dinsel azınlıklara çeşitli kültürel ve dinsel haklar öngörülmesine ve bu haklar Kemalist yönetimce de kabul edilmesine rağmen; gerek 24 Eylül 1925 tarihinde gizlice çıkarılıp uygulamaya konan Şark Islahat Planı , gerekse aynı yıl yapılan çeşitli kanuni düzenlemelerle, bu haklar gizli ve açık planda hile yöntemleriyle gasp ediliyordu. Şark Islahat Planı’nın 14,15,16,17’nci maddeleri, “Kürt dilinin yasaklanmasını ve eğitim yoluyla Kürtler’in asimilasyonunu” hükme bağlıyordu. 14. maddede; Kürt yerleşim merkezlerindeki “hükümet ve belediye daireleri ile diğer kurum ve kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçe’den başka dil kullananların Hükümetin ve Belediyenin emirlerine karşı gelmekle suçlanarak cezalandırılmaları” öngörülüyordu.
Sanki 13. yüzyılın Karamanoğlu Mehmed Bey’i geri gelmiş ve Türkçe’den başka dillerin kullanılmasını yasaklıyordu!..
Şark Islahat Planı’nın 17. maddesinde; “Fırat’ın batısındaki illerin bazı kesimlerinde dağınık olarak yerleşmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmalarının mutlaka yasaklanması ve kız okullarına önem verilerek kadınların Türkçe konuşmalarının sağlanması” kararlaştırılıyordu.
Yine aynı Plan’ın 15. maddesi, Türk Ocakları ve Okullar aracılığıyla Kürtler’in asimilasyonunu; aynı maddenin ikinci fıkrası ile Plan’ın 16. maddesi ise özellikle “Dersim’in yatılı bölge okulları yoluyla Türkleştirilmesini” öngörüyordu. Asimilasyon ve Türkleştirmeye tabi tutulması kararlaştırılan öncelikli bölgenin Alevi- Kürt yoğunluklu Fırat’ın batısı olması, konumuz açısından özellikle önemlidir. Aslında Kemalist yönetim, bu tarihten sonra toplumda tektipleştirmenin doğal sonucu olarak “Türk- İslâm geleneği” ne ters düşen her türlü müzik akımını da engellemeye çalışıyordu. Nitekim, M. Kemal 14 Ekim 1925’te İzmir Kız Öğretmen Okulu’nda bu niyetini şu sözlerle ortaya koymaktadır: “Hayatta musiki lâzım değildir. Çünkü hayat musikidir. Musiki ile alakası olmayan mahlukat insan değildir…Musikisiz hayat zaten mevcut olmaz. Musiki hayatın neşesi, ruhu, süruru ve her şeyidir…” (Bkz. Cumhuriyet Hafta, 15 Kasım 2002).
Bu çelişkili sözleri okuyan, ilk bakışta buna bir anlam veremez. Oysa, 1926 yılında geleneksel müziğin eğitimi resmen yasaklanırken; yalnızca İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın tasnif ve derleme kurulu çalışmalarına devam eder. Bu derlemelerin temel amacı ise, sonradan oluşturulması planlanan Türk müziğine altyapı ve kaynak oluşturmaktır.
Nitekim, İstanbul Belediye Konservatuvarı’nca Anadolu’nun ve Kürdistan’ın çeşitli bölgelerinde yapılan ilk derlemeler, daha çok “Şarkı” adıyla yayımlanırken, bu isim sonradan yerini tümüyle “Türkü”ye terkediyordu. Bu halk şarkılarındaki “Kürt” kavramı yerini sonradan “Türkmen” ve “Türk”e bırakıyordu. Yine bu çerçevede “Kürdün Kızı” yerini “Türkmen Kızı” na, “Kürdün Gelini” yerini “Türkmen Gelini” ne bırakıyordu. Aynı süreçte “Halk dansları” da Türkçeleştirme adına yerini “Halk oyunları” na kaptırıyordu… Türk kültürüne ve müziğine altyapı oluşturma adına, Koçgiri ve Dersim’in efsanevi şairi, ‘Takî’ mahlasıyla Kürtçe ve Türkçe şiir söyleyen Alişêr’in de üç ezgili şarkısı hapishane ortamında başka şahsiyetlerden derlenerek, taşpılak haline getirilmiştir.
Alevilere ‘saz’ yasak
Belli başlı Kürt direnişlerinin bastırılmasından ve Kemalist rejimin kendini bütünüyle güvencede görmesinden sonra, 1930 yılında İçişleri Bakanlığı’nca Kürtler’in ve Aleviler’in yaşadığı bölgelere bir gizi Genelge gönderilir. İttihad ve Terakki dönemindeki yöneticilikleri sırasında da aşiretler konusunda raporlar hazırlatan, etnik arındırma çalışmaları yapan ve Dersim katliamında da önemli rol oynayan Şükrü Kaya tarafından hazırlanıp illere gönderilen bu çok gizli ve önemli Genelge’nin özellikle iki maddesi konumuz açısından son derece ilginçtir.
Genelge’nin 9. maddesinde şöyle denmektedir: “Türklüğe ve Türkçeye pay ve paye vermek, som Türklüğün ve özellikle Türkçe konuşmanın yalnız şerefli olduğunu değil, maddeten kârlı olduğunu da kendilerine doğrudan göstermek.”
Genelge’nin 12. maddesi ise: “Kıyafetin, şarkıların, oyunların, düğün ve toplum gelenek ve göreneklerinin de milliyet ve ırk duygularını daima uyanık tutan ve toplumları geçmişlerine bağlayan bağlar olduğu unutulmamalı. Bu nedenle, lehçeyle birlikte bu gibi aykırı gelenekleri de fena ve zararlı görmek ve özellikle kötü göstermek, (…) özetle dillerini, âdetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türkün tarihine ve bahtına bağlamak her Türk’e düşen milli ve önemli bir görevdir.” (Bkz. M. Bayrak: Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri, Özge yay. Ank. 1993,s. 508)
Görüldüğü gibi, günümüzde “Türk- İslam Sentezi” olarak değerlendirilen “Türk- İslam geleneği”ne aykırı görülen tüm zenginliklerin yokedilmesi ve toplumun bu yolla “temdin” edilmesi yani Türkleştirilmesi öngörülmektedir. Bu kavramı, resmi kalemşörler “Dersim” olgusu için sıklıkla kullanmıştır.
Kürt kimliğinin bir parçası olarak Kürt ve Alevi kültürü üzerinde uygulanan yasaklama, asimilasyon ve ipotek koyma politikaları; Kürt aydın ve örgütlerince her vesileyle eleştiri konusu edilmiştir. Sözgelimi Kürt Xoybun Örgütünce 1945 yılında Sanfransisko Konferansı’na verilen “Muhtıra- Mektub”un 4. maddesindeki şu belirleme, özellikle Kürt ve Alevi kültürüne konan yasak ve ipotek açısından daha bir anlam kazanmaktadır: “Türkler; Kürt dilinin kullanılmasını, Kürt giyim- kuşamının taşınmasını, Kürt şarkılarının söylenmesini yasaklamışlardır. (…) Resmi Türk politikasıyla, zararsız halk şarkıları, ‘irtica şarkıları’ oldu.”(Bkz. M. Bayrak: age, s. 595)
Açıktır ki, Kürt aydınlarınca bir uluslararası platformda 1940’larda dillendirilen, 1930 tarihli gizli Genelge’ye tepki niteliğindeki bu belirleme, özellikle konumuz açısından son derece önemlidir.
Nitekim, 1960 Cuntası’nın, “Alevi Kürt ozan ve âşıklarının, Kürtçe ezgilerle Türkçe söylemeye özendirilmesini” öngören gizli Raporundan ve üstteki gizli Genelge’den habersiz olduğu anlaşılan ünlü romancı Yaşar Kemal’in, daha 1960’lı yılların başlarında Ant Dergisi’nde anlattığı ilginç bir olay, son yıllarda yeniden bilince çıkarılmış bulunuyor. Yaşar Kemal’in, düzenle her dönem barışık yaşamaya çalışan ünlü halk ozanı Aşık Veysel’den kaynaklı anlatımı şöyle:
“Bir zamanlar sazımla Sivas’a inemez olmuştum. Bir polis, bir jandarma sazımı görmesin; hemen elimden alıyor, doğru fırına atıyorlardı. O zamanlar Sivas’ta niçin Aşık Veysel’in sazını alırlar da yakarlardı? Şükrü Kaya’nın Dahiliye Vekilliği sıralarındaymış. Ahmet Kutsi Tecer de tam bu sıralar Sivas’ta öğretmenmiş. Bir gün Veysel ona gelmiş. Tecer (Hani sazın?) diye sormuş. Veysel de başına gelenleri anlatmış. Ahmet Kutsi Tecer, Vali’ye gitmiş. (Vali Bey) demiş, (Bugün polisler Aşık Veysel’in sazını elinden alıp fırınlamışlar. Doğru mu bu?). Vali, (Doğru) demiş. Tecer (Neden?) diye sormuş. Vali: (Saz çalmak gericiliktir. Saz gerici bir müzik âletidir. Dahiliye Vekaletinden böyle emir aldık. Tecer Vali’ye, sazın öyle bir şey olmadığını dili döndüğünce anlatmaya çalışmış, olmamış. Anan yahşi, baban yahşi…Kutsi Tecer gelmiş Ankara’ya, sazın gerici bir âlet olmadığını anlatmak için akla karayı seçmiş ama anlatmış sonunda. Halk şairlerinin sazları da fırınlanmaktan kurtulmuş.”
Bu konuda yapılan yorumlarda; “işin dikkat çeken yanı, sistemle barışık olan Aşık Veysel’in bile sistemin hışmına uğraması. Aşık Veysel bile sistemin hışmına uğruyorsa, artık muhalif olan âşıkların halini varın düşünün!” deniyor, haklı olarak. (Bkz. Rıza Aydın: Cumhuriyetin İlk Yıllarında Saz Yasağı, Birgün gaz. 18 Haziran 2006; Ahmet Güven: Türkülerimiz, Kırkısrak dergisi, Sayı:2/2008)
Kemalistler, olayın perde arkasını bilmeden, 1930’lu yıllarda Fransa’da eğitim yapmış Ahmet Kutsi Tecer’in öncülüğünde Sivas’ta “Aşıklar Bayramı”nı düzenlemek ve birçok âşığın tanınmasını sağlamakla övünürler. Oysa, işin içyüzü budur ve bu türden asimilasyoncu ve ipotekçi politikalar, ne yazık ki özellikle Alevi- Kürt Âşık ve Ozanlar üzerinde son derece etkili olmuştur…
Geçmişte Kürt müziği icra eden nice mahalli sanatçı, Cumhuriyet’ten sonra zorunlu olarak Türk kültürü kulvarına girerken; bu sanatçılar “özü Kürt, sözü Türk” olan şarkılarla kitlenin karşısına çıkıyorlardı. Gerçekten Atatürk’ün döneminden beri Halk Müziğinin en ünlü isimleri, bir anlamda “Türkçe sözlü Kürt halk müziği” icra eden Kürt sanatçılar veya bu gelenekten gelenler olmuş. Atatürk döneminin ünlü sanatçılarından Diyarbekirli Celal Güzelses’in; Urfalı Mukim Tahir, Cemil Cankat ve Kel Hamza’nın; Erzincanlı Salih’in, Zaralı Halil’in, Malatyalı Fahri’nin ve bunların günümüzdeki devamcısı Kürt kökenli sanatçıların bu anonim halk şarkılarını tepe tepe kullandıklarını kim inkâr edebilir?..
Acı gerçek buyken; Diyarbakır’daki görevi sırasında Celal Güzelses’e “Şark Bülbülü” unvanı veren Atatürk’ün, 1930’lu yıllarda onun “Türk”lüğünü kanıtlamak için, Almanya’dan getirttiği kafatası ölçüm âletiyle kafatasını ölçtürmesine ne demeli?..
Alevi Kürtler’de aşıklık ve ozanlık geleneği
Milat’tan önce 4. yüzyıldan başlayarak, belli dönemlerde konaklayarak, 8-10. yüzyıllarda yükselişe geçen Kürt halk şiirinin, Kürt halkının anlatım dünyasında özge ve özgün bir yeri vardır. Acısını- sevincini, kederini- kıvancını, tevekkülünü- isyanını şiire, türküye dönüştürmeyi ve kendisini böyle ifade etmeyi bir gelenek haline getirmiş olan Kürt halkının çok zengin bir halk edebiyatı yarattığı bilinmektedir. Ancak ne yazık ki, bu yaratmalar daha çok “Sözlü Halk Edebiyatı” geleneğine dayalı olduğu için, bu ürünlerin büyük bir bölümü günümüze ulaşamadan yitip gitmiştir. Bunun önceki sorumlusu, modernleşip halk katında yazılı edebiyata geçemeyen geri kalmış toplumlar ve yönetimler ise, yakın dönemdeki sorumlusu ise bu ürünlerin yazıya aktarılmasını engelleyen şovenist- asimilasyoncu yönetimlerdir.
Geçmişte halk şiiri yazılmak için değil, söylenmek için üretilirdi. Yaratanı ya da aktaranı tarafından yazıya geçirildiğinde yitip gitmekten kurtulur, yazıya geçirilmezse süreç içerisinde kaybolup giderdi. Anonim halk ürünlerinin yani folklor ürünlerinin bu acılı durumu ortadadır. Yazarı belli Kürt halk şiirinin ne kadarının cönklere ve şiir mecmualarına geçirildiğini bilemiyoruz. Ancak sahipsiz malların açıkgözlerce yağmalanması hesabı, bu ürünlerin sürekli egemen/ başat kültürlerce gaspedildiğini ve ipotek altına alındığını sürekli gözlemliyoruz…
Yalnız müzik folkloru açısından değil, Âşıklık ve Ozanlık Geleneği açısından da durum aşağı yukarı aynıdır. Dünden bugüne bu geleneği sürdürüp, kitapta yer verilen Âşık ve Ozanlar’ın büyük bir bölümünün Sivas, Maraş, Antep, Urfa, Malatya, Elazığ, Dersim, Erzincan, Erzurum, Kars ve Çorum’lu olması anlamlı değil midir? Buradaki Sivas, Maraş, Malatya, Elazığ, Erzincan ve Erzurum’un bir biçimde Dersim’le ilişkili olduğunu da unutmamak gerek.
Türkçe sözlü Kürt müziği
Çalışmalarını başta İran ve Horasan mistik müziği olmak üzere Doğu müzikleri üzerinde yoğunlaştıran ünlü Fransız araştırmacı- müzikolog Jean During; önemli bir bölümü Dersim bölgesinden göçmüş ya da göçürtülmüş olan Albruz ve Horasan Kürtleri’nin müziği ile Anadolu arasında karşılaştırma yaparken, “Türkçe sözlü Kürt müziği geleneği”nin ikinci versiyonu konusunda şu ilginç sonuca varıyor:
“Türkçe şarkı söyleyen ve atalarının dilini bilmeyen Anadolu saz şairleri ve âşıklarının büyük çoğunluğunun aslen Kürt Alevileri oldukları ve Kürt müzik kültürünün mirasçıları oldukları genelde bilinmiyor. Anadolu âşık müziğinin karakteristik özelliklerinden biri, bütün havalarını; Araplar’da, Farslar’da olduğu gibi ¾’lük tondaki bir gama üzerinde söylemeleridir. Ancak bu özellik, Türkler’de az kullanılan bir özelliktir. Anadolu saz şairlerinin bu çok eski geleneği İran Horasan’ındaki bakhshiler’ in (baxşiler) geleneğine paraleldir. Türkçe şarkı söyleyen bu ozanlar, gerçekten de sanat olarak yaptıklarıyla, tümüyle Kürt müzik kültürüyle bağlantılıdır. Gerçekten, amatörce korunan başlangıçtaki repertuarları dışında dörtyüz yıldan beri bulundukları topraklara yerleşmiş olan Horasan Kürtleri, Türk şiirini ve dilini birleştirip Horasan’ın Türkçe konuşan saz şairleri hâline gelmişlerdir. Bu sayede de mükemmel bir ortak yaşam standardı yakalamışlardır. Bu olay pek de bilinmiyor. Horasan’daki Türk bakhsi (baxşi) ve ozanların oluşturdukları büyük ailelerin orijinlerinin Kürt olduklarını ortaya çıkarmak için titiz bir araştırma gerekiyor.” (Bkz. J. Düring: Kürt Müziği Üzerine Notlar, Özgür Politika Eki, Sayı: 55/ 1998).
Jean Düring; “Kürt halkı Ermeni, Türk, Arap ve Fars kültürleri gibi değişik kültürlerle içiçe yaşamıştır; komşularınınkiyle bazı ortak noktaları olmasına rağmen Kürt müziği bir bütün olarak değerlendirildiğinde, kendine özgü müzikal ifade biçimleriyle apayrı bir yere ve öneme sahiptir” dedikten sonra, sözü Horasan ve Zagroslar’daki Baxşîler’e getirerek; bu bölge Ahlê Haqlar’ı ile Kürdistan ve Anadolu Alevileri arasında şu benzerlikleri koymaktadır: “Çalgıları, Batı Kürtleri’nin de kullandığı ve saz veya tanbur gibi adlarla adlandırdıkları uzun saplı dotar olacaktır. Bu çalgıların, tipik Kürt çalgıları olduğu yaygın olarak söylenmektedir. Araplar bu çalgıyı çalmazlar, çünkü Kürt diline uygundur. Ahlê Haq Kürtler’de tambur kutsaldır ve Yezidiler’de kamış flüt, ney, darbuka ile aynı kutsal yerlere uygun görülür. Aleviler’de de aynı şekilde saz yaygın ve semboller yüklenen bir çalgıdır.” (Agy)
Gerçekten de Kürdistan’da va Anadolu’da özellikle Aleviler arasında tambur, saz ya da Türkçe deyişiyle bağlama; töre ve törenlerin vazgeçilmez çalgı aracı ve kutsal simgesidir.
Ancak, saz çalma tekniği, Anadolu Alevileri arasında da değişmektedir. “Teke yöresinde yani Burdur, Antalya, Fethiye dolaylarında üç telli cura ile sap üzerinde çalınarak müzik icra edilmektedir. Denizli yöresinde özellikle Zeybeklerde ‘dövme’ diye adlandırabileceğimiz, parmak uçlarıyla perde üzerinde tellere vurularak çalınmaktadır. Horasan’daki Alevi ozanları, sazı ‘şelpe ve pençe’ tekniğiyle çalmaktadırlar. Maraş, Dersim, Malatya, Erzincan, Sivas bölgelerinde sıkça kullanılan şelpe tekniğinde, özellikle Elbistan dedelerinin ustalığı ve otantikliği dikkat çekmektedir.” (Bkz. Ali Alagöz: Bağlama ve Şelpe’nin Tarihi ve Kökeni, Gözcü der. Sayı:2/ 1998).
Konuya “Alevi- Bektaşi Müziği” açısından yaklaşan araştırmacılar da, Anadolu ve Kürdistan’da aşağı- yukarı aynı müzik coğrafyası ve insan dokusuyla karşılaşmaktadırlar. Sözgelimi Alevi- Bektaşi Müziği konusunda bir çalışma yapan araştırmacı Melih Duygulu’nun üzerinde yoğunlaştığı bölgeler şunlardır: Adıyaman, Çorum, Erzincan, Antep, Maraş, Malatya, Sivas, Urfa, Tokat, Tunceli.
Atatürk’ün etno- politika danışmanlarından Prof. Hasan Reşit Tankut da, Anadolu ve Kürdistan Alevileri’nin bağlı bulunduğu şix, seyyîd, pîr, dede ve babalar’ın, bilimsel deyimle bablar’ın Malatya, Elazığ, Tokat, Dersim, Merzifon ve Suriye’de Lazkiye gibi yerlerdeki Ocaklar’dan çıktığını söyler ki; bu gizli belirleme de, Alevi- Bektaşi Müziği yayılım alanıyla çakışmaktadır. (Bkz. M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-I, Özge yay. Ank. 1994,s. 298).
Burada, değişik kaynaklardan giderek verdiğimiz iller dökümünün “Fırat’ın batısı”na rastlayan ve sıkı bir eritmeye tabi tutulan Alevi- Kürt yoğunluklu coğrafyaya tekabül ettiği hemen dikkat çekmektedir. Yine Cumhuriyet dönemi boyunca uygulanagelen politikalar sonucu, başta Dersim/Sivas/ Malatya ekseni olmak üzere Alevi- Kürt kökenli unsurlar önemli ölçüde eriyerek Türkleştiği gibi; sanatsal üretimde de gizli ve açık politikalarla özendirilen ve kayırılan Türkçe’ye bir akışın olduğu ortadadır… Bu konudaki önemli dönemeçlerden biri, Kemalist yönetimin baskı ve zoraki asimilasyonu ise, ikinci önemli dönemeç de 1950’lerde yoğunlaşan köyden kente göçler ve 1960 askeri yönetiminden sonraki bilinçli yönlendirme ve edebiyatı “Türkleştirme” dir.
Sözlü edebiyat yazıya geçirilmezse...
Kürtçe eğitimin yasaklı olduğu Kürt yerleşimlerinde bir bütün olarak Kürt yazarların, özelde de Kürt halk ozanlarının Türkçe’ye yönelmelerinde bu süreç son derece etkili olmuştur. 1960’dan sonraki sosyalist hareket de, kitlelere ulaşmak için Türkçe söylemede bir itme görevi görmüştür, dersek sanırım yanılmış olmayız. İki kimliğinden dolayı da rejimle ters düşen Alevi- Kürt halk ozanlarının yoğun biçimde Türkiye İşçi Partisi saflarında va daha sonraki sol akımlar içinde yer almaları, bu açıdan anlamlıdır.
Evlerinde, sokakta Kürtçe konuşup, Kürtçe düşünürken, eserlerini ağırlıkla Türkçe vermelerinin kuşkusuz ana etkenlerinden biri de, Kürt yazı dilini bilmemeleridir. Bir bölümü okuma- yazmasız olan bu halk ozanlarının Türkçe eğitim görenleri de, Kürt yazı dilini bilmemektedir. Bilindiği gibi Kürt dilinde, Türkçe’de bulunmayan bazı farklı sesler vardır: î, ê, v, w, q, x, xw gibi. Kürt yazı dilini bilmeyen bir kişinin Kürtçe düşünse bile, düşünce ve anlatımlarını yazıya aktarması zordur. Bu nedenle, Kürt literatüründe âyet ve beyt olarak nitelendirilen ve sözlü gelenekte kalan Kürtçe Alevi deyişlerinin önemli bir bölümünün yitip gittiğini, yukarda vurguladığımız gerekçelerle Alevi- Kürt ozanların da ürünlerini çoğunlukla Türkçe vermek zorunda kaldıklarını belirtmeliyiz. Alevi deyişlerinin çoğunlukla Türkçe olmasının temel nedenleri bunlardır. Nitekim, sözlü gelenek çerçevesinde dedem tarafından söylenen yaklaşık 20 dolayında Kürtçe âyet ve beytin; dayılarım zamanında 10 dolayına indiğini, günümüze ise bunlardan yalnızca birkaçının kalabildiğini üzülerek hatırlıyorum. Boşuna dememişler, “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” diye. Yazılı literatüre geçmeyen bir zihinsel ya da sanatsal üretim, süreç içerisinde yitip gitmeye mahkumdur.
Ancak belirtelim ki, bu deyişler Türkçe bile verilmiş olsalar, özünde Kürt Aleviliğini terennüm ederler. Zaten deyiş makamları da, hemen tümüyle Türk Alevileri’nin makamlarından farklıdır. Öte yandan, gerek Kürt Alevi ezgileri, gerekse Kürt kökenli Alevi ozanları, günümüz Aleviliğinin adeta omurgasını oluşturmaktadır. Kürt toplumunun başka kesimlerinde örgütlü Êzîdîlik, Ahlê Haqlık ve Kakailik gibi inançlar, dini Kürt şiiri ve müziği açısından daha şanslı durumdadır ve Kürt literatüründeki yerini almıştır.
BİTTİ
Hazırlayan: MEHMET BAYRAK
Kaynak: Y.Ö.Politika
NWD
|