|
Değerli okuyucular
Bu sayımızda da „Din Sorununa Devrimci Yaklaşım” adlı çok önemli bir broşürü tanıtmaya çalışacağız.
Önemli saptamalarla dolu olan broşür, çeşitli tarihi süreçleri kapsamlı ve derin ele alan broşür aynı zamanda dinlerin tarihçesini de ortaya koymaktadır.
Bu anlamda bu broşürü tanıtmak hiç de kolay değildir. Emekçiler cephesinde, özellikle coğrafyamızda ilk defa böylesine doğru bir yaklaşımın çerçevesini belirleyen bu broşürü tanıtmanın gücümü aştığını biliyorum.
Ancak yine de gücüm oranında okuyucularımıza tanıtmaya çalışıyorum. İnanıyorum ki, geçmişte bu yazıları izleme imkanını bulamamış okurlarımızın din sorunlarına ilişkin olarak emekçiler cephesinde kafalarında beliren sorunların cevabını bu broşürde bulabilirler.
Çünkü, broşür emekçiler cephesinde alışıla gelen kaba materyalist yaklaşımlardan uzak bölgemiz gerçeğini dikkate alarak bilimsel bir mantık ve titizlikle yazılmıştır. Kaba materyalist yaklaşımların hakim olduğu coğrafyamızda böyle bir yaklaşım yenidir, yeni olduğu kadar da çarpıcı ve öğreticidir. Bu öğreticiliğine rağmen bölgemizde halk siyasetçileri içinde alması gereken olumlu tepkiyi aldığını sanmıyorum. Daha çok olumsuz tepkiler aldığını bilinmektedir. Nedenlerini bur da çok detaylı açmamız mümkün değildir. Ancak başında da belirttiğimiz gibi bölgemizde hakim olan kaba materyalist bir yaklaşımdır.
Bu mantık ve yaklaşım daha çok reel sosyalizmi gerçekleştiren ve takipçileri olduğunu iddia edenlerin inşa ettiği bir mantıktır. Bu olguya böyle yaklaşıldığı için din egemen sınıfların elinde demokrasi güçlerine karşı bir silah olarak kullanılmıştır. Din adına halk güçlerimizin dün olduğu gibi bu günde halen büyük çoğunluğu halktan uzak ve habersiz yaptıkları siyasetten kaynaklanmaktadır. Eğer gerçekten halk içerisinde bölgemizin durumu dikkate alınarak siyaset yapmış olsalardı milyonların gerçeği olan ve sosyal yaşamlarında etkin bir role sahip olan bu olguya böyle yaklaşmazlardı. Unutmamalıyız ki en ciddi siyaset binlerin olduğu yerde değil, milyonların olduğu yerde yapılmaktadır. Bu anlamda eğer bu broşür iyi kavranırsa egemen sınıfların ırkçı, dejenere etme, kendi çıkarlarına göre şekillendirip halk güçlerine karşı kullanılması engellenecek ve sermaye sınıfına dönen bir silah olacaktır. Bu inançta olan broşür okuyucunun takdirine bırakıyoruz….
Broşürün ismi „Din Sorununa Devrimci Yaklaşım” yazarı kamuoyunun yakından tanıdığı Abdullah Öcalan.
Broşür dinlerin ilk ortaya çıkış nedenlerini çok tanrılı dinlerde tek tanrılı dinlere kadar ve bugünkü rolüne kadar ana hatlarıyla ortaya koymaktadır. Yazar dinlerin ilk ortaya .çıkış tarihini şöyle ifade etmektedir. „Dinin tanımı, doğuşu ve insanın gelişimi üzerindeki etkileri her şeyden önce dinin tanımına bir açıklık getirmek gerekiyor, insan türünün ortaya çıkmaya başladığı koşullarda tür olarak insanlaşmanın başladığı dönemde ona bu niteliklerini veren yeteneklerini konuşturmaya başladığında bir din değerine bir din düşüncesine, bir dini bakış açısına ulaşmak zorundaydı. Bunu iki nedenle yapmak durumundaydı, bir yandan olağan üstü gördüğü doğa güçleri, diğer yandan sahip olduğu değerlerin yanı sıra bir de duyduğu korku var. Örneğin güneş doğar ve son derece güçlü ışık saçıyor, gök gürlüyor kuvvetli şimşek çakıyor, bir yandan zifiri karanlık diğer yandan güneş, bir yandan yağmur, ormanlar ve canavarlar var ve bütün bunlar onun yaşamı üzerinde her saat etkili oluyorlar. Ve hayatına oldukça hükmediyor. „Karanlık tanrısı, aydınlık tanrısı bu temelde ortaya çıkıyor. Güneş görmüş ve hemen güneş tanrısı yaratmışlar, hemen hemen her doğa kuvvetini temsil eden bir tanrı vardır.
Bunların en büyüğü Zeus’tur. Daha tek tanrılı dinlere gitmeden önce tek tanrılı dinlerin aynı zamanda bir ön aşamasıdır da bütün tanrıların tanrısı onun adına mabetler yapılır, dikilen heykelleri son derece görkemlidir. Toplum üzerinde oldukça etkilidir.
Başlangıçta dinlerin durumuna baktığımızda insani bir kuvveti değil, tamamen doğa kuvvetini temsil etmektedir. Çünkü insanlığın ilk ortaya çıkış koşullarında ancak din doğa kuvvetlerini dizginlemenin yanıltıcı bir zemini olabilirdi., gerçekten bu olgu çok önemlidir. Yazar devamla dinin başlangıçta esas olarak insanın doğa, dünya, evren hakkındaki umutlarını ifade eder. Ve devamla çok tanrılı dinlerin ortay çıkışını böyle özetleyip tek tanrılı dinlerin başlangıcı olan Yahudiliğin tanımıyla devam etmektedir. Yahudi dini milli bir dindir. Bu dinsel felsefede Yahudi toplumunun tanrı tarafından en yüce kılınması, bütün insanlığın üstüne oturtulması ve tüm insanlığın egemenliği altında olması, toplum olarak kutsallaştırılması yüceltilmesi durumu vardır. Dolayısıyla Yahudi dini Yahudi’ye özgüdür. Yahudi’nin Allah’ın en sevimli kulu olduğunu diğer bütün insanların ona hizmet etmekle mükellef olduğunu vaaz eder.
İşte yazar Yahudi inancının temel mantığını böyle ortaya koymaktadır. Ortaya çıktığı dönem itibariyle seçkin bir örnek durumundadır, ne kılan kabile dinidir nede bütün insanlığın dinidir, o seçkin Yahudi kavminin dinidir. Bağnaz, şoven ve milliyetçidir, sonuna kadar egemen olmak durumundadır. İnsanın aynı zamanla egemen kesimidir. Yahudiliğin bu üstünlük anlayışıdır.
Yazar devamla Hıristiyanlığın da temel mantığını ana hatlarıyla ortaya koymaktadır. Özellikle Yahudiliğin durumuna düşmemek için kendini bütün insanlığın hatta ezilmişlerin dini ilan eder. İsa insan olmakla birlikte artık tanrıdır. Dikkat edersek şöyle bir tartışma halen vardır. İsa tanrımıdır? Yoksa bir insan mıdır? Cevap olarak Tanrının oğludur derler. İnsan kendini tanrı katına yükseltmek yerden koparmak istiyor. Yani doğal dinlerin özelliklerinden kurtulmak tüm insanlığın malı haline getirmek genel bir kavrama yönelmek istiyor. Bir de artık yeryüzünün her tarafının bir parça keşif edilmiş olması gerçeği vardır, keşfedilmeyen bir yer varsa Evrendir, gökyüzüdür, o zaman orada tanrıya yer vardır. Tanrı giderek orayı kendisine mekan edecektir. İşte İsa olayı bu aşamadaki bir olaydır. Yavaş yavaş (kabilesine göre) yeryüzünden gökyüzüne doğru gider. Yani İsa artık tanrı veya tanrının oğludur. Yazar Hıristiyanlığın temel oluşum özelliklerini böylece özetleyerek Müslümanlığın ortaya çıkışını ve daha değişik bir ortamın dini olduğuna değinmektedir.
İsalmiyetin önderi olan Muhammet iki dini de kabul etmediğini ve bu dinlerin ticari çıkarlarına da ters düştüğünü vurgulamaktadır. Devamla o dönemde ortaya çıkan her öncü kendini Peygamber olarak gösteriyor, Musa, İsa yalnız Yahudilerin ve Hıristiyanların peygamberidirler. Ama Muhammet bunlardan farklı bir yaklaşım içerisine girerek ben yalnız Arapların peygamberiyim demez, çünkü bu zaman ki toplumsal koşullara denk düşmez. Yine İsa tanrıyım diyor, Muhammet kendi kendisini tanırı da ilan edemez, yapması gereken o dönemin koşullarına göre göre en uygun ne ise geleneklere de dayanarak onu yapmaktadır. Yani kendisini farklı bir yaklaşımla tanrının elçisi ve bütün insanların en son peygamberi ilan eder. Bu tezde günün koşulları açısından son derece gerçekçidir. Çünkü tarihsel bir boşluk söz konusudur. Bu tarihsel boşluğu en akılcı biçimde kapatmayı düşünmektedir. Gerçi Yahudilikten etkilenerek Arap kavminin yüceltilmesi gerektiğine inansa da aynı hataya düşmemeye özen göstererek Arap’ın Aceme üstünlüğü yoktur diyor. Bu da bir anlamda eşitlikçi ve yeni bir yaklaşımdır, devamla insan tanrı olamayacağını biliyor ve kendisi onu aşıyor. Kabile dinlerinin üç yüz altmış (360) putu var ve gidip hepsini yıkıyor. Bu kadar tanrı olmaz diyor ve kendisini de tanrının elçisi olarak ifade ediyor. İşte o büyük İslamiyet böyle ortaya çıkıyor.
Diğer dinlerden etkilense de farklılığını böyle özetleyen yazar devamla Muhammet vefat etmeden önce İslamiyet içi çatışmaların da başladığını da vurgulamaktadır.
Bilindiği gibi çatışmanın bir başını çeken o zaman Emevi sülalesi eski toplumun egemenlerini temsil etmekte, İslamiyet’i maske olarak kullanmakta daha çok onun sağcı yorumunu esas almakta, kariyerist ve komplocu bir tarzda hızla devletleşmektedir. Dolayısıyla palazlanıp, güçlenip iktidarın nimetlerini bu temelde toparlıyorlar. Bunların sağ yorumuyla daha çok Sünnilik biçiminde gelişmekte ve buna ideolojik bir kılıf giydirilmektedir. Öte yandan da Muhammet’in yakınlarından olan İslamiyet’e militanca hizmet etmiş bu konuda büyük özveride ve cesaret göstermiş aynı zamanda İslamiyet’in eşitlikçi, adil, özüne inanmış mal ve mülke göz dikmeyen İmam Ali’nin başını çektiği bir eğilim vardır. Bu bir anlamda insanlık tarihi boyunca süregelen bir kavganın İslamiyet’in Ortadoğu da kurumlaşmasıyla beraber iktidar ve muhalefet kavgası biçiminde gelişmektedir.
Diğer bir deyişle zengin ve fakir kavgasıdır bu kavga, dün olduğu gibi bugünde vardır. İşte Ali o dönem de bu kavgada Fakirleri temsil eden bir semboldü. Devamla Ali’nin başını çektiği akımın daha sonra karşımıza çeşitli mezhepler biçiminde çıktığını da vurgulamaktadır.
Yani Alevilik diyebileceğimiz, Ali’nin tutumundan yana olmak temelinde bir kesim gelişiyor. Diğer yandan Şiilik de bu temelde gelişiyor. Şiilik de daha çok İslam’ın İran çerçevesi içinde yorumlanması olarak görüle bilinir. Yani Fars kabilesinin ve diğer kavimlerinin çıkarlarına uyarlanmış İslam’dır.
İran kavimlerinin imparatoru olan Sasani imparatorluğunun dini Zerdüştlüktür ve halen de etkilidir. Bu imparatorluk o dönemde uzun süre İslamiyet’le çatışmıştır. Ancak Emevi sülalesinin saldırıları galip gelmiştir, o bilinen görkemli imparatorluk yıkılmıştır. İmparatorluğun yıkılmasıyla birlikte İran kavimleri çok büyük baskı ve katliamlara tanık oluyorlar, dolayısıyla İmranlı’ların bu nedenlerden dolayı Şiiliği benimsedikleri ortaya çıkıyor. Böylesi bir baskı ve katliam vardır. Ve aynı zamanda Emevi sülalesi İmam Ali çevresine ve aile fertlerine de aynı baskıları uygulamaktadır. Biliniyor ki Ali’nin oğlu olan İmam Hüseyin’in kellesi tepside Emeviye Camisine getirilip sunulmuştur.
İranlılarda aynı baskıları gördükleri için kendileri gibi mazlum olan İmam Ali taraftarlığını benimsemişlerdir. Ayrıca yazar Türk egemenlerinin nasıl İslamlaştırdıklarını ve İslamiyet’i kendi yayılmacı emelleri doğrultusunda nasıl kullandığını da belirterek toplumu bu politikalarla nasıl bölüp, parçalayıp yönlendirdiğine de temas etmektedir.
Sonuç olarak Türk egemen sınıflarını ilk Müslümanlaşma dönemlerinde oldukları gibi daha sonraki süreçlerde de yaklaşımları iki yüzlü ve gerici olmuştur. Daha çok İslamiyet’in sağcı yorumunu esas almışlardır. Hatta Cumhuriyet döneminde daha da ileri gidilerek ırkçı şovenist ve milliyetçi gömleğini giydirmiştir. 12 Eylül sürecinde ki 12 eylül bunun zirvesidir. Çeşitli tarikatları kurarak dini hakka karşı, halka karşı, haklıya karşı ve halkların demokratik istemlerine karşı bir silah olarak kullanmıştır.
Broşürde gerek Türk boyları döneminde gerek Cumhuriyet, gerekse Cumhuriyetin 12 Eylül sürecinde dinin nasıl bu ırkçı politikalarına alet edildiğine dikkat çekip halk güçlerinin sonuç alıcı, kazandırıcı politikalarına da perspektifini vermektedir.
Hasan AYDIN
http://www.gomanweb.net/administrator/index.php?option=com_content
|