gototopgototop
17 Mayis 2012 Persembe - 10:37:46
S.Evin Çiçek-Diyarbakır Devegeçidi, Siirt, Şırnak toplu mezarları PDF e-Posta
Salı, 05 Temmuz 2011 00:15

Adı: Kürdistan, soyadı: toplu mezarlar ülkesi

Tanıkların anlatımlarıyla Diyarbakır Devegeçidi, Siirt, Şırnak toplu mezarları

 

Şırnak 119.Seyyar Jandarma Alayı’nın yanındaki dere ve Şırnak Cumhuriyet mahallesi mezarlığının üst kısmında kalan Melayê Kendalê êşê ziyereti. Çavuş A.Baki Mukyan, işkencede ölen insanları “revire götürüyoruz”diyerek gizlice alıp götürdüklerini söylüyor: “Şırnak Belediye’sinin dozerleriyle ortaklaşa açılan çukurlara atılıyorlardı. Bu çukurlar Şırnak 119.Seyyar Jandarma Alayı’nın yanındaki derededir...”

“Fevzi Selki ve Eyüphan Yüce’nin cenazelerini görmek, teşhis etmek, almak için çöplüğe götürüldüğüm de kokuşmuş, şişmiş, kurtlanmış cesetleri açıkta, çöplerin arasında gördüm. Kazma veya gömme yoktu. Öldürülenler, açığa, çöplerin arasına atılmışlardı. Diyarbakır devegeçine gelince; Korkunç bir çığlık ve eller hava da “hawar, hawar.” derken vucutlar kayboluyordu. Nasıl ki bir bataklk insanı içine doğru çeker, kaybeder ya aynen öyleydi. Yerden seyrettim. Bataklık mı, göl veya ırmak mıydı can alan? Anlayamadım.... Ben kendim sekiz ceset saydım.”

 

Dr.Zeki Budak

Kendinizi tanıtır mısınız?

Ben Ferqin-Silivan’a bağlı Helin(Yuvalı) köyü doğumluyum. 1959’da doğmuşum. Meslek olarak diş hekimiyim.

İnsan Hakları savunuculuğum; İnsan Hakları Dernegi Diyarbakır şubesi kurulduğundan itibaren üst kurul delegesi olarak yer aldım. 1993’de ülkeyi terk edene kadar da bu görevimi sürdürdüm.

 

Siyasi yaşamınız, insan hakları alanındaki aktivitelerinizi anlatır mısınız?

12 Eylül darbesinden sonra kurulan SODEP, Halkçı Parti ve SHP’de Silvan ilçe başkanlıklarını yaptım. Memleketi şehir şehir dolaştım. Bu görevlerimin yanısıra serbest diş dokturluğu yaptığım için İHD’de bir başka görev üstlenmedim.

 

Kaç kez gözaltına alındınız veya hapis yattınız?

26 kez. En son 2001’di. İki yıl yatırdılar.

 

Tanıklıklarınız benim için önemli. Faili belliler, kasaplar deresi çöplüğü...anlatır mısınız?

Benim işyerim Silvan merkezdeydi. 10 yıl boyunca dişdoktorluğu yaptım. Dr.Zeki Tanrıkulu’nu yanlışlıkla benim yerime öldürdüler. Hedef bendim. Görevlendirilenler isimleri karıştırmışlardı. Emniyet-kaymakamlık, yani idari, emniyet, jandarma, askeri birimler birlikte ölüm listelerini hazırlıyorlardı. Korkunç bir derin devlet terörü uyğulanıyordu.

Benim üç erkek kardeşim öldürüldü. Birinin başı kesilmişti. Biz bunları yaşadık. Başı kesilen kardeşimi gömerken 1500 kişi kadar vardık. Ne slogan atıldı ne de başka bir şey. Özel timler bizi taradılar. Üç kişi halen felç. 150 kişi kurşunlarla değişik yerlerinde yaralandılar.

Silvan’da bin faili meçhul(belli) var. İnsanları evlerinde, işyerlerinde, sokaklarda, tarlalarda takır takır öldürüyorlardı. Cenaze gömme sırasında kitleleri tarıyorlardı. Cenazeler yerde kalıyordu. İnsanlarımız, cesaret edip de kaldıramıyor, gömme işlemlerini yapamıyorlardı.

 

Ben kasaplar deresine defalarca geldim. Öldürülen insanlarımızın cenazelerini arıyorduk. Öldürülenler ya okul, ya mahale arkadaşlarımdı. Ben onların yakınlarıyla birlikte Siirt Alay Komutanlığı’na gidiyordum. Cenazeleri almaları için yardımcı oluyordum.

 

Nasıl haberdar oluyordunuz?

İki yönlü haberdar olunuyordu. Öldürülenleri tanıyan gerillalar öldürülenlerin ailelerine haber gönderiyorlardı. Polisler aileleri haberdar ediyorlardı. Polisleri görevlendirenlerin dertleri, istemleri kimlik tespitiydi.

 

Haber geldi ve Siirt alayına gittiniz. İşlemleri anlatır mısınız?

Biz Siirt’e geldiğimiz de alayın nizamiyesine gidiyorduk. Orada tek tek içeri alınıyorduk. Kimlik bilgilerimiz alınıyordu. Ölüyle olan kan bağımız soruluyordu. İşlemler yapılırken bekletiliyorduk. “Niye geldiniz? Yakınlık dereceniz?” sorular peşpeşi sıra geliyordu. Tabi ki ben doğru söylemiyordum. Sadece okul veya mahalle arkadaşımdır diyemiyordum. Ya aynı aşiretteniz, ya akrabayız diyordum. Yoksa dereye gönderilmezdim. Öldürülenler için de çok sayıda okul, mahale arkadaşım vardı. Siyasi düşüncelerini benimsemesem de cenazelerine sahip çıkmam gerektiğine inanıyordum.

 

İki askerin eşliğinde kasaplar deresine gönderiyorlardı. Yani çöplüğe gidiyorduk. Yol da etrafa bakamazsın. Çöplükte yalnızca adı geçen ölüyü görmene müsade edilir. Bahsedilen ölünü yanında olan diğer ölülere bakamazsın. Görmen istenmiyor. Çöplükte baktığım ölüyü tanıyıp, tanımadığım soruluyor.

Ben her gittiğimde de baktıklarımı tanıdım. Hangi ölüye bakıyorsam, tamam adı geçen kişidir. Tanıdım, diyordum. Bu cevap üzerine askerlerin eşliğinde nizamiyeye geri dönüyorduk. Asker cevabımı iletiyor. Bana soruluyor. Evet tanıdım, adı geçen kişidir diyorum. Cenazeyi almak için işlemlere başlamak gerekiyordu. İlk iş tabut bulmaktı...

 

1987’de öldürülen Fevzi Selki ve Eyüphan Yüce’nin cenazelerini görmek, teşhis etmek, almak için çöplüğe götürüldüğüm de kokuşmuş, şişmiş, kurtlanmış cesetleri açıkta, çöplerin arasında gördüm. Kazma veya gömme yoktu. Öldürülenler, açığa, çöplerin arasına atılmışlardı.

Fevzi Selki ve Eyüphan Yüce’de aynı yerde, aynı çöplükteydiler.Onlar, beş kişi Kozluk’da tuz çıkarılan bir yer de, birlikte öldürülmüşlerdi. Cesedler yan yana atılmıştı. Beşini de gördüm. Biz ikisini aldık. Üçü oradaydı. Hem yakınları, hem de ben her iki silvanlıyı tanıdık. Diğer üçünü tanımadık. O anda onları da alabilmek için geçerli bir neden de söyleyemedik. Almak istesekte kan bağı, isim olmayınca vermezlerdi.

Biz her iki silvanlıyı çöplerin arasından aldık. Bir camiye gittik. Tabut istedik. Camidekiler ölülerimizi götürebilmemiz için bize tabut vermediler. Korku.....demek ki cami hocaları, görevlileri askeri birimlerce uyarılmış, korkutulmuşlardı! Bir marangoza tabuta benzer birşey yaptırdık. Her iki ölüyü aynı yere koyduk ve Silvan’a döndük. Onları Şêx Xelil mezarlığına gömdük.

 

Mahsun Korkmaz’ın cenazesini almak için de gittiniz. Öyle mi?

Ben M.Korkmaz’ı çok yakınen tanıyordum. Okul ve mahale arkadaşıydık. O PKK’li oldu. Ben bu partiden uzak durmayı tercih ettim. M.Korkmaz’ı sever, kendisine değer verirdim. Polis yakınlarını haberdar etmedi. Çevreden bilgi gelmişti. Ben de bu şekilde ölümünden haberdar oldum. Alaya gitmem, cenazesini almam gerektiğine inandım.

Ben ve okul arkadaşlarım bir taxi kiralayarak Siirt’e geldik. O arkadaşlar nizamiyeye gelmediler. Ben yalnız gittim. Nizamiye’de: “Niye geldin?” sorusunu sordular. Hem akrabam, hem de okul arkadaşımdır. Bundan dolayı geldim, dedim.

Nizamiyenin çıkışında kızkardeşi Maşala ve erkek kardeşi Fahri’yle karşılaştım. Benden önce onlar çöplüğe götürülmüşlerdi. Çöplükte kardeşlerini görmüşlerdi. “O değil.” dediler. Kendilerine, ben bizzat görmek istiyorum. Dışarıda görüşürüz, dedim.

Benim kimlik işlemlerim yapıldı ve çöplüğe götürüldüm. 1-2 km. Uzaklıktaydı. Yürüdük. Ben kendisini tanıdım. Oydu. Tekti, başka cenaze yoktu. Normal bir durum değildi. Çok fazla şişmişti. Tanınmaz hale gelmişti. Tam ölüm tarihini bilmiyoruz. Resmi açıklama 28 Mart. Bu doğru bir tarih değil. Cesedin durumu ve o tarih birbiriyle çelişiyor. Ben, tıp bilgime dayanarak bu tespiti yaptım.

İlginçtir! Mary ayında gazeteler, resmi basın M.Korkmaz ile ilgili olarak yazılar yazmaya başladılar. Manşetten haberler verildi. “Kasap. 100 kişinin katili.”başlıklarını attılar. 5 gün sonra ise öldürüldüğünü yazdılar. Ondan sonra da “yakınlarının cenazeyi kabul etmedikleri”ni manşet halinde duyurdular.

Ben fazlasıyla şişmiş olan cenazeyi gördüğümde durumu alğılamaya başladım. M.Korkmaz’ın öldürüldüğü söylenilen yer Şırnak’da. O zaman 1 metre kar yerde. 1-O ortam da, soğukta cenze böyle şişmez. 2-Normal bir ölüm değildi. 3-Gazeteler o başlığı attıklarında amaç sansasyon yaratmak, orduyu başarılı göstermek için kamuoyunu hazırlamaktı. 4-Gazetelere o yazılar yazdırıldığında Masum ölmüştü. 5- Siirt’de de havalar soğuktu. Alaya getirilişi, çöplüğe atılışı kısa bir süre. O vucut o kadar şişmezdi. Tanınmayacak haldeydi.

Masum zayıf bir insan değildi. Ben çok sayıda insan ölüsüyle karşılaşmıştım. O düzeyde şişmiş ölü görmedim. Ben tıp bilgimle her şey olabilir, diyorum. Sonradan anladık ki çatışmaya girmemiş, çatışmada vurulmamış. Vurulması meçhuldu!

Ben nizamiye de çıktıktan sonra kardeşlerine ve diğerlerine en az on beş gün önce öldürülmüş. İstihbarat bilgisi olarak o haberler hazırlandırılıp, yazdırıldı. Gazeteler başlık attıklarında O, ölüydü, dedim.

 

Nasıl tanıyabildiniz?

O Silvan’da tabanca mermisiyle sırtından yaralanmıştı. Ben yara yerini, izini biliyordum. Başını, omzunu çevirdim. Sırtında yara olan yere baktım. Parmağıma tükürdüm. Yara olan yere sürdüm. İzi buldum. O olduğundan emin oldum. Askerlere, odur, dedim. Nizamiyeye geldik.

 

Ben çöplükten nizamiyeye döndüğümde, bir başçavuşa kendisini tanıdım. O, dedim. Bu tespitim üzerine  o başçavuş dipçikle başıma vurmaya başladı. Başım kanadı. Bir yandan bana vuruyor, diğer yandan da : “Abisi, ablası tanımadılar. Sen onlardan daha mı iyi tanıyorsun? Senin teröristlerle ilişkin mi var?”diyordu.

Ben kendisine, benim PKK’yle hiç bir bağım, ilişkim yok. Görüşlerini benimsemiyorum. Bu insan benim okul arkadaşımdı. Yıllarca birlikte okuduk. Kendisi aranıyordu. Ama Silvan çarşısında da dolaşırdı, dedim.

Çıktığımda kardeşlerine odur, dedim. Onlarsa:“Biz iyice baktık, tanımadık. O değil.” Dediler. Oydu.

Gazeteler yeni bir başlık attılar: “Abisi gidip kasabın cenazesine baktı, tanıdı. “Kardeşim olsa da teröristin cenazesine sahip çıkmam” diyerek almadı.”cümlelerini yazdılar. Oysa kardeşleri, o düzeyde şişmiş olan abilerini tanımamışlardı. Tanımadıkları birisini de götürüp gömmek istememişlerdi. O riski üstlenmek istememişlerdi.

 

Cenazeyi gören bir gardiyan bana alnında bir kurşun yarası olduğunu, dizkapağının da parçalanmış olduğu bilgisini verdi. Dikkatinizi çektimi?

Ben bacaklarına bakmadım. Alnındaki izi de görmedim. Ben sadece sağ omuzunu kaldırdım. İz yerini aradım ve buldum. Kendisini tanıdım.

 

Diğer cenazeler?

Hacı(Naci) Göktepe  Mart 1986’da Baykan Dodan’da öldürülmüştü. Bu kişi Peşeng hareketi mensubuydu. 1982 de dağdaydı. Sonradan PKK’ye katıldı. Peşeng gurubu 1980-81-82’de dağdaydı ve inmediler. Hacı bunların arasındaydı. 80’e yakın kişi dağlara çıkmışlardı. Teslim olmadılar.  Bir bölümü siyasi sığınmacı oldu. Bir bölümü sahte nüfus cüzdanlarıyla metropollerde yaşamaya başladılar. Bir bölümü PKK’ye katıldı.

Kaç kişi birlikte öldürülmüşlerdi? Bilmiyorum. Gerilalar Hacı’nın ailesini haberdar etmişlerdi. Polis de haber vermişti. Tabiki yakınlar gerilanın kendilerini haberdar ettiklerini açıklamıyorlardı, gizliyorlardı.

Hacı’nın abisi Necmeddin’le birlikte siirt alayına gittik. Tek tek içeri alındık ve tek tek iki asker eşliğinde çöplüğe, dereye götürüldük. Döndükten sonra da bizlerin birbirimizle konuşmamıza müsade etmiyorlardı. Konuşturmuyor, görüştürmüyorlardı.

Ben de abisi de Hacı’yı hemen tanıdık. Hiç değişmemişti. Biz nizamiye ye döndükten sonra askerler cenazeyi getirip nizamiyenin kapısında  yere bıraktılar. Biz o esnada nerde tebut yaptırabiliriz, bulabiliriz derdine düştük. Şehre gittik. 3-4 tahta parçasını çivilettik. Tabut oydu. Hacı’yı içine koyduk. Kiraladığımız minübüsün üstüne yerleştirdik ve Silvan’a döndük.

 

Kendisiyle birlikte öldürülen diğer iki gerilanın, Ahmet Ergin ve diğerinin cenazelerini görebildiniz mi?

2 ceset daha 2-3 metre ileriye, aynı şekilde çöplerin içine atılmışlardı, açıktaydılar. Askerler etrafa bakmamı engellediler. Daha fazlasını göremedim. Üç ölü içinde Hacı budur, dediğim de, askerler bana, “Hadi çekin, gidin. Etrafla ilgilenmeyin.”dediler.

 

Alınamayan cenazeler var mıydı? Örnegin Mart 1985’de Şırnak’da öldürülen Keleşoğlu’da silvanlıydı.

Medeni Keleşoğlu’nun öldürüldüğünü ailesi haber almıştı. Babasıyla birlikte nizamiyeye gittik. Bizi nizamiyeden içeri sokmadılar. Geri çevirdiler. O dönem de bütün ölüleri nizamiyeye, kasaplar deresine götürüyorlardı. Aileye ölüm haberi geldiği için biz doğrudan doğruya gittik ve ölümüzü görmek, almak istedik. Bırakılmadık!

Medeni’nin babası Xalê Mıhoko’da oğlunun nerede, nasıl öldüğünü bilmiyordu. Diğer gerilalar sadece oğlunun öldüğü haberini göndermişlerdi. Cenazeyi alamadık. Öldüğü kesindi. Çünkü yakınlarına hiç bir haber gelmiyordu. Kendisinden bahsedilmiyordu. Yakınları öldüğüne inandılar. Babası da 1992’de hizbi-kontra tarafından öldürüldü.

 

Kasaplar deresi haberini yaptık. Olaganüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu gerçeği inkar etti. O tarihten sonra sizler ölüleri nerelerde görmeye başladınız?

Kasaplar deresi haber yapıldıktan sonra ölülerimizi hastane morglarında görmeye almaya başladık. 1989’da, Şira köyünde Batmanlı Numan Bağcı, Menaf Ormancı, toplam beş kişi öldürüldüler. Bu ölüleri kasaplar deresine götürmediler. Hastane morguna götürmüşlerdi. Biz sadece Menaf Ormancı’yı tanıdık. Cenazeleri morgda bırakmak istemedik. Ben her beşi  için teslim alma belgelerini imzaladım. Silvan’a getirdik. N.Bağcı’nın yakınları geldiler. Kendisini tanıyıp, cenazelerini aldılar. Diğer üçünün kimlik bilgilerine sahip değildik.

 

Siz hem kasaplar deresine atılanlara hem de Diyarbaır devegeçidine tanıksınız. Orayı anlatır mısnız?

Devegeçidi! Ben de oraya gömülmek istendim.

 

Nasıl ?

Yıl 1979. Ben Diyarbakır Diş Hekimliği Fakültesi öğrencisiyim ve 20 yaşındayım. Gözaltı dalgası başlatmışlardı. Beni de aldılar. Bizler Diyarbakır Kolordu’da II.noludaydık.  Bir gün bizleri kutuya benzer arabalara bindirdiler. Bir yöne doğru gittiler. Gözlerimiz bağlı. Kaç kişi olduğumuzu bilmiyorum. O anda arkamda, bel kemerimi tutarak yürüyen kişi daha sonra bana götürüldüğümüz yerin Devegeçidi olduğunu söyledi. Ben o ismi de, oranın askeri bölge olduğunu da o zaman duydum.

Bizleri devegeçidine götürmüşlerdi. Arabalardan indirdiler. “Hadi birbirinizin bellerini tutun.”emrini verdiler. Ben önümde yürüyen kişinin kemerinden tutuyordum. Arkamda da birisi aynı şekilde benim kemerimden tutuyordu. Arkamda tek kişi varmış. Felat Cemiloğluymuş.

Bizleri tek sıra halinde yürütmeye başladılar. “Kafalarınızı eğin, kafalarınızı eğin.”diyerek emir veriyorlardı. Yani benim kafam önümdekinin kemerine değiyordu. O kadar eğmiştim.

Yürütüldüğümüz yer taşlıktı. Gözlerimiz bağlı halde zorlukla, tökezleyerek yürüyorduk. Bir an da binlerce kurşun sıkıldı. Vurulduğumu sandım. İnsanlar bağırmaya, gözleri bağlı koşturmaya başladılar. Benim bir ayağım sakattı. Koşamadım ve tökezleyip düştüm. Arkamdaki kişi de üstüme düştü. Yerdeyken, zaten vurulduk, öleceğiz. Bari gözlerimizi açalım, dedik. Gözümdeki bağı araladım ve etrafımı görmeye başladım.

Mermiler sıkıldığında çığlık atan, koşan insanlar bir yöne doğru gitmişlerdi. Gözler bağlıydı. Vucutlarını görüyordum. Korkunç bir çığlık ve eller hava da “hawar, hawar.” derken vucutlar kayboluyordu. Nasıl ki bir bataklk insanı içine doğru çeker, kaybeder ya aynen öyleydi. Yerden seyrettim. Bataklık mı, göl veya ırmak mıydı can alan? Anlayamadım. Düzlüğü görüyordum. Düzlüğün öbür tarafında insanlar kayboluyorlardı. Düzlüğün öbür tarafında ne vardı? Göremedim. Felat Cemiloğluyla birlikte insanların kaybedilişlerini izledik. O insanlar orada, devegeçidinde öldürüldüler. İkimiz de tanığız. Ben o çığlıkları halen duyuyorum. Unutamadım. 

Askerler yanımıza geldiler. Tekmeyle sırtlarımıza vurdular. “Kalkın lan.” Kalktık ve birbirimizi tutarak yürümeye başladık. 100-200 metre taşlık alanda yürüdükten sonra bizi bir yere götürdüler. Merdivenlerden bodrum katı gibi bir yere doğru indirildik. Son basamağa geldiğimizde, arkadan bizi öne doğru iteklediler.

 

Nasıl bir yerdi ve ne vardı?

Lağım yeriydi. Bokla, boklu suyla doluydu. Çok soğuktu. Çok karanlıktı. Cam, pencere, kapı falan görünmüyordu. 50-60 cantimetre yüksekliği olan pislik yeriydi. Oturduğumuzda pislik gögsümüze kadar çıkıyordu.

 

Kaç gün orada tutuldunuz?

Bilmiyorum. Benimle beraber olan Felat Bey bana “Sen kimsin?” sorusunu sordu. Kendimi tanıttım. Ben kendisine aynı soruyu sordum. “Ben Felat Cemiloğlu.” Bizi nereye götürdüler? “Bizi götürdükleri, insanlarımızı kaybettikleri yer ünlü devegeçididir. Askeri bölgedir.”cevabını verdi. İlk kez o ismi duydum. Biz pislik içindeyken dışarıda ha bire “Gözleri açmak yasak. Konuşmak yasak” emirleri yağdırılıyordu. Konuşacak bir şey de yoktu.

Biz yatamıyorduk. Yattığımız da o boklu suda boğulacağımızı ve cesetlerimizin de kaybedileceğini biliyorduk. Ne kadar süre geçmişti? Bilmiyorum. F.Cemiloğlu bir çığlık attı. “Zeki, Zeki.” Ben kendisine ne oldu? Sorusunu sordum. “Ben senin öldüğünü sandım.”

 

Niye öldüğünüzü sanmıştı?

Niye! Ölüye dokunuyor. Ölüye dokununca benim boğulup, öldüğümü sanıyor. Oraya atılıp, orda boğulan insanlar. Ben bu bilgi üzerine ayağa kalktım, yürümeye ve ellerimi etfafımda gezindirmeye başladım. Ölülere çarptım ve düştüm. Elledim. onlar sağ değillerdi. Sekiz ölü saydım. F.Cemiloğlu’da yedi-sekiz ölü saydı. O zifiri karanlıkta aynı ölüleri mi saydık? Bilmiyorum. Biz ikimiz suda boğulmamak için o ölülerin üzerlerine oturduk.

Birara kapı açıldı. İçeriye doğru bir değnek uzattılar. Kapı varmış, dedim. “Değnegi tutarak bu tarafa doğru yürüyün.”emrini verdiler. Tuttuk ve yürümeye başladık. Merdivene adım attık. Bizi çok güçlü tazyikli suya tuttular. Merdivenlere yuvarlandık. Günlerdir açlık, susuzluk, soğuk, korku...Sanki su bizi delip geçiyordu. Suyun etkisiyle merdivenlerde süründük. Her tarafımız bok olduğu için o suyu sıkmış olmalılar.

Dışarı çıkarıldık. Yeniden gözlerimiz bağlandı. Yine II.nolu kolorduya gözaltına götürüldük. Orada gözlerimizi açtık. Etrafın tel örgüyle çevrilmiş olduğunu gördük. Barakaya benzeyen bir yer vardı. Askerler nöbet tutuyorlardı. Soruşturmayı da yanılmıyorsam polisler yapıyorlardı.

 

Polis veya hakim, savcı sorgusu yaşamamış mıydınız?

Gözaltına alındığımın yirmi yedinci günü sorguya alındım. Sorguya alındığım an gözaltına alınma gerekçemi öğrendim. Güya bildiri dağıtmışım. Toplantı düzenlemişim. Fakülte içinde istenmeyen davranışlarda bulunmuşum. Suç bulmak istediler mi, zor mu? Hiç de zor değil. Bin yalan, bin iftira. Yeterki gözlatına almak, hapse tıkmak istesinler.

20 yaşındayım. 27 gün o koşullarda gözaltında tutuldum. Mahkemeye çıkarıldım. Mahkeme başkanı bir albay. Bana bir nutuk çekti ve “Haydi git. Bir daha seni görmek istemiyorum. Serbestsin.” Salıverildim. İnsanları üniversiteden, yoldan, evden, tarladan, bahçeden topla götür. Kurşunla, boğ. Sağ kalabileni de serbest bırak. Bacağım sakat olmasaydı. Ben de devegeçidinde ölmüştüm. Yere yuvarlanmam o suda boğulmamı engelledi. Bu kadar zulme rağmen hakkını arayamıyorsun. Suçluları, işkencecileri yarğılatamıyorsun. Deve geçidin de öldürülen insanların sayısını orayı ölüm merkezi olarak kullananlar bilirler.

Kolorduya götürülmüştük. Sohbet sırasında Felat Bey bana, “Dr. Zeki bu devletin görevlileri bana bok yedirdiler.”açıklamasında bulundu. Kendisine nerede, ne zaman sorularını yöneltim. Açıklamadı. “Söylersem bütün yakınlarımı gözaltına alırlar. Onlara da işkence yaparlar. Bana bok yedirildi. Ben bunu unutmam. Biz çektik. Başkaları çekmesinler.”dedi.

Ben devegeçidini bizzat yaşayarak ögrendim. Dıyarbakır-Ergani çıkışında. Erganiye doğru bir yerde. Felat Bey tutuklandı ve beş noluya götürüldü. Ne zaman bırakıldı? Bilmiyorum. Kendisi serbest bırakıldıktan sonra dışarıda görüştük.

O, cemattlarda, kalabalık ortamlarda daha önceden birbirimizi tanıdığımızı açıklamıyordu. Durumu gizliyordu. Beni tanımamazlıktan geliyordu.  Ben Felat Bey’den önce de, sonra da defalarca yakalandım. Bir seferinde çevik kuvvet de bir ay boyunca bir metrelik hücreye tıkıldım. 1982’de 83 gün boyunca işkence, soruşturma yaşadım.

1993 başında Fransa’ya sığındım. Burada evlendim. 2001’de ülkeye gittim. Gözaltına alındım. İki yıl yattım ve serbest bırakıldım. Bizim topraklarımız da her her devegeçidi, her yer kasaplarderesi. Yeter ki tanık olsun. Yeter ki korkusuzca konu olarak ele alınıp, araştırılsın.”

******

Tanık II

F.Sakık; Amcamın oğlu Murat Seyrek (Şervan), amcamın kızı Adife Sakık ve bunlarla birlikte öldürülenleri Diyarbakır’a götürüyorlar. Erkekleri Diyarbakır’daki mezarlıkta tek tek gömüyorlar. Veli kod adlı itirafçı, Ali Ozansoy onları tanıyor. Tek tek kod veya gerçek isimlerini söylüyor. Gerilalarla ilgili bildigi kimlik bilgilerini veriyor. Onun verdiği bilgi üzerine mezar taşlarına isimler yazılıyor. Mezarların üzerlerine kod adlarını yazıyorlar. Gerçek isimleri bilinenlerin gerçek isimleri yazılıyor. Bu Kendal, bu Şervan....diyor.

Adife’nin cenazesi Diyarbakır Alayına götürülmüştü. Askeri yetkililer yakınlarımın Diyarbakır’a gitmelerini istediler. Yakınlarım Diyarbakır’a gittiler. Bizimkileri, orada askeri hastaneye götürüyorlar. Yakınlarım Adife’nin cenazesini alaydan alıp, şehir mezarlığına götürüp, daha önce gömülmüş olan Murat Seyrek’in yanına gömüyorlar. Biz Muş’da tanınan, bilinen bir aileydik. Biz haberdar edildik!  

    

Bu insanların yerleri nasıl tespit edildi ?

Veli kod adlı Ali Ozansoy bu gurubun komutanı. Çatışma çıkıyor. Gerilalar çatışarak çemberi yarıyorlar. Veli ellerini havaya kaldırarak askerlere doğru gidiyor ve teslim oluyor. Adife, onun ellerini yukarı doğru kaldırmış ve askere doğru ilerlediğini görünce, teslim olmasını engellemek için kendisine ateş ediyor. Atışında başarılı olamıyor. Askerler de Veli’yi öldürmüyorlar. Teslim alıyorlar. Veli, itirafçı oluyor. Bölgeyle ilgili bütün bilgileri veriyor.

Sağ kalan gerilalar nerede olabilirler? O, olasılıkları, yerleri belirtiyor. 09 Mart 1985’de, O teslim olduktan bir hafta sonra operasyon başlatılıyor. Telori köyü sarılıyor. (Jandarmanın hazırladığı listeye göre Ali Ozansoy 5 Ocak 1985’de Sason Kilimli de teslim olmuş) Adife ve arkadaşları köyden ayrılarak değirmene sığınıyorlar. 3 metre kar yerde. İzleri takip ediliyor. Değirmende oldukları anlaşılıyor. Çatışma başlıyor. Yer; Sason-Hedonin.

Adife, yaralı olarak suya düşüyor. Kendisini vuranlar, onun suya yuvarlanması sonucu öldüğüne inanıyorlar. O ise kar, buz, akan su ortamında yaralı halde hedef alıyor. Su içinde çatışmaya devam ediyor. Bir yüzbaşıyı yaralıyor. Yakınım Diyarbakır’da askeri hastanedeyken, T.C. Ordusu’nun Diyarbakır’da görevli komutanlarından biri, O, yakınıma “Kızkardeşiniz bu yüzbaşımı vurdu. Yüzbaşım yaralı ve tedavi ediliyor.” açıklamasında bulunuyor.

Bu toplu öldürmenin kürd cephesindeki yankısı Xelil Xemgin’in bir parçasıyla “Çiyay Sasonê” dile getirildi. Bu çatışmada öldürülenlerin hepsi Diyarbakır mezarlığında gömülüler. Diyarbakır Alay komutanlığı mı operasyonu gerçekleştirdi? Siirtle ortak mı gerçekleştirdiler? Bilmiyorum. Öldürüldükleri yer coğrafik olarak Diyarbakır’a daha yakın olduğu için Siirt’e değil, Diyarbakır’a götürülmüş olmalılar.”

******

Tanık III

Sileman Yaş; “Gerilla olanların yakınları üzerinde çok ağır baskı, şiddet vardı. Ailece işkencelere tabi tutuluyorlardı, sürülüyorlardı, ekonomik olarak mahvediliyorlardı. Gerilla olmak suçtu. Suç da bireysel değil, aileseldi! Devletin bölgedeki görevlileri gerilaların yakınlarına yöneliyorlardı. O dönem babalar, anneler çoğunlukla diyemiyorlardı ki “Bu yerde yatan genç benden bir parçadır. Benim kızımdır, oğlumdur.”

Ben Siirt merkeze bağlı Aynbaran köyündenim. Siirt hapishanesin de gardiyan olarak görev yapıyordum. Hapishaneden bakınca Jandarma merkez karakolunun avlusunu-bahçesini görüyorduk. Karakola da gidiyorduk. İlk kez Siirt’e bağlı olan Havıl(Baykan) Dodan’da (Obalı)  öldürülen üç gencin cenazesini getirip bu bahçeye attılar. Ben cenazeleri gördüm.

Ölülerden biri Qubin’li(Beşiri) Eminê Êzdi’nin oğlu Ehmed Ergin’di. Eminê Êzdi, merkez karakola getirildi. O, oğlunu almadan gitti. Diğer ölü; Silivan-Ferqin’li Naci Göktepe’ydi. Babası geldi. Oğlunu tanıdı. Oğlunun cenazesini alıp götürmek istedi. Savcı, istemini kabul etti. Cenaze, babasına teslim edildi. Ahmet Ergin’le, diğerinin cenazeleri oradaydı. Her iki cenazenin askeri görevlilerce oradan çıkarılışlarını, götürülüşlerini görmedim.

 

İkinci kez; Mahsun Korkmaz (Agit); 1959, Kozluk doğumlu, 28 Mart 1986’da, Şırnak’da can vermişti.Agit’in cenazesini de getirip avluya attılar. Ben ve diğer gardiyan arkadaşlarım birlikte gittik. Cenazenin yanında durup, kendisine baktık.

Sadece cinsel organının üzerine bir bez parçası atılmıştı. Soyulmuş, çıplaktı. Dizi parçalanmıştı. Alnının ortasında da bir mermi deliği vardı. Sağken mi, ölüyken mi o mermi sıkılmıştı? Bilmiyorum. Kafasının arka kısmını göremedim.

Belediye görevlileri çöpleri traktörle toplatıyorlardı. Siirt belediyesine ait bir çöp traktörünü getirdiler. Agit’in ölüsünü içine attılar. Ben atılmayı izledim. Kasaplar deresine doğru götürdüler.

Devlet görevlileri daha sonra öldürdüklerini merkez karakoluna getirmediler. Ben 1987’de görevli olarak Baykan ceza evine gönderildim. 1987-88’de Baykan’da görev yaptım. 1989’da da Batman’a verildim. Sadece iki kez ölüleri gördüm.

         

******

Tanık IV

Remziye Rüzgar;Biz 350 kişi gözaltına alınmıştık.

Ben ilk kez 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası gözaltına alındım. Batman’da evler basılıyor ve insan topluyorlardı. Ben de topladıkları insanlar arasındaydım. 14 yaşındaydım. Tutuklandım, Diyarbakır cezaevine gönderildim. İlk kez cezaevine gönderilenler arasındaydım. Sekiz bayandık. Esat Oktay dönemini yaşadım.

1984 Kasım ayıydı. Batman’da yeniden gözaltına alındım. Batman komando da bir hafta tek olarak bir hücrede tutuldum. Çok sayıda gözaltı vardı. Babamı da gözaltına almışlardı. Ben, oradan Şırnak’a götürüldüm. Beni yalnız olarak Şırnak’a götürdüler. Orada sorgulamaya devam edeceklerdi.

Şırnak’da bir ay gözaltında tutuldum. Oradan Siirt’e getirildim. Siirt’de de 40 gün kaldım.

Şırnak’da da bizi sorguladılar. Hepimizin elleri zincirliydi. Gözlerimiz bağlıydı. Komandolar nöbet tutuyorlardı. Nöbet tutan komandolar, ayaklarındaki botlarla bizi tekmeliyorlardı. Komandoların komutanı onlara bağırıyordu; “Kemik sesi gelsin, kemik sesi gelsin.” Onlarda bizleri tekmeliyorlardı. Kemiklerimizi kırmak için darbe vuruyorlardı. Koca bir yerdi. Hepimizi oraya koymuşlardı. 24 saat uyku yok. Sürekli şiddet uygulanıyordu.

Bizler, gözaltına alınanlar yanyana konmuştuk. İşkenceye tabi tutulanlar acı çekiyorlardı. İnleme, ağlama, bağırtı sesleri. O ortamda 24 saat tedirgin, korku içinde bekliyorsun. Hem sana yapılan zulüm, hem etfarında yapılanlara tanık oluyorsun. Gel de dayan.

 

Ayrı bir işkence yeri var mıydı?

Benim anladığım kadarıyla bizi tuttukları yer bir tepenin başındaydı. O büyük yerde topluyorlardı. 350 kişi bir yere konmuştuk. Arabayla ayrı bir yere götürüyorlardı. Orada sorguluyorlardı. “Terörle mücadele”ye götürüyorlardı.

Gözaltında kaldığımız süre içinde yemek yoktu. Sadece günde bir veya iki kez kuru somun getirilir, bölünür ve dağıtılırdı. İstedikleri zaman da su verirlerdi.

İşkence görevi yapanlar bizleri uyutmamak için özel bir çaba harcıyorlardı. Uyuklayanı yekmelemeye başlıyorlardı.

 

Sizlere gerçek isimlerinizle mi hitap ediyorlardı?

Gerçek isimler söylenmiyordu. Her birimizin gögsüne bir numara asılmıştı. Numarayla hitap ediyorlardı. Benim numaram 75 di. “75” diye bağırdıklarında ben cevap vermedim mi? Gelip, beni tekmelemeye ve “Numaranı niye ezberlemedin? Niye cevap vermiyorsun?”demeye başlarlardı.

Orada bulunan herkese “Numaranı ezberleyeceksin.”diyorlardı. Gözaltına alınanların içinde kaç kişi türkçe biliyorlardı ki, numaralarını ezberleyebilsinler? Beni helikoptere bindirerek köylere de götürdüler. Bu uygulama da sorgulamanın bir parçasıydı.

 

Ölümlerden nasıl haberdar oldun?

Ankara’lı bir çavuş vardı. Kendisine “Mustafa Çavuş”diyorlardı. Gerçek mi, kod isim miydi? Bilmiyorum. Ben işkence yapılanların seslerini işite işite bir gece kriz geçirdim. Komandolar beni bulunduğum yerden aldılar, lavaboya götürdüler. Mustafa adlı çavuş yüzümü yıkamamı sağladı. Ben gözlerimi açtım. Kendisini gördüm.

O anda, O çavuş bana; “Kaç kişiyi öldürüp, çukurlara attılar, biliyor musun? Haberin var mı? Konuşmazsan seni de o hale getirirler. Dün akşam senin yanında duran adamı öldürdüler. Çukura attılar. Köpekler, kurtlar yiyecekler.”

Bu bilgiden sonra komandolar “75 numara” dediklerinde, bu gece son gecem. Tamam beni de çukurlara atacaklar, diyordum. Bu hisle yerimden kalkıyordum.

Bazı kişileri hiç oturtmuyorlardı. Sürekli ayakta tutuyorlardı. Hiç uyutmuyorlardı. Onlara her saniye işkence uygulanıyordu.

 

İtirafçı var mıydı?

Mustafa Çimen 28 Kasım 1984’de, Bervari-Xerxêr(Pervari) de, Ali Ozansoy, 5 Ocak 1985’de Sason’da teslim oluyorlar. Bunlar mı isim veriyorlardı. İtiraf mıydı, iftira mıydı?

Ali Ozansoy ve Mustafa Çimen itirafçıydılar. Onlar, Şırnak’a, Siirt’e getiriliyorlardı. Kendilerinden istenileni yapıyorlardı.

Hiç oturtulmayanlar, uyutulmayanlar kimlerdi?

Süleyman, Beşir, Ömer, Muhtar, İmam.....bunları çok kötü yaptılar. İmam su istedi. Su getirildi. İmam; “Ben verem hastasıyım. Bana verdiğiniz tasla kimseye vermeyin?” İsteminde bulundu. Saf, iyi niyetli, diğerlerini koruyucu bir insan. Bu cümle üzerine imamı dövmeye başladılar. Korkunç bir dayaktı....

Ya insanları dağdan, tarladan, bahçeden, evlerden toplayıp getirmişlerdi. Birisinin yerine eşini getirmişlerdi. Kadın “Ben Dıhê(Eruh)luyum.” diyordu. O kadın yapılan işkencelerden dolayı delirdi.

 

İsim olarak kimleri hatırlıyorsunuz?

İbrahim, Ömer, Beşir, Habib Kılıç, Murat yanımdaydılar. Beni Şırnak’dan da Siirt’e götürdüler. Orada 40 gün tutuldum. Oradan da Diyarbakır cezaevine gönderildim.

 

Diyarbakır ceza evin de sizden bilgi istendi mi?

Gözaltına alınıp, tutuklanıp getirilenler oradaydılar. Günler geçmişti. Gözaltına alınıp da kendilerinden haber alınamayanların yakınları hapse götürülenlerden yakınlarıyla ilgili bilgi istiyorlardı. Yakınlarını arıyorlardı. Devlet bilgi vermiyordu. Tutuklananlar bilebilirler umuduyla hapishanedekilere soruyorlardı.

Benden de bilgi istendi. Ben de Mustafa çavuşun söylediklerini aktardım. “Kaç kişiyi öldürüp çukurlara attılar.” Ayrıca Batmanlı Hacı Medeni de Şırnak’da gözaltındaydı. O; “Kaç kişiyi sorguya götürdüler ve geri getirmediler.” diyordu. Yani getirilmeyenler, öldürülenlerdiler.

Metin Ergin’de Siirt’de benimle birlikte sorgudaydı. Ona işkence yapalarken beni götürüler ve işkenceyi bana izletirlerdi. Bana işekence yaparken bir başkasına izletirlerdi. Metin Ergin’de bir ay işkencehane de tutuldu. Bizleri birlikte hapse gönderdiler.

Siirt’de Çetin Abay(gazetecilik yaptı-hizbi-kontra tarafından öldürüldü.) Metin Ergin, Derviş Kılıç korkunç işkenceler gördüler. Önemli bir nokta; bu üç insan işkence görürlerken, işkenceyi yapan polislere; “Eğer buradan sağ çıkarsak, biz de diğerleri gibi dağa çıkacağız.”diyorlardı.

Metin Ergin yanımda, işkence de yemin etti. Hapisten çıktı ve gerilla oldu. Ya hepimiz çocuktuk. Otraokul, lise öğrencilerini toplamışlar, getirmişler, sorguluyorlardı. Metin de çocuktu. Bir çocuğa o kadar zulum yapıldı. Metin’in abisi Ahmet Ergin dağdaydı. Abisinden dolayı ona çok işkence ettiler.

Derviş Kılıç; “ Siz işkencelerinizle beni felç ettiniz. 1 saat da sağ kalma imkanım olsa dağlara çıkacağım. Bu zulmün hesabını soracağım.”diyordu. Tutuklandı ve Dıyarbakır cezaevine gönderildi. Uzun süre hapisde kaldı. Çıktı. O haliye dağa gitti.”

 

******

Xanê Ergin;“ Oğlumun gerila olmasından dolayı devlet görevlileri bizi ailece hedef aldılar. Bize “Gelip, oğlunuzu bulup, bize teslim edeceksiniz.”dediler. Ben, eşim, çocuklarım, amcalar, yeğenler, bizim hepimizi Qubin’de (Beşiri) bir kum kamyonuna bindirdiler. Biz,12 aileydik. Bizi Siirt’e götürdüler. Bizleri en sarp yerlerde dolaştırıyorlardı. Üstümüzde elbise, ayağımızda ayakkabı kalmadı. Hepsi yırtıldı. Bizleri öyle sarp, kayalık, uçurum olan yerlerde yürüttüler, dolaştırdılarki, bizler el ele tutmasak kayalardan aşağı uçabilirdik. Gittigimiz, vardığımız her köy de köy muhtarları ulaştığımızı alaya bildiriyorlardı.

Sizleri nerelerde dolaştırdılar?

Şirvan, Hizan, Baykan, Sason, Kozluk mıntıkalarında. Ben bu halimle 28 köyü dolaştım. Bizi dolaştıranların amaçlarına gelince; oğlum bizim oralarda oldugumuzu öğrenecek. Gelip bizimle görüşecek. Biz de kendisini ihbar edip, yakalatacağız. Köyleri dolaştırırlardı. Dönüp geldiğimizde ise bizi içeri alıyorlardı. Serbest bırakıp, yeniden dağlara oğlumu aramaya gönderiyorlardı. Bu işlemi dört kez tekrarladılar. Dört kez dağ, taş, bayır, uçurum, dere, ormanlık dolaştırıldık.

Halkın yaklaşımı, tepkisi neydi?

Gittiğimiz, vardığımız köy ve mezralarda durumumuzu, halimizi gören insanların bazıları dayanamayıp ağlıyorlardı. İçine itildiğimiz duruma üzülüyorlardı. Bize yapılanları kabullenemiyorlardı. Kimisi ise PKK milisiydi. Milis olanlar da bizi görmek için yanımıza geliyorlardı. Yanımızda devlet görevlisi yoktu. Hangi köye varıyorsak orada ki devlet görevlisi, muhtar oraya vardığımızı merkezdeki devlet görevlisine haber veriyordu. Onlar, haber vermek mecburiyetindeydiler. Biz de varmış olduğumuzu ıspatlıyorduk.

Yol güzergahını askeri görevliler belirlemişler ve bize vermişlerdi. Onların istedikleri yerlerden gitmek zorundaydık. Yalnız yürüdüğümüz için bazı yerlerde milisler önümüzden, arkamızdan yürüyerek bizi kayalardan uçmaktan, aşağılara yuvarlanmaktan, evcil olmayan hayvanların saldırısından koruyorlardı. Devlet görevlileri, Kürd milislerin bizleri uçurumlarda, yol geçmeyen kayalıklarda ormanlarda koruduklarını bilmiyorlardı. Şurası kesindi; o güzergahları belirleyen Turgut adlı komutan, oralardan sağ olarak çıkamayacağımızdan emindi. Milisler olmasa oralarda kesinlikle ölümler yaşanacak ve ölülerimizi de alamayacaktık.

Bir köye vardık. Kendimizi tanıttık. Köylüler bize; “ Geçen kışın soğuğundan dolayı bu deredeki bütün ceviz ağaçları dondular. Oğlunuz şu değirmen de kalıyordu. O, Tanrı’nın yardımıyla donmadı, ölmedi.” dediler.

Oraya gittik. Onun yediği ekmeği gördük.Un kurtlanmıştı.Oğlum ve arkadaşları kurtlu ekmeği yiyorlardı. Elimde olmadan sinirlendim. Köylülere, oğlum aç mı kalmıştı? Yoksul muyuz ki kurtlanmış ekmek yesin? Oğlum dava adamı olmuş. Sizlerden dolayı buna katlanıyor, dedim. Batman koşullarına göre bizim durumumuz, gelirimiz çok iyiydi. Biz yanda oğlumun katlandığı yaşam, eziyet, kurtlu ekmek, diğer yanda komutanın bize yaptığı zulüm....

Köylüler benim tepkime, sinirlenmeme, kızmama anlam veremediler. Bana; “Niye bizden dolayı kurtlu ekmek yiyor ki?Bize ne olmuş? Biz ne yaptık? Suçumuz ne?”dediler. Köylüler oğlumun ve arkadaşlarının dağa çıkış amaçlarını, gerila olma nedenlerini tam olarak bilmiyorlardı.

Yavrum durumumuzdan haberdardı. Bize yapılanları biliyordu. Kendisi, Baykan tarafında yer yer dolaştırılan kızlarımı uzaktan dürbünle izliyor. Milislerle, kendisiyle ilişkide olanlarla konuşuyor. Değerlendirme yapıyor. “Benden dolayı onlarında rahatı bozulsun. Kadınlarımızda da T.C. Ordus’na karşı tepki gelişsin.” diyor. Son kez dağlara, köylere sürüldüğümüz de köylüler onun değerlendirmelerini bize anlattılar. Rızgar’ım öldürüldü. Kasaplar deresine atıldı. Atılış haberini aldım.

Rızgar’ım çöplüğe atıldıktan bir süre sonra ben, eşim ve bir oğlum birlikte Siirt merkeze gittik. Kendim savcılığa başvurdum. Oğlumun cenazesini istedim. Savcı bana “Unut git. Nereye gömdüğümüzü de sorma.”dedi. Nereye gömdüğümüzü sorma ! O kadar kolay mı, basit mi?

İkinci oğlum Metin Erginöldürüldüğünde yine bize haber verdiler.

 

11-12 Temmuz 1988

Kozluk-Kolludere

               Ahmet Görnü (Rızgar)

11-12 Temmuz 1988

Kozluk-Kolludere

Kasım Kocamak (Uğur)

11-12 Temmuz 1988

Kozluk-Kolludere

Metin Ergin (Hamit)

11-12 Temmuz 1988

Kozluk-Kolludere

Ali Tan

11-12 Temmuz 1988

Kozluk-Kolludere

Mehmet Samih Eren

11-12 Temmuz 1988

Kozluk-Kolludere

Cemal Tepe (Hakkı)

11-12 Temmuz 1988

Kozluk-Kolludere

İbrahim Turak

11-12 Temmuz 1988

Kozluk-Kolludere

Mehmet Melki

Sıddık Tan ve İzzetin Görnü’nün de oğulları gerilaydılar. Ben ve eşim birlikte Siirt merkeze gittik. Üç gerilanın yakınları oradaydık. Öldürülenlere baktık. Çocuklarımızı tanıdık. Devlet görevlisi bize; “Ölüleri tanıdınz mı? Çocuklarınız bunların arasında mı?”sorularını yöneltti. Her üçünü tanıdığımızı söyledik.

Diğer 5 kişiyi sordu. Tanımadığımızı belirttik. Sıddık Tan kendisini kontrol edemedi. Ağlamaya başladı. Kendisine, benim ikinci oğlum da öldürüldü. Ölüsüyle başbaşayım. Ben ağlıyor muyum? Bunların önünde ağlama. Hislerine hakim ol, uyarısında bulundum.

Aydın Görnü; “Babam İzzetin Görnü abim Ahmet Görnü’nün cenazesini almak içinyakınlarımızla birlikte gitmişti. Sıddık Tan’ı Batman’dan tanıyor. Her ikiside tüccardılar. Askeriye de karşılaşınca birbirleriyle konuşmaya başlıyorlar. Niçin orada olduklarını birbirlerine soruyorlar.Çocuklarının aynı gurupta gerilallık yaptıklarını, birlikte öldüklerini bilmiyorlar. Orada öğreniyorlar. Cenazeleri birlikte alıyorlar.

Abim ve diğer iki gerilanın cenaleri alınan tarihe kadar hiç bir gerilanın cenazesi yakınlarına verilmedi. İlk kez babam, Tan ve Ergin aileleri çocuklarının ölülerini birlikte alıp Batman’a getirdiler. Bizimkilerden sonra bazıları gidip de çocuklarının ölülerini alıp getirebildiler.

Abim Ahmet öldürüldü. Bir abim daha öldürüldü. Babam 1995’de Hizbi-kontra tarafından öldürüldü. İki bacım, iki erkek kardeşim ve ben de ülkeyi terk ettik. Siyasi sığınmacı olduk. Annem de sığındı. 13 yıl kaldı. Hastalandı. Dayanamadı ve geri döndü. Kardeşimin yanında yaşıyor. Ben, 1992’de hizbi-kontra saldırısı sonucu felç oldum. Felçli olarak yaşıyorum. 16 yıldır Almanya’da sığınmacıyım. Terk etmemiş olsaydık hepimizi öldüreceklerdi. Bundan dolayı Almanya’ya, Hollanda’ya sığındık.

Sıddık Tan ve oğlu Metin Tan hizbi-kontra tarafından öldürüldüler. Oğlu Rezan Tan hapse atıldı. Senelerce hapiste tutuldu. Sıddık Tan’ın çocuklarını, kardeşi korumaya aldı. İzmir’e yerleştiler.

******

Baba Emin Ergin anlatıyor; Biz Qubin’e (Beşiri) bağlı olan Bazbut (Akbağ)  adlı köyümüzden uzun bir süre önce İluh’a(Batman) merkeze yerleştik. Ezdi inancındayız. TPAO’da çalışıyordum. Oğlum Ahmet okumak istemedi. Otomaircisi oldu. Kendisine ait iş yeri açtı. Orayı işletiyordu. 1980’e kadar bu işi yaptı. Yanısıra yurtsever çalışmaları da yürütüyordu. 1980 askeri darbesi öncesi Almanya’ya gitti. Almanya’da çalışmaya, kendisini geliştirmeye başlıyor. PKK karar alıyor. Avrupa’dakiler ve Ortadoğu’dakiler ülkeye dönmeye başlıyorlar. 1982-83’de “silahlı propağanda birimleri” kurmuşlardı. Oğlum da Sason bölgesinde görevlendirilmişti. Orada faliyet yürütüyordu.

Oğlum Sason dağlarındaydı. Kendisinden dolayı biz her ay en az iki kez gözaltına alınıyorduk. Soyadı Ergin olanları biraraya topluyorlardı. Guruplara bölüyorlardı. Bize işkence yapıyorlardı. Bizi Şirvan’a, Sason’a doğru gönderiyorlardı. “Bize dağlara, vadilere, tepelere gideceksiniz. Onu bulacaksınız. Getirip bize teslim edeceksiniz.”emrini veriyorlardı.  Bu uygulamalarıda yeterli bulmadılar. Ben kendi memleketimdeyim. Benim memleketimin petrolü çıkarılıyordu. Çıkarılan yerde işçiydim. Jandarma görevlileri bana; “Bizim işimiz de, TPAO’da çalışıyorsun. Devletimizin parasını alıyorsun. Aldığın parayı oğluna ve oğlunun arkadaşlarına yediriryorsun. Onları besliyorsun.”diyorlardı.

Gitmeniz emredilen yerler nasıl belirleniyordu? Kim bu kararı verdi? Kim sizi o dağlara, vadilere gönderiyordu?

Kendilerine yapılan ihbarlara göre oğlumun ve arkadaşlarının nerde, hangi alanda oldukları belirleniyordu. Bu belirlemelere göre harita üzerinde yerler işaretleniyor ve işaretli olan yerlere gitmemiz emrediliyordu. Siirt’de tugay kurulmuştu. Siirt Tugay Komutanı Tuggeneral Turgut bu kararı aldı ve üzerimizde uygulamaya başladı. Adamın soyadını unuttum.

Neden dolayı böyle bir karar?

Kendisine bölge kültürü, adetler-törelerle ilgili bilgi verenler; “Kürdler namuslarına düşkündürler. Gerila olanların özellikle bayan akrabalarına yönelik uygulamalara gidilirse, gerila olan uygulamaları kabullenemez. Namusunu kurtarmak için teslim olur.” Tugay komutanı da bu belirlemelere göre soyadı Ergin olanları bir araya getirip, belirlediği alanlara gönderiyordu.

Tugay komutanı bizzat sizinle konuşuyor muydu, alt birimler mi emirleri size bildiriyorlardı?

Tugay komutanı kendisi bizzat bizimle konuşuyordu. 1985’de bizi dağlarda, vadilerde yürüttüklerinde Turgut adlı bu adam tugay komutanıydı. Bizi 30 gün o dağlarda dolaştırtı. Biz 10-12 aileydik. Mehemedê Reşê(Mehmet Sarık) ve yakınlarını helikopterle Şax’a (Çatak) götürdüler. 1 aydan fazla oralarda tuttular. Dağ, bayır yürüttüler.

Biz Ergin soyadını taşıyanları da iki guruba ayırdılar. Beni ve benimle birlikte ayırdıklarını Şiro-Bilis (Şirvan-Bilis) bölgesine götürdüler. Diğer yakınlarımı da Baykan-Kozluk-Sason bölgesinde dağ bayır yürüttüler.

İhbarlar yapılıyordu. Yerler belirleniyordu. Tugay komutanı olan tuggeneralkendisi niye operasyon düzenlemiyordu, yönetmiyordu da sizleri yolluyordu?

Kendisine, bizleri, çoluk-çocuk, hamile, hasta, yaşlı dağa taşa sürüyorsunuz. Sizin ordunuz var. Her çeşit silahınız var. Bir tugayı yönetiyorsunuz. Buyrun silahlarınızı kuşanın birlikte gidelim, yürüyelim. Karşılaşırsak ya onlar bizi öldürürler, ya da siz üzerinizdeki silahlarla onları öldürürsünüz, dedim.

Bu istegim, önerim üzerine kendisi bana; “Hayır, hayır. Siz aileler gidip onları bulacak, yakalayacak, teslim alıp, getirip bana teslim edeceksiniz. Oğlun yüzbaşımı öldürdü.”dedi. Araziye çıkar mı? Çatışmaya girer mi? Rahatını bozar mı? Ölüm riski alır mı? Sadece bize işkence yapıyordu. Yapılan işkenceydi.

Şiro(Şirvan) tarafında çok sarp bir bölge var. Kerna Heso deniyor. Kayalık, uçurum, yol geçmez bir yer. Yürümek mümkün değil. Ayakkabılarımız yırtılmışlardı. Orada bir köy bakalından siyah lastik ayakkabı bulduk. Satın aldım ve giydik. O kayalara, yamaçlara ayakkabı mı dayanır. Hep düşme, yuvarlanma riski vardı. 4 kez beni ve bütün yakınlarımı dağlara sürdüler.

İş yaşamı?

Ben dağlara sürüldüğüm gibi ayrıca sürekli gözaltına alınıyordum. Sadece eziyet olsun diye beni ay da iki, üç sefer gözaltına alıyorlardı. Kaç kez gözaltına alındım? Hatırlamıyorum. Bizi açlığa mahkum etmek, aç bırakmak için TPAO’da (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) beni açığa aldılar. 1988’de 4 ay Diyarbakır cezaevinde kaldım. İştende atıldım. Emeklime bir yıl kalmıştı. Türk İş’ten yardım istedim. Siirt Tugay Komutanı, sendikacılara "Biz istemedik, zorlamadık, sürmedik. Kendileri çocuklarını arayıp, bulmak istediler."diyor.

Yiyecek. Aç mı kalıyordunuz?

Bazen vardığımız köylerdeki köylüler bize yiyecek veriyorlardı. Bazı köylerde ise vermiyorlardı. Bakkal olan yerlerde satın alıyorduk. Bazen de bizi karakollara götürüyorlardı. Askerin önünde kalan karavana artığını bize veriyorlardı.

Oğlunuzun öldürüldüğünü nasıl öğrendiniz?

Qubin askeri bana haber verdi. “Oğlun öldürülmüş.”dediler. Siirt merkeze tugaya gitmemi istediler.

Niye haberdar edildiniz? Amaç neydi?

Amaç öldürülenin oğlum Ahmed(Rızgar) olduğundan emin olmaktı. Oğlum Dodan bölgesinde öldü. Verilen bilgi üzerine Siirt merkeze gittim. İzzetin Görnü benimle birlikte geldi. Tugay komutanlığına kadar birlikte gittik. Orada Görnüye; “Ölüler arasında bir yakının yoksa içeri giremezsin.”dediler ve bırakmadılar. İçeri alındım. Her üç cesedin yanına götürüldüm. Avluda yere oturdum. Oğlumun başını dizimin üzerine aldım, seyrettim. Oğlumun ve diğer iki gencin cesetleri parçalanmıştı. Başları ezilmişti. Oğlumun başı ezilmiş, bacakları paramparça, vucudu yine öyle! Parçalanmış oğlumu seyrettim.

Şaban adlı astsubay bana; “Bu senin oğlun mu, değil mi?” sorusunu sordu. Kendisine, evet bu benim oğlumdur, cevabını verdim. Şaban bana saldırmaya başladı. “Askerimizi öldürmüş bir teröriste nasıl benim oğlumdur dersin?” Beni parçalayacak!

Cenazeyi almak istediniz mi?

Bir yüzbaşı bana; “Oğlunun cenazesini götürecek misin ?” sorusunu sordu. Ben de, bana verirseniz, götüreceğim, dedim. Yüzbaşı; “Ölüyü alırsan, senin ve onun cesedi birlikte gider.” tehdidinde bulundu. Oğlumun cesedini bana vermediler ki. Diğer iki gencin yakınlarını da görmedim.

Sizi dağlarda yürüten tugay komutanı da orada mıydı? Onun tavrı nasıldı?

Sadece Şaban mı? Tugay komutanı ve bir kaç yüzbaşı da gelmişlerdi. Oradaydılar. Tugay komutanı diğer subaylara, “Bu adama iyi bakın. Oğlu geberdi. Bırakın gitsin”dedi. Ben bu cümleyi Diyarbakır hapishanesindeki anlatımlardan hatırladım.

Esat Oktay’da emrindekilere; “Bu çocuklara iyi bakın.” dediğinde, işaret ettiği tutuklulara en ağır işkenceler yapılırmış. Birden çağrışım yaptı. Tugay komutanı emrini verdi ve uzaklaştı. Subaylar bana yöneldiler. İstedikleri kadar, istedikleri şekilde beni dövdüler. Öldürmek istiyorlardı. Darbeler öldürücüydü. Ağır bir şiddete maruz kaldım. Dışarı atıldım.

Öldürülenlerin vucutları nasıl parçalanmıştı? Çarpışma da mı öldürülmüşlerdi?

Gerçek şu. T.C. askeri birimleri Maden köyünün muhtarını ajanlaştırıyorlar. Ona zehir veriyorlar. O, oğluma ve her iki arkadaşına verdiği yiyeceklere zehir katıyor. Zehirli yiyeceği yiyorlar. Muhtar durumu kendisini ajanlaştıranlara haber veriyor. Operasyona çıkıyorlar. Her üç genç zehirlenmeden dolayı ölmüşler miydi? Daha sağken mi ele geçirildiler? İşkenceyle mi öldürdüler? Bilmiyouz. Durumu, gerçeği anlatan çıkmadı. Bir vadide bulunduklarını biliyoruz. Onları o vadide arabalara bağlıyorlar, yerlerde sürüklüyorlar. Sürüklendikleri için vucutları parçalanmıştı.

Oğlunun mezar yerini biliyor musun?

Mezar yeri! Oğlum ve diğer genç kasaplar deresine atılmışlardı. Atıldığını haber aldık. Bir süre sonra Siirt alayına gittik ve cenazemizi bize verin, dedik. Başvuruda bulunduk. Hakaret ederek, bizi kovdular. Bize; “Onu hak ettiği yere gömdük.”dediler. Siirt savcılığına müracat ettik. Savcı; “Sormayın. Unutun gidin.” cevabını verdi. Kapı kapandı. Nasıl unutabiliriz? Oğlum, Rızgar’ım kasaplar deresinde ki çöplükteydi.

Kasaplar deresinin durumunu biliyor muydunuz?

Biliyorduk. Eşim, bir oğlum ve ben çöplükteki oğlumuzun cesedini alabilmek için Siirt merkeze gelmiştik. Çarşı da merkeze bağlı Aynbaran köyünden Beşir Demir’le karşılaştık. Bizi bırakmadı ve evine götürüp ağırladı. Kendisi şehir merkezin de oturuyordu. Kasaplar deresinden konuştuk. Beşir Demir bize; “ Geçenlerde bayanlar toplanmışlar ve ağlıyorlardı. Ben de ne olduğunu merak ettim. Yanlarına gittim. Bayanlar, bir erkek kolunu köpeklerin ağzında görüyorlar. Köpekler kolu birbirlerinden kaçırıp, yemeye çalışıyorlar. Bayanlar bu görünüm karşısında biraraya toplanmışlar ve ağlıyorlar. Ağlama nedelerini sorduğumda elleriyle işaret ettiler. İşaret ettikleri yere baktım. Gözlerimle gördüm. Kolu köpeklerin ağzından çekip aldım. Götürüp gömdük.” dedi.

O kol hangi Kürde aitti? Belki de benim oğlumun koluydu? T.C.nin adli, askeri, idari birimlerinden izin almadan çöplükte cenaze aramak, bulmak, çıkarmak mümkün değildi. Kendilerine müracaat ettiğimizde de  hakaret ederek, kapıları üzerimize kapatıyorlardı.

Daha sonra bir kez daha Siirt merkeze geldim. Siirt belediye başkanı olan Kürdle, Ekrem Bilek’le konuştum. Kendisine, çocuklarımız şehir çöplüğündeler. Sizden rica ediyorum. Yavrularımızın üzerine şehir çöplüğünü attırmayın. Etrafı telleyin, dedim. Kendisi bana; “Beni aşıyor. Ben askeriyeyi aşamam. İsteğinizi yerine getiremem. Askeriye halen çöplüğünü oraya döküyor. Biz şimdi Siirt Belediyesi olarak dökmüyoruz.” bilgisini verdi. Bir başka seferde kendisiyle karşılaştığımda da kendisiyle konuştum. Kendisi bana, kasaplar deresinin çevresini telletiğini söyledi.

Oğlunuza ve diğerlerine zehir yediren muhtar ne durumda?

Daha insanlar bize başsağlığına gelirken. PKK gerilaları muhtarın evini bombaladılar. Kendisi ev de değilmiş. Oğlu, gelini ve üç torunu öldü. Bu da bana ayrı bir acı verdi.”

Xanê(Xanım) Ergin ve eşi Emin Ergin 1993’de Almanya’dan siyasi sığınma talebinde bulunmuşlardı. Orada yaşamaya başlamışlardı. İki çocukları Almanya’daydı. 5 çocukları evliydiler ve ülke de kalmışlardı. Bonn’da kendileriyle görüştüm. Siyasi sığınma başvuruşunda bulunduklarını öğrendim. Batman’ı terk ediş nedenlerini anlattılar.

-“Devletin örgütlediği, devlet görevlilerinin yönettikleri, eylemci olarak yer aldıkları Hizbi-Kontra(Hizbullah) adlı devlet örgütlenmesi Batman’da çok sayı da kişiyi öldürdü. Orada yaşama imkanımız kalmadı. İki oğlumuzu savaşta şehit verdik. Diğerlerinin öldürülmelerini istemedik. Bizi de öldüreceklerdi. hedefteydik.

İnsan trafigi yapan bir şebekenin mensuplarıyla anlaştık. İstedikleri parasal ödemeyi yaptık. Günlerce yollarda kalarak Almanya’ya ulaştık. Burada da aylardır sığınma kampında kalıyoruz, sürünüyoruz. Her birimiz bir kamptayız. Ayrı yerlerde kalıyoruz. Bizi aynı kampa bile vermediler. Sürünmeye devam ediyoruz.

Batman’da ki evimize T.C. devletinin askeri-sivil görevlilerinin istemleri, bilgileri dahilinde Hizbul-kontra görevlileri yerleştirildiler. Evimiz gaspedilmiş durumda. Kendi elimizle, emeğimizle yapılan bir ev de, Batmanlıları öldürenler yaşıyorlar. Bunun acısıda, üzüntüsü de bir başka. Batman’da yaşayan kızımın eşini de hizbi-kontra elemanları öldürdüler. Kızım dul, üç çocuk ise yetim.”

 

24 Haziran 2011 kendilerini arıyorum. Oğulları Ahmed Ergin’le birlikte öldürülen ve “Kimliği tespit edilemeyen terörist” olarak geçen gerilanın yakınları onun öldürüldüğünü bilmiyorlarmış. Öldürülenin abisiyle Disburg şehrinde tanışmış, görüşmüşler. Öldürülenin abisi kendilerinden olanlarla ilgili açıklama, bilgi istemiş. Erginlerde kendisine anlatmışlar. Öldürülenin kimlik bilgilerini istiyorum. Emin Ergin:“Kimlik bilgilerini sormadım, öğrenmedim. Bilgi veremeyeceğim.”diyor.

 

*************

Merese Sarık; Oğlum Emin (Firaz) 12 Eylül 1980’den önce evden ayrıldı.Gerila olmuş. T.C. güvenlik güçleri 1979’dan itibaren haftada iki, üç sefer evimi basmaya başladılar. Bazen her akşam baskın oluyordu.

Biz Sarık ailesinden 52 kişiyi üç guruba ayırdılar. Bizleri Pervari(Xesxer-Bervari) Van (Wan) Çatak(Şaxê), Eruh’a(Dıhê) gönderdiler. Bu emir dönemin Siirt İl Jandarma Alay Komutanı tarafından verildi, uygulamaya konuldu.

52 kişilik gurupta kimler vardı?

Ben, eşim, dedesi, ninesi, kızlarım, damatlarım. Toplam 52 kişi. Önümüze de yolu bilen bir rehber koydular. 1 ay boyunca bizi dağlarda dolaştırdılar.

Kızım Y.S 4 aylık bebeği Cesur’u taşıyamadığı için Herekol dağlarında göçerlere teslim etti. Göçerler, bizim Batman’a döndüğümüzü haber aldıklarında bebeği getirip babaanesine teslim ettiler. Diğer kızım H.S eve döndükten üç gün sonra doğum yaptı. Kızım S.S doğum yapalı üç gün olmuştu. Onu doğum yatağından kaldırıp dağlara sürdüler.

Oğlunuzu yakalayıp, bize teslim edeceksiniz.”diyorlardı. Bizi öyle yerlerde dolaştırıyorlardı ki üstümüzdeki elbiselerin tümü yırtıldı. Vucudumuz görünüyordu. Bizimle beraber olan rehber(yol gösteren)ve vardığımız köylerin muhtarları ise telsizle her gece kaldığımız köyleri askeriyeye bildiriyorlardı.

Oğlum Emin Sarık (Firaz) ve iki arkadaşı 22.7.1985’de, Dıhê (Eruh), Ebubekıran’da (Kuyucak)çatışarak şehit düştüler.

1-Emin Sarık, Beşiri, 1960,

2-Çiçek Selcan, Tunceli, 1959

3- Cemal Tunç, Pervari, 1965

Oğlumun cenazesini istedim. T.C. görevlileri bana hakaret ettiler. “ Devrim şehidini ne yapacaksın? “dediler. Oğlumun cesedini bana vermediler ve götürüp kasaplar deresine attılar.

T.C.nin İluh’da(Batman) görevli memurları 7 sene boyunca bana ve yakınlarıma eziyet ettiler.Yediğim dayaktan dolayı kulak zarlarım patlatıldı. Bizi dağlara çıkardıkları gün, iki kamyon buğdayı evin bahçesine dökmüştük. Biz gelince hayvanlarımızın açlıktan dolayı kümeste öldüklerini, bugdayında tümüyle başka ailelere ait hayvanlar tarafından yenildiğini gördük. Komşular devlet görevlilerinin uygulayacakları zulmden korkarak gelip hayvanlarımızın üzerindeki kapıyı açamadıkları gibi, bahçenin kapısınıda kapatamıyorlar. Bu örnek size içinde bulundugumuz durumu, bize yapılanları anlatmaya yeterli olur sanırım.”

Siirt Kasaplar Deresi ile ilgili belgeler

Belge I

 “Kasaplar deresi toplu mezarını resmi belgeler ve tanıklar doğruluyor.

8 Şubat 1987 günü Kozluk’da ölü yakalanan 5 kişiden Hamit Dağtekin, Murat kad adlı Tuncelili ve Reşit kod adlı Suriyeli, Siirt Temizlik İşleri Müdürü Kemal Eryeşil’e teslim edildi. Temizlik İşleri Müdürlüğü, Kasaplar Deresi’ni çöp deposu olarak kullanıyordu.”

1-Hamit Dağtekin, Beşiri, 1962

2-Fevzi Selki, Silvan, 1963

3-Eyüphan Yüce, Silvan

4-Murat kod adlı Tunceli’den

5-Reşit kod adlı Suriyeli

 

Belge II

Öldürülenler; 1-Ahmet Görnü (Rızgar), 2- Kasım Kocamak (Uğur), 3-Metin Ergin (Hamit), 4-Ali Tan, 5-Mehmet Samih Eren, 6-Cemal Tepe (Hakkı), 7-İbrahim Turak, 8-Mehmet Melki.

13 Temmuz 1988; Siirt Belediye Başkanı’ndan Siirt İl Jandarma Alay Komutanlığı’na resmi yazı : « Terörist K.Kocaman’la diğer 4 terörist kasaplar deresine defnedildiler. »

 

 

 

 

« Sayı : 2/396

Konu : 5 teröriste ait cesedin defnedildiği.

İL JANDARMA ALAY KOMUTANLIĞINA

SİİRT

İlgi : Siirt İl. J.Alay K.lığının 13.07.1988 gün ve  İSTH

         78-88/1110 sayılı yazınız.

İlgi yazıda belirtilen kimliği tespit edilen terörist K.KOCAMAN ile kimlikleri tespit edilemeyen dört teröristin belediye sınırları içinde Kasap deresi mevkiine 23 Temmuz 1989 günü saat 15.00 sıralarında defnedildiklerini rica ederim.

Mahmut Çalapkulu

Belediye Başkanı »

                                                                      

                                                                                                                                         

******

 

 

Belge III

Kocaman ailesinin cenazeyi almak için başvuruda bulunduğunu belgeleyen yazışma;

 

 

“T.C.

SİİRT

CUMHURİYET SAVCILIĞI

SAYI

6469                                                VALİLİK MAKAMINA

                                                                                                        SİİRT

     M.Ali Kocaman isimli şahıs tarafından Savcılığımıza gönderdiği tel yazı aynen yukarıya çıkarılmıştır.

        Geregi arz ve rica olunur. 18.7.1988

 

24524      18/7/1988                                 Selahattin Karagöz

                                                                      C.Savcı Yrd.                                                                                      

                                                                                        15629  

                                                     7-2/581”

Belge IV

27 Şubat 1989 : Kasaplar deresi haberi 2000’e Doğru’da yayınlandıktan sonra, Siirt Cumhuriyet Savcılığı, Belediye Başkanlığı’ndan bilgi istedi. Belediye Başkanı Mahmut Çalapkulu, 27 Şubat 1989’da yazdığı cevapta, haberi, « yalanlıyor »du. Belgeye göre, « anılan mevki mezarlık olarak kullanılmadı. », « teröristler anılan mevkide defnedilmediler. »

 

 

 

 

« C.SAVCILIĞI’NA

SİİRT

İLGİ. 31.2.1989 gün ve 1989/52 sayılı yazınız.

Siirt belediye hudutları dahilinde bulunan Kasaplar deresi mevkiinin mezarlık olarak kullanılıp, kullanılmadığına ilişkin ilgi yazınız  ile (okunamadı) haber fotokopi üzerine ilgili birim nezdinde yapılan inceleme neticesinde ;

 

  1. Anılan mevkiin mezarlık olarak kullanılmadığı
  2. Güvenlik kuvvetlerince yapılan operasyonlarda ölü ele geçirilen teröristlerden ve kimlikleri tespit edilmeyenler ile aileleri tarafından teslim alınmayanların anılan mevkide defnedilmedikleri.
  3. Anılan mevkiin bir kısmı Belediye (okunamadı) çöp (okunamadı) kullanılmaktadır.

Bilgilerinize rica ederim.

Mahmut Çalapkulu

Belediye Başkanı

  

                                                                                                                       

*****

Gerilla olanların ailelerine yönelik yaptırımları öğrenmek, çocukları kasaplar deresine atılan ailelelerle görüşmek, haberi hazırlamak amacıyla Batman’a gittim. M.Sıddık Tan’a misafir oldum. Aileleri haberdar ettik. Gerilaların yakınları ve benimle görüşmek isteyen insanlar o eve geldiler. Ben onlarla görüştüm. M.Sıddık Tan’ın oğlu Rezan Tan’da ben ailelerle görüşürken resimlerimizi çekti.

Daha sonra o eve yapılan baskında bu resimler bulunmuştu. E..benim de cezalandırılmam gerekiyordu. « Kasaplar deresini », « Şırnak toplu mezarları »nı, « kelle avcılarını » ve diğer konuları, Kürd halkına yönelik işlenilen insanlık suçlarını, savaş suçlarını haber yapmıştım. Siirt’de görev yapan tek Kürd ve muhalif gazeteciydim.

Hapse tıkılmam, haber yapmamı engelleyecekti. Bu amaçla resimler kullanılarak cezalandırılmak istendim. Hapse tıkmanın en kolay yöntemi de « PKK örgüt üyesi » ilan etmekti. Ben örgüt üyesi değil, yurtseverdim. Kişilik olarak da anti-otorite olmamdan dolayı örgütsel yapıları kabullenecek, kaldıracak bir bayan değildim. O koşullarda gazetecilik görevimi yapmaya çalışıyordum.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ifadem alındı. Sonuç olarak ;ben ve resim de yer alan diğer kişiler hakkında « takipsizlik kararı » verildi. Takipsiz kararındaki cümleler.

« Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı

Hazırlık no : 1990/1255, karar no : 1991/307, tarih : 23.10.1991

Ek takipsizlik kararı, davacı : kamu hukuku,

Suç : Yasadışı PKK örgüt üyesi olmak.

Suç tarihi : 19.7.1990 tarihinden önce.

« Yukarı da açık kimlikleri ve suçları yazılı sanıklar hakkındaki hazırlık evrakı incelendi.

Haklarında başsavcılığımızın 18.9.1990 gün, 1990/1079 hazırlık, 1990/408 esas. 1990/442 iddianame sayılı soruşturma evrakı ile kamu davası açılan sanık Mehmet Sıddık Tan ve 11 arkadaşı hakkındaki soruşturma evrakından tespit edilen yukarı da açık kimlikleri yazılı sanıkların Batman ilinde yasadışı PKK örgütünün şehir örgütlenmesini yaptıkları, örgütün kırsal alanında bulunan mensupları ile ilişkiye geçtikleri.

Mehmet Sıddık Tan’ın evinde toplanarak birlikte resim çektirdikleri ve tahkikat esnasında örgütsel toplantıyı tespit eden bu resimlerin ele geçtiği, iddia edilerek sanıklar hakkında yapılan soruşturmada sanığın, Mehmet Sıddık Tan’ın evinde çekilen ve dosya arasında bulunan resimlerin, Mehmet Sıddık Tan’ın evine gittiğini ve orada bu resmin hatıra olarak çekildiğini beyan etmiştir.

Sanıkların Mehmet Sıddık Tan’ın evinde örgütsel toplantı yaptıkları ve bu ev de çekilen resimlerin de yapılan örgütsel toplantıyı tespit etmek maksadıyla yapıldığı ve sanıkların yasadışı PKK örgütünün üyesi oldukları hususunda haklarında kamu davasının açılmasını haklı gösterecek daha önce haklarında kamu davası açılan sanıkların beyanlarından başka hiçbir delil bulunmaması sebebiyle haklarında kovuşturma icrasına yer olmadığına, kararın birer suretinin sanıklara tebliğine, itirazı kabil olmak üzere CMUK nun 164 nolu maddesi geregince karar verildi. »

 

*********

 

 

Remziye Rüzgar kimdir ?

 

Sizi tanıyabilir miyim?

Batmanlıyız. Aile sürekli T.C.devlet görevlilerinin hışmına uğradı. Tutuklu olan yakınlarım bulunmakta.

İlk sürgün kararını duyduğunuz da neler his ettiniz? Zor kullanılarak yaşadığınız yerin sınırları dışına çıkartılmak siz de nasıl bir duygu oluşturdu?

Gitmek istemiyordum.Hapislere gözaltılara alışkınım. Sürğün kararı bana ilğinç ve çok komik geldi. Düşündüm, beni Batman’dan uzaklaştırmak neyi çözecekti ki? Bireysel olarak benim gücüm neydi ki?T.C.nin valisi Atilla Koç doğrudan beni hedef alarak benden ne kadar çekindigini insanların dikkatine sundu. Sanki bizler sürğün edildikten sonra bu topraklarda sular duruldu, silahlar sustu.

Ben sürgün kararına rağmen gitmek istemedim. Yakınlarım sürgün emrine göre davranmamı, yani Malatya’dan öte de, Batman dışında yaşamamı istediler. Beni zorladılar. Sürgün emrinde böyle yaşamam istenmişti. Ailem de beni karar uymak için zorladı.

Sürgün süresi içinde nerelerde kaldınız?

İzmir Ören’de kaldım. Orada durumumu öğrenen insanlar şaşkınlıklarını belirtiyorlardı. Bir kürd kızını yaşadığı yerden çıkarıp, başka yerde yaşamaya zorlamak onlara anlamsız ve ilğinç geliyordu. Ben oradayken, bu topraklardansa sürekli çatışma ve ölüm haberleri geliyordu. Demek ki beni ve diğer yedi kişiyi sürğün etmek T.C. yöneticilerinin çıkmazlarını sona erdirmemişti.

Ben bir yığın soruyla karşı karşıya kalıyordum. İnsanlar toprağımı, savaşı, ölümü, kan kusan silahları soruyorlardı. Halk gizli tutulan her şeyin farkındaydı. Bu açıdan sürğün benim için iyi oldu. İnsanların bizim ve savaşla olan ilğilerini yakından gördüm.

İnsanlar bana sayğı duyuyorlardı. Yardımcı olmaya çalışıyorlardı. T.C. sınırları içinde en azından 10.000.000 kürd bayanı mevcutken, biz iki bayanın halkımıza ve memleketimize olan sevğimizden dolayı sürğün edilmemiz bizi onurlandırdı, şereflendirdi.

Ben ilkokula dahi gitmeyen kürd kızı doğrudan hedefe giriyordum. Bu T.C. nin Kürd politikasının iflas ettiğini göstermekte. Ben memnunum. Gözaltılara, hapislere alışkınım. Ama sürğün hiç aklımıza gelmemişti. Karar bizim için sürpriz oldu. Yıllardır bu topraklarda yapılanlar, uygulamalar kürd kızlarının silah kuşanmalarına neden oldu.

Beni almaya gelen polis, dönmüş anneme “Kızını niye evlendirmiyorsun?”diyor. Polisler nerdeyse beni zorla evlendirme görevini de üstlenecekler. O konu da da benim adıma karar verecekler! İnsanların yaşamlarına tümüyle müdahale etme, yönlendirme hakkını kendilerinde görüyorlar. Avluya girmişler, “Burası APO nun evi” diyorlardı.

Gözaltılara alışkınız, dediniz. Şimdiye kadar kaç kez gözaltına alındınız?

1980’den itibaren üç kez gözaltına alındım ve hapis yattım. 1984’de 77 gün gözaltında kaldım. Eylül 1989’da da hakkım da sürğün kararı çıkardılar. Sürgüne gittim ve döndüm. Her şey, bütün sorunlar hal oldu mu? T.C.nin idari görevlileri hedeflerine vardılar mı? İstediklerini başarabildiler mi? Hayır.

Ailenizde daha önceki Kürd ulusal direnişlerinde yer alanlar var mı?

Dedem Şex Seid’le birlikte direnmiş, savaşmış. O, 1925-26 sürecinde halkımıza yapılanlara tanık oldu, gördü. Bugün de biz torunlarına ve bu halka yapılanları görüyor. Rahat, huzur yok.

Üç aylık sürgün süresi bitmeden döndünüz. Öyle değil mi?

Batman’dan giderken Siirt Valisi Atilla Koç beni üç ay buradan uzaklaştıracak. Ama ben döneceğim, dedim. Öyle de yaptım. Üç ay bitmeden döndüm. Aha evim de oturuyorum. Bir şey de yapamadılar. Biz ilktik. Sürgüne karşı kamuoyunda tepki gelişti, yükseldi. Tepki olmasaydı sürgün süresini uzatabilirlerdi.

Ocak 1994; Remziye Rüzgar evlenmiş veAntalya’ya yerleşmişti. O, orada da Kürdlere yönelik geliştirilen gözaltı, tutuklama, rahat bırakmama, sürekli huzursuz etme operasyonlarının figüranı haline getirilmişti. Yeniden gözaltına alınmıştı. O, üçüncü çocuğuna hamileydi. O halde emniyet müdürlüğünde iki gün boyunca tazyikli suyla kendisine işkence yapılmıştı. Tutuklanıp, Buca cezaevine gönderilmişti. Buca kapalı cezaevinde bulunan Remziye Rüzgar doğum yapması için Yeşilyurt Devlet Hastanesine götürülmüşü.

25 Ocak’da İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’de (DGM) görülmekte olan PKK davası sanıklarından Nurhayat Bidav, 30 bayan adına okudugu bilgilendirme metniyle Remziye’nin durumunu açıkladı. Ben kendisiyle ilgili haberin başlığını gazete de görünce, kendisini tanıdığım için dikkatle okudum ve haberi arşivime yerleştirdim. Şırnak’daki toplu mezarlarla ilgili olarak yazmaya başlayınca arşivimdeki bilgileri gözden geçirdim ve kendisiyle ilgili bilgileri buldum.

Metin de şöyle deniliyordu:8 Ocak 1994 tarihinde tutuklanan yurtsever bayan arkadaşımız Remziye Zenğin doğum yapmak için gitmiş olduğu hastanede, askerlerin hakaretlerine maruz kalmıştır. Şövenist duygularla beslenen, çağdışı-geri, insanlık dışı vahşiyane duygularla Remziye Zengin adlı yurtsever bayan arkadaşımızın ayaklarına prangalar, ellerine zincir vuran, daha doğmamış masum bir bebeğe “terörist” gözüyle bakan,  bu zihniyetle yaklaşan askerin içinde yoğrulduğu kişilik yapılanması kuşkusuz bu sistemin doğurduğu ve şekillendirdiği bir kişilik yapılanmasıdır.Yaşanan bu çağdışı uygulamayı mahkemeniz huzurunda protesto ediyor ve kınıyoruz.”

Remziye Rüzgar Zengin’le 30.6.2011’de telefon görüşmesi yapıp hastanedeki uygulamaları sordum. Kendisi bizzat yapılanları anlattı: “Ben doğum yapmak için 7 Ocak’da hastaneye götürüldüm. Doktorlar hiç ilgilenmediler. Aynı gün doğum yaptım. Tutuklu odasına götürüldüm. Ellerim, ayaklarım yatağa bağlandı. Bebeğimi çıplak olarak lavabonun üstüne koymuşlardı.  Temizlikçi bir bayan geldi. Bir bez parçasını çocuğuma sardı. Yatağın üstüne koydu. Dört gün hastane de kaldık. Ne bana ne de bebeğime yiyecek ve su verilmedi.

Kapıda iki asker bekletiyorlardı. İkisi nöbetlerini bitiriyor, gidiyor, iki asker geliyordu. Bu halde bekletilmektense cezaevine dönmeyi tercih ettim. Askerlere, gidin komutanınıza söyleyin, beni ceza evine götürün, diyordum. Askerler ise bana:“Komutan Yoktur.” Ben kendilerine keyfi muamele mi yapıyorsunz? Onların cevabı:“ Evet, evet keyfi muamele.” Dördüncü günün sonunda cezaevine götürüldüm. Bebeğim Mazlum Pir’de ölmedi, yaşıyor. 1995’de ise eşim Antalya’da işkence de öldürüldü. 16 yıldır tek başıma anne ve baba görevini yapıyorum. Her üç çocuğumu bu halde büyüttüm.

Hatırlıyor musunuz ben sürgünden döndükten sonra benimle bir görüşme yapmıştınız.  Görüşme basında yer almıştı. O görüşmeden dolayı da hakkımda dava açıldı. Ben ilkokula dahi gitmeyen Kürd kızı doğrudan hedefe giriyordum. Bu T.C. nin Kürd politikasının iflas ettiğini göstermekte, demem gerekçe olarak gösterildi.”

******

Aşağıdaki haberi ben ve Hüseyin Şimşek birlikte hazırladık. 4 Haziran 1989’da 2000’e Doğru dergisinde yayınlandı.

Şırnak; iki toplu mezar daha

Şırnak 119.Seyyar Jandarma Alayı’nın yanındaki dere ve Şırnak Cumhuriyet mahallesi mezarlığının üst kısmında kalan Melayê Kendalê êşê ziyereti. Özellikle Şırnak, Eruh ve Uludere’deki çatışmalarda öldürülen militanların önemli bir bölümü bu bölgelerde kepçelerle açılan çukurlara gömüldü. 1984 yılında askerliğini 119.Seyyar Jandarma Alayı’nda yapan ve “Kurt Çavuş” olarak ünlenen A.Baki Mukyan, aynı Alay’da gözaltında tutulan Siirt ANAP miletvekili jeolog  Kemal Birlik be bir çok Şırnaklı yurttaş olayı doğrulayan açıklamalar yaptılar. İbrahim Kurd, Ömer Aydar, Müslim Çetin, Sadık Ürek, Nuri Aslan, Ömer Balat, Hasan Çelik, Oktay Aydın bu toplu mezarlara gömüldüğü belirlenenler. Kimliği belirlenemeyen birçok kişi de bu çukurlarda çürüyorlar.

Çavuş A.Baki Mukyan, işkencede ölen insanları “revire götürüyoruz”diyerek gizlice alıp götürdüklerini söylüyor: “Şırnak Belediye’sinin dozerleriyle ortaklaşa açılan çukurlara atılıyorlardı. Bu çukurlar Şırnak 119.Seyyar Jandarma Alayı’nın yanındaki derededir...”

1955 Pervari doğumlu İbrahim Kurt gözaltına alındığında Tıri(Okçular) köyünde oturuyordu. Annesi oğlunun akibetini öğrenmeye geldiğinde, cenazesi yerine oğlunun elbiselerini alabildi ancak.

Ömer Aydar’da açılan çukurlardan birinde. Alay’da aynı dönemde sorgulanan ve halen Malatya Cezaevi’nde yatan Abdullah Acar da İbrahim Kurt’un “Filistin askısında”can verdiğini söylüyor. Acar’la birlikte Batman’dan Şırnak’a getirilen ve halen Diyarbakır Cezaevı’nde yatan Remziye Rüzgar da olaylarla ilgili tanıklık yapabileceğini belirtiyor.

1984 yılında ANAP Şırnak Belediye Başkanı adayıyken seçimi kazanamayan jeolog Kemal Birlik; “PKK tarafından desteklendiği” gerekçesiyle aynı yıl içinde gözaltına alındı. Şimdi Siirt ANAP milletvekili olan Birlik, uzun süre  Alay’da sorgulandı: “O yıllarda hemen hemen bütün olaylar Şırnak ve Eruh’da oluyordu. Gözaltına alınanlar Şırnak’a getiriliyor, ölenler ise belediyeye teslim ediliyordu. Onlar da Şırnak’taki belli bir yere gömüyorlardı. Bir kısmı mezarlığın bitişiğindeydi. Tabii şimdi, o bitişik yer mezarlığın içi oldu. O günden beri mezarlık alanı büyüdü.” Birlik, Tuncelili bir kadın militanın buraya gömüldüğünü anımsıyor.

 

Kimler ve kaç kişi? Bilmek zor.

Adının açıklanmasını istemeyen bir Şırnaklı, cesetlerin genellikle geceleri gömüldüğünü anlatıyor: “ Kepçeyle açtıkları çukurlara atıyorlardı. Kimler ve kaç kişi; bilmek zor.” Şırnaklı bir çok yurttaş da olaya tanık. Ama onlar da adlarının açıklanmasından çekiniyorlar: “Gendaleyş ziyaretinin yanındaki alana, tek gömülmelerin dışında, toplu gömülmeler de oldu. Bu bölge de meydana gelen çatışmalarda ölenler traktörlerle ilçe merkezine getirilerek teşhir ediliyordu. Zaten tanınmaz halde oluyorlardı. Çoğu, ölüm haberi ailelerine ulaşmadan, belediye kepçesiyle açılan çukurlara gömülüyordu...” Sorgulanırken öldürülen Ömer Aydar ve İbrahim Kurt’la Şırnak Balveren Karakolu’nda öldürülen İbrahim  Savaş bunlardan birkaçı.

 

Resmi kayıtlarda dört isim var.

Olayı araştırırken Şırnak Belediyesi’ne başvuran 2000’e Doğru, konuyla ilgili “teslim-tesellüm” belgelerinde, sadece değişik yer ve zamanlarda ölü olarak yakalanan dört militanın gömülmesiyle ilgili resmi kayıtlara rastladı. Belgelerde, bu dört kişinin Gendaleyş mevkiinde belediye araçlarıyla açılan çukurlara gömüldüğü belirtiliyor. 16 Mart 1985’de Uludere Gırek mevkiinde ölü olarak yakalanan Sadık Ürek, 17 Mart’da Melayê Kendalê êşê’e gömülmüş. 25 Temmuz 1985’de Şırnak-Dereler mevkiinde ölü olarak yakalanıp, gömülme işlemleri belediyeye yaptırılan 1964 Mardin doğumlu Nuri Aslan ise belgelerde “kimliği tespit edilemeyen” olarak yer alıyor. 15 Haziran 1986’da Uludere-Doğan köyü yakınında ve 24 Ekim 1988’de Şırnak-Gabar dağında ölü olarak yakalanan iki kişinin de bugüne kadar kimliği belirlenememiş.

16.Mekanize Tugayı, öbür adıyla Bilge Kışlası Dıyarbakır-Elazığ arasında Devegeçidi baraj gölü kıyısında. 15 yıllık geçmişi olan kışla 12 Eylül’den sonra sorgu yeri ve nezarethane olarak kullanıldı. Baraj gölünün yarısı askeri birliğin denetiminde. Geceleri, sivillere açık bölgelerde bulunmak bile yasak. Bölgeye girenler hemen gözaltına alınıyor. Bölgeye girmek isteyen 2000’e Doğru muhabiri, barajın sivil bekçileri tarafından engelleniyor. Bekçilerin tavırları kesin ve açık: “Geçebilirsiniz. Ama ya gözaltına alınırsınız ya da vurulursunuz.”

1988 yılında, balıkçı ağlarına takılan ceset, sivillere açık olan bu bölgeye yasak konmasına neden olmuş. Bölgede en son 19 Mayıs 1989 gecesi 4 kişi gözaltına alındı. Gölden cesedin çıkması nedeniyle, balık avcılığı da tamamen yasak. Yöre halkı, geçmişte Diyarbakır’da ve Bilge Kışlası’nda gözaltında öldürülenlerin cesetlerinin göle atıldığını belirtiyor. Diyarbakır Cezaevi’nde yatıp çıkan birçok kişi, 1983’de Suriye’den giriş yaparken öldürülen 10 kişinin cesedinin de gölde olduğunu söylüyor.

 

Bırakın biz bir çukura atarız.

Devlet, dağda olduğunu tespit ettiği militanı yakalaması için, çoluk-çocuk, genç-yaşlı demeden, ailesinin bütün fertlerini dağlara gönderiyor. Ancak, militan günün birinde ölü olarak ele geçtiğinde, cenazesini ailesine vermeyerek, “Bırakın, biz onları bir çukura atarız.”diyordu.

Emin Sarık, 12 Eylül’den önce ayrılmış evinden. 1979’dan beri Sarık ailesinin evi, haftada en az bir kere aranır olmuş. “Kaçak” bir türlü yakalanamayınca, Alay komutanının emriyle, Sarık ailesinin 52 ferdi alınıp merkeze götürülmüş. Pervari, Eruh ve Van-Çatak’a gönderilmek üzere üç gruba ayrılmış aile.

Her grubun başında bir rehber. Uğradıkları köylerin muhtarları, arama çalışmalarını günü gününe askeriyeye bildirmekle yükümlü. Arama grubundaki kızkardeşlerden Y.S., aylık Cesur’unu taşıyamaz olunca Herekol dağlarında bırakmış. Bebeği daha sonra göçerler ailesine teslim etmiş. Hamile olan H.S., dağdan indikten üç gün sonra doğum yapmış. Kızkarseş S.S., ise lohusa yatağından kaldırılarak dağa gönderilmiş.

Anne Merese Sarık yedi yıl içinde çektikleri eziyetleri anlatıyor: “ Kulak zarlarım patlatıldı. Dağa götürdüklerinde, bahçeye döktüğümüz iki kamyon buğday, köyün hayvanları tarafından yenmiş, kümesteki hayvanların hepsi ölmüştü.”

Alay Komutanı Albay Turgut tarafından “Gelin, oğlunuzu kendiniz bulun.”Denilerek, dağa gönderilen ailelerden birisi de Erginler. Baba Emin Ergin bu yüzden TPAO’daki işinden de olmuş. “ Bir ay boyunca çoluk-çocuk arazide rezil olduk. Bizi öyle sarp yerlere götürüyorlardıki el ele tutuşmazsak her an kayalardan uçabilirdik.”

Emin Ergin Siirt 70. Piyade Tugayı’nda da sık sık “misafir” ediliyordu. Eruh-Ebubekır mevkiinde 22 Temmuz 1985’de çıkan çatışma da üç PKK militanı yakalandı. Aralarında, kendisini yakalayıp devlete teslim etmesi için dağlara sürülen 1960 Beşiri doğumlu Emin Sarık’da vardı. Öbürleri Tuncelili Çiçek Selcan ve Pervari doğumlu Cemal Tunç. Baba Emin Sarık, oğlunun cenazesini almak için 70.Piyade Tuğayı’na gittiğinde cenazeyi görememiş bile. “Devrim şehidini ne yapacaksın?”diye dalga geçtiler. Cenazeyi vermediler.”

Bu üç kişi de cesetleri çöplüğe atılanlardan. Dağa sürülen Ergin ailesinin aranan militanı Ahmet Ergin de 3 Mart 1986’da, Naci Göktepe ve kimliği belirlenemeyen bir arkadaşıyla birlikte Baykan-Obalı’da öldürülmüş. “Oğlumun dereye atılmasına nasıl razı olabilirim?”diyen Emin Ergin, cenazeyi almak isteyince Alay Komutanından azar işitir. Siirt Cumhuriyet Savcılığı’na başvurduğunda aldığı yanıt: “Onu unut git. Sorma.”olur.

 

Size de orada bir yer ayırırız

11-22 Temmuz 1988’de Kozluk Kozludere’de öldürülen 8 kişi içinde oğulları bulunan Tan, Görnü, Ergin ve Kocaman aileleri cenazeleri almak için giderler. Ali Tan’ın babası, “Felaket bir koku vardı. Benim ifadem alınırken, diğer cenazeleri cenazeleri kepçeyle damperli arabaya atıyorlardı.”

Cevat Eren; Mehmet Samih Eren’in, M.Ali Kocaman ise Kasım Kocaman’ın cenazelerini almak içinbelediye, savcılık, valilik ve askeriye arasında mekik dokudular. Oğullarının çöplüğe atılmasına engel olamadılar. Üstelik askeri yetkililerden bir de tehdit aldılar: “ Size de orada yer ayırırız.” Cesetleri kazılan çukurlara atılmasına rağmen ailelerine “teslim evrakı” imzalattırılan da var.

Yöre halkı, Kasaplar Deresi olayının açığa çıktığı tarihe kadar ki çatışmalarda ölü olarak yakalananların ailelerine teslim edilmeyip, topluca gömülmesinin yaygın bir uygulama olduğunu belirtiyor.

Şırnak 119.Seyyar Jandarma Alayı’nın yanındaki dere ve Şırnak Melayê Kendalê êşê Ziyareti’nde yapılan toplu gömülmeler, belgeler ve tanıkların ifadeleriyle “ciddi iddialar” dan da öte, kanıtlanmış gerçekler. Kamu vicdanı ve insan hakları bu alanların hepsinin bütünüyle açılmasını zorunlu kılıyor. Toplu mezarda kimler var? : İbrahim Kurt, Ömer Aydar, Müslim Çetin, Sadık Ürek, Nuri Aslan, Ömer Balat, Hasan Çelik, Oktay Aydın.

 

 

“Kurt Çavuş” A.Baki Mukyan; “Kazılırsa, cesetler mutlaka bulunur.”

“Zonguldak-Karabük Jandarma Er Eğitim Taburu’na gönderildim. Acemilik devrem burada geçti. Acemilikten sonra, kadro er olarak aynı yerde kaldım. Bir gün bir üst rütbeliye karşı geldiğim için, 45 gün ceza aldım. Cezam bittikten sonra, “sicilli”olarak hizmet bölüğüne gönderildim.

16 Ağustos 1984 sabah içtimasında, Tabur Komutanı’nın emriyle Kürd asıllı askerler ayrıldı. Benim gibi ayrılmak istemeyenler, isim okunarak ayırtıldı. 20 kişilik bir grup olmuştu. “Sizi güney doğuya göndereceğiz.”dediler.

Sizler gönüllü gidiyorsunuz. Orada çok rahat edeceksiniz. Kürd köylerine gidersiniz. Yemenizi, içmenizi, her şeyinizi köylülerden alırsınız.”

Gerçektende öyle oldu. Siirt’de, İl Jandarma Alay Komutanlığı’na gittik. Batının başka bölgelerinden getirilen, öteki Kürd askerlerle bizi birleştirdiler. Sonra dağ karakollarına dağıtıldık. Ben, Şırnak 119.Seyyar Jandarma Alayı’na verildim. “Narkotik”denilen yerde görevlendirildim. Binbaşı Ali Kalender vardı başımızda. İnsanlar, esir kamplarını andıran asker koğuşlarının içinde, gözleri bezlerle bağlı, betonun üstüne su dökülmüş, suyun içine oturtulmuşlardı. Kimi tek ayak üzerinde bekletiliyordu. Kimi, “Beyaz Saray” denilen özel odalara atılmıştı. Uyumalarına izin verilmiyordu.

İlk gece baskını; Ben de cellat olarak göreve başlamıştım. İlk görev bölgemiz Şırnak. Merkeze, gece operasyonuna çıktık. Operasyon timi sivil polisler, yerel ajanlar ve jandarmadan oluşuyordu. İlk baskını jeolog Kemal Birlik’in evine yaptık. Televizyon seyrediyordu. O gece toplam on kişi aldık. Hepsini, her türlü hastalığın kol gezdiği, pislik içindeki kamplara bıraktık.

Sorgu odasına önce Kemal Birlik’i aldık. İlk odada, “psikolojik işkenceci”, “doktor” dediğimiz adam yapardı sorguyu. İkinci oda, Şaban Astsubay’ındı. Manyeto ve elektrik copu işkencesi yapardı. Yere su dökülmüştü. Kemal Birlik, bu odaya alınınca çorapları çıkartıldı. Kablonun bir ucu ayak serçe parmağına bağlandı, öbür ucu da cinsel organına. Bu ucu, bana bağlattırdılar. Erzurumlu Enver Çavuş, manyetonun kolunu çevirmeye başladı. Şaban astsubay, “kıllı insan” düşmanıydı. Elektrikli jopu alıp, “sinek avı”na çıktı. Yani copla kılları yolmaya başladı. Bu işkence de sonuç vermediği için, üçüncü odaya alındı. Tekerlekli işkence faslı başladı. Boynuyla baldırlarına oto iç lastiği geçirildi. O top haliyle kaldırılarak duvara astılar. Üç kişi tarafından gözlerine projektör tutularak, soru yağmuruna tutuldu. Yine sonuç alınamayınca, sonuncu odaya alındı. Bu odaya bütün işkenceciler toplanır. Sanık, “kurutma ağacı”denilen ağaca asılır. Bu haldeyken elektirik de veriliyordu. Ayrıca kimin daha iyi, güçlü boksör olduğunu anlamak için, herkes sırayla gücünü denerdi.

Alayın yanındaki dere açılsın: Şırnak halkı çok iyi biliyor. Alayın yanındaki çukurlar ortaya çıkarılıp, uygulamalar kamuoyuna duyurulsun. Kazılırsa, cesetler mutlaka bulunur.”

 

 

Evin Çiçek / Hüseyin Şimşek (İkibine Doğru, 4 Haziran 1989, Yıl 3, sayı 23, s.8,9,10,11,12,13,14)

 

Kasaplar deresi açılıyor;Siirt Cumhuriyet Savcılığı, 14 Mart 1989’da Siirt Valiliği’nden Kasaplar Deresi’nin açılabilmesi için araç-gereç istedi. Savcılık, derenin hava muhalefeti nedeniyle şimdilik açılamadığını, ancak, 10-15 gün içinde açma işlemine başlanacağını belirtti.( Evin Çiçek, İkibine Doğru, 19 Mart 1989, s.26)

 

 

Not ; Belgeler, bilgiler yazara, Sevê Evin Çiçek`in arşivine aittir. İzinsiz kullanılamaz.

 

 

 S.Evin Çiçek -

Tanıkların anlatımlarıyla Diyarbakır Devegeçidi, Siirt, Şırnak toplu mezarları (pdf formatında yazıyı okuyabilirsiniz) 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


rssfeed
Email Drucken Favoriten Twitter Facebook Myspace Stumbleupon Digg MR. Wong Technorati aol blogger google reddit YahooWebSzenario
Son Güncelleme: Salı, 05 Temmuz 2011 22:43
 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile

DEMOKRAT HABER