gototopgototop
17 Mayis 2012 Persembe - 10:17:36
Kürdlerin memleketlerinde doğal veya sömürgeciliğin neden olduğu felaketler PDF e-Posta
Perşembe, 10 Kasım 2011 23:49

 

Kürdlerin memleketlerinde doğal veya sömürgeciliğin neden olduğu felaketler ve T.C.ni yönetenlerin yıllara göre yaklaşımları. 1991 Güneyden kaçış, 2011 Wan. Ulusal ve uluslararası yardımlara ne yapılıyor?

 

 

Türkiye gerçekten yardım cenneti m? Saddam’ın zulmunden dolayı kuzeye, dağlara doğru kaçan yüzbinlere destek için değişik halklarca gönderilen ve T.C. sınırları içine ulaştırılan yardımlara ne oldu? Ne yapıldı? Bu malzemeler, paralar kimlere verildi? Kimler bu yardımlardan dolayı tüccar olabile olanağına kavuştular?

Bizler, gönderilen yardımları hangi şartlar altında yardıma muhtaç olan insanlarımıza ulaştırabildik? İç mültecilere gönderilen paraları Hayri Kozakçıoğlu hangi hakla Diyarbakır’dan İstanbul’a taşıdı? Nerelerde, hangi amaçlarla kullandı?

2 Nisan 1991 tarihinden itibaren kuzey de ve Kürdlerin yaşadıkları diğer bütün şehirlerde yardım komiteleri oluşturuldu. Ben o tarihte İstanbul’da bulunan Petrol İş Genel Başkanı’ndan yardım istedim. Kendisinin aracılığıyla 8 ilaç firmasından yardım sözü aldım. Halkın Emek Partisi İstanbul Bakırköy ilçesi yöneticilerini ilaç, giyecek, yiyecek toplayıp Çal’a(Çukurca)ulaştırmak üzere seferber ettim.

Toplanan bir tır dolusu ilaç ve erzakla, bir otobüs dolusu doktor, hemşire ve diğer sağlık personelleri 10 Nisan tarihinde Çal’a hareket ettiler. Konya Belediye Başkanı Kürd’dü. Konya ili sınırları içinde çok sayıda Kürd yaşamaktaydı. Burada da kamyonlarca yiyecek ve giyecek toplandı.

İnsan Hakları Derneği’yönetici ve üyeleri de kendi olanakları çapında harekete başlamışlardı. Toplanılan ilaç ve diğer malzemeleri Konya Valiligi kabul etmemişti. Kürdler, bu malzemeleri İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi vasıtasıyla iç mültecilere ulaştırmaya çalıştılar.

Bütün illerin valileri İnsan Hakları Derneği şubelerinin yönetici ve üyelerini oluşturulan komisyonlara katmadılar, dışladılar. Valiler, kendi istekleri doğrultusunda hareket eden kişilerden komisyonlar oluşturdular. İzmit’de de çok sayıda Kürd yaşamaktaydı. Orada da kamyonlarla eşya ve yiyecek toplandı.

Halkın Emek Partisi yöneticileri gazetelere ilanlar vererek kendilerinin bütün il ve ilçe teşkilatlarınca oluşturulan yardım kampanyalarının devam ettirildiğini bildiriyorlardı. T.C. görevlileri ise devlet kanallarından sürekli iç mülteci haline getirilen insanların durumlarını göstererek “zavalılık-acıma edebiyatı” yapıyorlardı. İç mülteciler adına banka hesap numaraları açıyorlardı.

Bir ara T.C. Sağlık Bakanı açtığı hesap numarasında 45.000.000 Türk lirasının toplandığını belirtince, biz bayağı güldük. Çaresiz kalan insanlar o hesap numaralarına para yatırıyorlardı. Oysa  Şexo adlı Albistan’lı bir Kürd İstanbul’un Mahmutpaşa semtinde üç saat içinde 250.000.000 liralık giyecek toplamıştı. İnsanlarımız, T.C. yöneticilerine güvenmedikleri için kendileri yardım kanalları açıyorlardı.

Dıyarbakır’da “Diyarbakır Yardım Komitesi”ni Diyarbakır Vali Muavini oluşturmaya çalışıyordu. Toplantıya baro başkanı, tabipler odası, diğer kurum ve kuruluşların temsilcileriyle, İnsan Hakları Derneği(İHD) Dıyarbakır Şube Başkanı birlikte gitmişlerdi. Dıyarbakır valisi ise: “Ben İHD’le aynı masaya oturmam.” demişti.

Bu cümle üzerine baro başkanı da komiteye girmeyerek durumu protesto etmişti. Siirte’de de vali aynı şekilde davrandı. Kendi doğrultusundaki kişilerden komite oluşturdu. Halkın Emek Partisi (HEP) yönetici ve üyelerinin topladıkları mallara da el koydular, malzemeler gasp edildi.

Ben İHD Şube Başkanı’ydım. Aynı zaman da da HEP yöneticisiydim. Bu gelişme üzerine, daha sonra biraraya getirdiğimiz malzemeleri T.C.nin şehir yöneticilerine, temsilcilerine vermedik ve kendimiz iç mültecilerimize ulaştırmaya çalıştık. Vermedik, çünkü malzemelerin iç mültecilere verilmediğini, verilmeyeceğini biliyorduk. İç mültecilerin, T.C. yöneticilerinin sıfatlandırmalarıyla “Sığınmacıların” yanlarına gidip, gelebilen insanlarımız gerçekleri, yapılanları, yaklaşımları anlatıyorlardı.

Halktan insanların bireysel olarak kendi başlarına veya oluşturulan komite mensuplarının mültecilerle dayanışma amacıyla araçlara doldurdukları bütün mallar yol güzergahlarında, denetleme noktalarında karakolların önlerine yığılıyor, karakollara dolduruluyor, dışarıda bırakılan malzemeler özellikle yağmur altında bırakılıyor ve yenilmiyecek, kullanılmayacak hale getiriliyorlardı.

Toplanılan ve karakolların önlerinde yerlere bıraktırılan, karakol içlerine taşıtırılan yiyecekler askerlere yiyecek oluyorlardı. Malzemelerin psikolojik ve fiziki baskı uygulanmak suretiyle araçlardan indirilmelerinin amaçlarından biri buydu.

T.C. sınırları dışından ve içinden bölgeye gönderilen malzemeler devletin depolarına dolduruldular. T.C.Ordusu’na bağlı askerlere yıllarca yetecek miktarda malzeme toplanmıştı. Günlerce aç bırakılan iç mülteciler yiyecek yüklü araçlara doğru harekete geçtiklerinde, hucum ettiklerin de ise T.C.Ordusu’na bağlı askerler tarafından kurşunlanıyorlardı, dipçikleniyorlardı, dövülüyorlardı, tehdit ediliyorlardı.

Kürd olan doktorların kendi halklarından veya komşu halklardan olup da iç mülteci olma sonucu hastalanan insanları tedavi etmeleri engelleniyordu. Şırnex’da(Şırnak) görevli olan Mehmet adlı bir doktor engellendiği için kaymakamla tartışmıştı. Bu doktor hakkında soruşturma açılmıştı. Hakkında soruşturma açılan doktor, hastalara ilaç verilmedigini belirtmişti. Neden buydu.

Korucular ve askerler ise yardımsever, dayanışmacı insanların gönderdikleri malları parayla o insanlara, iç mültecilere satıyorlardı. Bölge de tefeciler, felaket tüccarları türetilmişti. Bir ekmeğin 6.000 liraya satıldığı gazeteler de yazıldı. Korucular, iç mültecilerin hayvanlarını, silahlarını, değerli mallarını çok ucuz fiyata alıp, yüksek fiyatla başkalarına satıyorlardı.

 

İç mülteciler içinde bulunan, mülteci olan doktorların çalışmalarına müsade edilmiyordu. Bu engellemeden dolayı çok sayıda kişi yaşamını yitirmişti. En çok da çocuklar ölüyorlardı. Doğanın kanunu geçerliydi. Doğa seçimini yapıyordu. Güçlü olan sağ kalırken, zayıf olan ölüyordu.

Siirt HEP’de toplanan ve Yekmal iç mülteci kampına ulaştırılabilinen yiyecek ve giyecek malzemelerini taşıyan şöförün anlatımı: “Birinci askeri kontrol Şırnex girişinde yapıldı. Yekmal’a gidene kadar 14 nokta da kontrolden geçirildik. 5.ci kontrole karlar sürekli eşyaları araçtan indirmemiz yönünde zorlandık. Bizse indirmemek için direttik.

Qılaban (Uludere) Gerür’da (Ortabag) İsveç’li 4 gazeteciyle karşılaştık. İçlerinden biri çok güzel kürdçe konuşuyordu. Yekmal’e gitme istemimizi, amacımızı, karakol ve kontrol noktalarındaki askerlerin bize yaklaşımlarını kendilerine anlattık. Anlatımlarımız üzerine o gazeteciler bize yardımcı olacaklarını söylediler. Onlarla birlikte yol aldık, ilerledik.

Onlar, kontrol noktalarında“Eşyaları kendilerinin getirdiklerini, malzemelerin kendilerine ait oldugunu” belirtiler. Onların sahiplenmeleriyle, yardımlarıyla malzemelerimize el konmamasını sağladık ve “Yekmal sığınmacı kampına” ulaştık. Yekmal’de de askeri nokta, kontrol, engelleme vardı. Orada da malzemeleri askere teslim etmedik. Kendimiz doğrudan teker, teker iç mültecilere verdik, dağıttık. Oradaki insanların T.C.Ordusu askerlerini istemediklerini, askerlerin uygulamalarından dolayı tedirgin, rahatsız olduklarını gördük. Hallerinden, duruşlarından belliydi.

HEP’in topladığı malzemeleri taşıyanlar İsveçli gazetecilerle karşılaşmamış olsalardı, götürülen yiyecekler bir karakolun önüne indirilecek, bir bölümü askerlere sunulacak, bir bölümü de yağmur veya güneş altında kullanılmayacak, yararlanılamaycak hale getirileceklerdi. Amaç bu malzemelerin güneyden gelenlere ulaşmasını, güneylilerce yenmesini, giyilmesini, kullanılmasını önlemekti.

Mersin HEP’de görevli olup, iç mültecilere malzeme getiren bir Kürdün, Almanya’dan yardım  amacıyla gelen ve o anda büromda bulunan Medico İnternational görevlilerine anlatığı tanıklığı: “Ben ve arkadaşlarım Mersin’den toplanan parayı alıp, buraya gelip, burada Siirt’de yiyecek maddesi satın aldık. Yiyecek maddelerini yüklediğimiz kamyonlarla yola düştük.

 Mültecilerin yanlarına ulaşana kadar çok zorluk çektik. Ben mültecilerin yanındayken havadan aşağıya doğru yardım malzemeleri atılıyordu. Atılan malzemeleri asker ve korucular alıyorlardı. Bir genç mülteci atılan çadırlardan birini aldı. Askerler ona doğru silahlarını çevirdiler, korucu olan da o çadırı onun elinden aldı. Ben kendilerine müdahale ettim. Girişimim sonuç vermedi.

Bu tanıklık ve anlatım havadan atılan eşyalara kimlerin silah, şiddet yoluyla el koyduğunu gösteriyordu. İhtiyacı olan insan için atılan, ihtiyacı olan insan tarafından alınan, çevrilen namlu sonucu yere bırakılan ve bir Kürd korucu tarafından kucaklanan, askere doğru taşınan çadır...

Havadan atılan yiyecek maddeleri de, avrupa ülkelerinde yaşayan insanların yemek kültürlerine göre hazırlanmış, içlerinde katkı maddeleri bulunan pratik şeylerdi. Oysa Kürdler bu tür şeyleri yemeye alışkın insanlar değillerdi. Bundan dolayı da yiyecek maddelerinin bir kısmı yenilemiyordu.

Gönderilen yiyecek ve ilaçların bir kısmının tarihlerinin geçmiş olması da ayrı bir sorundu. T.C. yöneticileri de bu durumu antipropaganda malzemesi olarak kullanmaya çalışıyorlardı. Medyaları aracılığıyla “Bakın işte çöpe atılacakları yardım adı altında Kürdlere gönderiyorlar.” diyorlardı.

Diğer yandan T.C.nde basılan ve derin devletin borazanı olan gazeteler de: “Kürd kadınları kendilerini yiyecek karşılıgın da satıyorlar.” başlıklarını atmayı ihmal etmiyorlardı. Meydan gibi asparagas haber üreten bir gazete, bu türden yalan bir habere yer vermeyi de görev saydı. Açam belliydi!

Açlıkla başbaşa bırakılan, her türlü zulme maruz kalan insanları karalama kampanyasından medet umuyorlardı. Hem T.C. sınırları içinden, hem de dışından tonlarca yiyecek, giyecek, korunma ve tıbbi malzeme gönderilmişti. Bu malzemeler depolara doldurulmuş ve ihtiyaç sahiplerine verilmemişti.

İnsanlarımızsa malzemelerin depolara doldurulduklarını, bilinçli ve amaçlı olarak iç mültecilere verilmediğini, bu yaklaşımdaki gerçek amaçları biliyorlardı. İç mülteciler aç kaldıkları için defalarca kamplarının yakınında T.C. Ordusu mensuplarınca kurulmuş olan depolara saldırdılar. Taşlı, sopalı kavgalar çıktı. Yaralanmalar ve ölmeler oldu.

 

Almanya Kiliseler Birligi, Nisan 1991’de benim adıma malzeme gönderdi. Malzemeyi taşıyan kişi doğrudan evime geldi. O alman, o gece evimin tam karşısında bulunan Siirt Emniyet Müdürlügü’ne çagrıldı. Geliş nedeni, neden Siirte geldiği, beni nasıl, hangi nedenlerden dolayı tanıdığı, niye benim evimde kaldığı vb. sorularla rahatsız edildi, sorgulandı.

Getirilen ilaçlar almanya plakalı araçtaydılar. O araç o sabaha kadar Siirt Emniyet Müdürlüğü’nün önünde beklettildi. Ertesi günse ben ve arkadaşlarım iç mülteci bebekler için yiyecek, ilaç ve mutfak eşyaları satın aldık. Eşyaları bir kamyona doldurduk.

Almanya Kiliseler Birligi’nin gönderdiği bir ton ilacı o insanlara ulaştırmak için gelen temsilci ile birlikte, beş aylık olan küçük oğlumla, 5 yaşında olan diğer oğlumu da yanıma alarak yola çıktık. Yolculuk Siirt’den itibaren tam bir günümüzü aldı.

 

Üç sivil polis aracı, sivil polislerle doldurulmuştu. Bizler hareket etmeden önce takibe alındık. Dıhê’ye (Eruh) vardığımızda da halen izlendigimizi fark ettik. Yol güzergahında defalarca kontrolden geçirildik. Şırnex’den sonra Qılab’a doğru yol bir vadi boyunca devam ediyordu. O vadi de l00 metre uzunlugunda olan bir yer boyunca üst üste yıgılmış patates çuvallarını, yerlere dökülüp ezilmiş hazır su şişelerini ve diğer yiyecek çuvallarını üst üste atılmış halde gördük. Durumu şaşkınlık, hayret, üzüntü, kızgınlık ve öfkeyle seyrettik.

 

İnsanlar iç mültecilerin açlıktan, soğuktan, hastalıktan ölmemeleri için yiyeceklerini, giyeceklerini paylaşma mecburiyeti duyuyorlardı, topluyor ve gönderiyorlardı. Kilometrelerce uzaklardan veya çevre illerden Şırnex’a, Qılab’a kadar taşınan malzemeler yerlere boşaltılmış, ezilmiş, yağmur ve güneş önünde bozulamaya terk edilmişlerdi. İyi niyet veya ard niyet görülüyordu, anlaşılabiliniyordu !

Vadiden tepelere doğru çıkmaya başladık. Tepeye doğru tırmanmaya başladığımızda da birçok yerde, yerlere atılan, serpiştirilen yiyecek yığınlarıyla karşılaştık. Epey tırmandıktan sonra yeni bir askeri karakolu gördük. O karakolun çevresi seyyar çadırlardan ve askeri depolardan oluşuyordu.

İç mülteci bayanlar kucaklarındaki çocukları kurtarma, yaşatma umuduyla çadırların önünde sıra halinde bekliyorlardı. Ne ilaç miktarı, çeşidi ne de doktor sayısı, kapasitesi yeterliydi. Doktorlar hem bilgi yönünden, hem araç yönünden yetersizlerdi. Yaralıların tedavi edilmeleri, ameliyat edilmeleri mümkün degildi.

T.C.Ordusu’na bağlı olan ve iç mültecilerin etrafında görevlendirilen karakol görevlileri bizi yeni bir sorguya aldılar. Yanımdaki kişi almandı ve yabancı olduğu belliydi. Ona dokunamazlardı ! Bense gazeteci oldugumu söyledim. Oraya kadar da gidebilmiştik. Kontrol noktalarından geçmemize izin verilmişti ! Karakol görevlilerinin bizi engellemelerini önleyebildik. Yanımda ki alman olmasaydı, o kampa, o insanlara ulaşmamız mümkün olmayacaktı. Türkçe konuşan kürd gazeteci olmam, engellenmem, geri çevrilmem için yeterli nedendi.

Girişteki askeri noktayı geçtikten sonra yukarlara çıktıkça sefaleti, çaresizliği kendi gözlerimizle görmeye başladık. Peşmergelerle karşılaşıp konuştum. Birisi annesinin soğuğa, yolculuğa dayanamadığını ve öldüğünü söyledi. İçinde bulundukları koşulları, Yekmal’de karakol kuranların kendilerine olan yaklaşımlarını anlattılar.

Girdigimiz çadırlardan birinde 45 günlük bir bebek gördüm. Sadece bir kiloluk bir görünüm sergiliyordu. Kendisine sütümü vermek, beslemek istedim. O ise gögsümdeki sütü emecek güce bile sahip degildi. Altı ıslaktı. Annesi altını değiştirecek malzemeye sahip degildi. Değiştiremiyordu ve çaresizdi. Çadırın içide, dışarısı da soğuktu. O bebek ve annenin içinde bulundukları koşullardan dolayı kendimi kontrol edemedim ve hıçkırmaya başladım.

Bir halk düşününkü dünyanın en verimli topraklarına sahip olsun ve başkaları o toprakların yeraltı, yer üstü zenginliklerini, ürünlerini paylaşsınlar. O halk da kendi memleketinde, memleketinde yaşayan komşu halklardan insanlarla birlikte kimyasal maddelerden dolayı ölmemek için dağlara tırmansın, bir taraftan diğer tarafa geçsin ve bir ordudan kurtulurken, diğer ordunun mensuplarınca sarılsın açlığa, susuzluğa mahkum edilsin. Jeopolitik hesaplarla sürekli nüfusları azaltılsın, özgürlük, bağımsızlık tutkusundan vazgeçirilmek, teslim alınmak, asimile edilmek için soykırımlara maruz bırakılsın. Soykırımlar ve iç mültecilik göçleri birbirlerini izlesinler.

Güneyli Kürdler ve komşu halklardan oluşan iç mülteciler açlardı. İçecek yoktu. Biz götürdügümüz ilaç ve yiyecegi kendi ellerimizle o insanlara verdik, dagıttık. Hava kararmak üzereydi. Askerler ellerinde sopa ve silahlarla insanlara baskı, şiddet uyguluyorlar ve onları kurulan çadırlara girmeye zorluyorlardı.

Onlar, susuzluk ve açlık çekerlerken, onlar için gönderilen tonlarca yiyecekse aşağıdaki vadiye atılmış, boşaltılmış yağmur ve güneşin önüne terk edilmişti. İnsanların o vadiye inip de, suyu, yiyecek maddelerini almaları mümkün degildi. Onlar, önlerinde oluşturulan askeri barikatı aşamıyorlardı. Silahlar üzerlerine çevriliyor, dipçikler ileri geri götürülüp, getiriliyor ve sopalarsa kaldırılıp, indiriliyordu.

Bütün malzemeleri ihtiyaç sahiplerine verdikten, vedalaştıktan sonra Şırnex’e doğru yola çıktık. O geceyi Şırnex’de Mala Axay Sor’da geçirdik. Gece yolculuk yapamazdık. Can güvenliği yoktu.Fazlasıyla gerilim yaşamış ve yorgun düşmüştük.

Fransa da bulunan bir yardım kuruluşu olan “Secours Populaire Français”«http://www.secourspopulaire.fr/” görevlileri bir araya getirdikleri maddeleri Mayıs 1991’de benim adıma gönderdiler. Secours Populaire Français görevlileri malzemeleri iki kişinin kontrolunda, sorumluluğunda Diyarbakır’a kadar göndermeyi başardılar. Ya sonrası?

İlk tır Diyarbakır’a ulaştırılmıştı. Bu tır doluydu. Gönderilen tır Dıyarbakır’da alıkonulmuştu. Hekkari’ye, Şırnex’e götürülülmesine müsade edilmedi.

Fransa’da gönderme işlemleri benim adıma yapılmıştı. Bütün işlemler benim adıma yapılmış olmasına rağmen, Diyarbakır Gümrük Müdürlüğü, Gümrük Muhafaza Müdürlüğü görevlileri ve polisler bana haber vermeden, benim görüşümü sormadan, malzemeleri getirenlerin özgür iradeye dayanan olurlarını almadan gönderilen bütün malzemeleri Türkiye Kızılayı’na devretmişlerdi.

T.C. kanunlarına göre “dernegin temsilcisi kabul edip, imza atmadan” devir işlemi yapılamazdı. T.C memurları, T.C. kanunlarını bilerek çigniyorlardı, yok sayıyorlardı. Onlar için “gerekirse”kanun vardı, “gerkmiyorsa” yoktu.

Bu devretmede amaç, gönderilen ve gönderilecek olan bütün malzemeleri Kızılay’ın Ankara’daki depolarına yollamaktı. Bu amaçla alalacale devir işlemlerini yapıyorlardı. İlk tırla birlikte Diyarbakır’a gelen iki Fransa vatandaşından biri, Doğu Kürdistan’lı Behrooz Jakanzad Diyarbakır havaalanında gümrükte görevli olan bir sivil polis ve 5 subay tarafından dövülmüştü.

Behrooz’u dövmelerinin nedeni, Behrooz’un tıra yüklü olarak Diyarbakır’a ulaştırılan eşyaları Türkiye Kızılay’ına devretmeyi kabul etmemesi, bu amaçla hazırlanan belgeleri imzalamamasıydı. O: "Biz Fransa’dan buraya kadar geldik. Bu eşyaları, malzemeleri kendi ellerimizle o insanlara teslim edecegiz.” demişti. Bu cümlesi üzerine saldırıya uğramıştı.

Gümrükte görevli olanlar Secours Populaire Français görevlisi olan Kürdü dövdükten sonra, uyguladıkları psikolojik ve fiziki şiddet altında “Türkiye Kızılay”ına devretme evrakını ona imzalatmışlardı. Ben durumu haber alır almaz Diyarbakır’a gittim. Dövülen Behrooz Jakanzad’ın yüzü, vucudu yara ve çürük içindeydi.

Otel de kendileriyle görüştüm. Behrooz gelişmeleri bana anlattı. Bense engellemeler karşısında T.C. Başbakanlık Halkla İlişkiler biriminden bir yetkiliyi aramak istedim. Otelin santralını dinlemeye alan polisse iletişimi engelledi. Polis, o birimin görevlisiymiş rolünü oynadı. Bana bağırmaya başladı. Benim görüşmemi engelledi. Telefonlarla sorunu hal edemeyeceğimi net olarak anladım. Daha sonra “zabıt varakası”nı imzalarken, varakayı elinde tutanın otelde iletişimi kesen ve orada sivil elbiseler içinde olan polis olduğunu anladım. Onu sesinden tanıdım.

Kürd olmayan diğer yardım kuruluşu görevlisininse korkusu gözlerinden okunuyordu. Uygulanan şiddet sonucu panige kapılmıştı. O, T.C. polisleriyle karşılaşmak istemiyordu. İşlemleri yapabilmek için kendisini zorla ikna edebildim ve Diyarbakır Gümrüge ve Emniyet Müdürlügü’ne götürebildim. Otelin önünde yürürken Behrooz kendisini döven sivil polisi tanıdı ve bana gösterdi. Orta boylu ve balık etinde olan bu sivil küçük çantası kolunun altında yeni bir göreve doğru koşuşturuyordu. Şiddet uygulamak için acele etmesi gerekiyordu!

Bizi makamına kabul eden Diyarbakır Emniyet Müdürü Ramazan Er çok nazikti! Fransız ve yardım kurumu sorumlusu olan Max Cagny korku yüklü olarak, tedirgin bir halde oturuyordu. O yanımızda olduğu için Ramazan Er bana ve Behrooz’a kibarca davranıyordu.

Elinden gelse, o anda yapabilse beni ve Behrooz’u alt kattaki işkence odalarına indirtirdi. Ramazan Er, çay ikram etme gereği gördü!  Behroz yüzündeki dayak yarasıyla Er’e baktı ve çayını red etti, içmedi. Ben onun davranışına sayğı duydum ve tavrından dolayı da mutlu oldum.

Bir yanda açlık, yokluk içindeki iç mülteciler, diğer yanda T.C.nin Diyarbakır’daki sömürge valisi (Olaganüstü Hal Bölge Valisi) Hayri Kozakçıoğlu ve kendisine bağlı görevlileri. Malzemeleri mültecilere ulaştırmam gerekiyordu. Tabi ki Kozakçıoğlu’nun oluşturduğu psikolojik, fiziki şiddet engelini aşabilme şartıyla.

Ben Diyarbakır gümrükte ve her iki yardım kuruluşu görevlisinin kaldıkları otel de T.C. Emniyet genel Müdürlüğü memurları olan polislerle tartıştım. Onlar, “biz devletiz” diyorlardı ve devletlerinden aldıkları güçle, cesaretle beni tehdit ettiler. Behrooz’un vucudu, onların tehditlerini her an pratiğe geçirebileceklerini, uygulamaya koyabileceklerini ıspatlıyordu.

Ben kesin kararlı olduğumu, eşyaları Türkiye Kızılayı’na vermiyecegimi polislere açıkladım. Psikolojik şiddetin dozu yükseltildi. HEP Genel Başkanı Fehmi Işıklar Diyarbakır’daydı. Gelişmeleri, yapılanları kendisine anlattım. O, Diyarbakır Emniyet Müdürü Ramazan Er’le görüştü. Emniyet Müdürü, ona “Beyefendi Fransa’dan gönderilen malzemelerin yerine kavuşacağından emin olabilirsiniz.”dedi.

Biz de “yerine ulaşacağından”emindik! Yeri Ankara’daki Türkiye Kızılay’ı depolarıydı. Şırnex, Hekari dağlarındaki iç mülteci kampları değil. O kamplardaki halklar değil.

Kozakçıoğlu’nun emriyle tır “Zirai Donatıma” ait depolara götürülerek, orada boşaltılmaya başlanmıştı. Bütün koliler tek tek açılmaya, aranmaya başlanmışlardı. Bu aramanın tek nedeni tırın benim adıma gönderilmiş olmasıydı. Ben oraya vardığımda sivil giyimli memurların büyük bir zevkle ambalajlarından çıkardıkları spor ayakkabıları, diğer giyecekleri ayaklarına koyduklarını, giyindiklerini gördmeye başladım.

Onlar giyiniyorlar ve bense onları seyrediyordum. Tavırları bende öyle bir his uyandırdıki, eşyalardan ve onlardan gözümü alamıyordum. Dağlara sığınan aç, çıplak, hasta olan insanlara gönderilen malzemelere tenezül etmek, el uzatmak! Gülerek, sevinerek giyinmek! Sırıtarak bana bakmak, tepkimi ölçmeye çalışmak! Beni rahatsız etmek!  Davranışlarıyla, vucut dilleriyle “devlet biziz, biz istediğimizi yapma özgürlüğüne sahibiz.” diyorlardı.

Bense o görünüm karşısında donakalmıştım. Jean Paul Sartredurduğu yerde “İnsanları tanıdıkça, hayvanları daha çok sevmeye başladım.”dememişti. Tanıklıklar insanları sonuçlara ulaştırıyorlardı.

Onlar giyinirlerken bir diğer sivilse çalışıyor görünümü oluşturup bana yaklaştı. Tırın şöförü müydü, bir kurumun Diyarbakırlı görevlisi miydi? Bilemiyorum. “Abla dikkatli, tedbirli ol. Bunların hepsi sivil polis. Seni zor durumda bırakmak için sebep bulmaya çalışıyorlar.” Bilgisini verip, uyarıda bulundu. Bu bilgi üzerine ben paketleri açanlara daha dikkatli bakmaya başladım. Onların, muhtaç insanlar için gönderilen eşyalara yönelik yaklaşımları düşündürücüydü.

Diyarbakır’da dövülmeyi, sövülmeyi, kovulmayı göze alarak, bir gün akşama kadar ugraştıktan sonra, T.C. görevlilerinden imzalı “zabıt varakası” alabildim. Malzemeler Türkiye Kızılayı’na devredilmişti. Bu belge de el konuluşu, gaspı ıspatlıyordu.  Onlar: “Biz Kızılay’a devredeceğiz, biz dağıtacağız.”diyorlardı. İnanmak içinse çok saf olmak gerekiyordu. Bizlerin varakayı imzalamamız veya imzalamamaız sonucu değiştirmeyecekti. Durumu, el konuluşu kanıtlamak için benim belgeye ihtiyacım vardı. Onlar belgelerini hazırlamışlardı. Malları depolarına boşaltmışlardı. O koşullarda malları almamız, iç mültecilere ulaştırmamız mümkün değildi. Sadece hazırlanan tutanağı imzalamak ve belge sahibi olmak gerekiyordu. İmzaladık. Tutanak aşağıda:

“Zabıt varakası

 

Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nün, Gümrük Müdürlüğü ve Gümrük Muhafaza Müdürlüğü’ne muhatap 320 sayı 14.5.1991 günlü yazılarında 7946353 nolu tır karnesi muhteviyatı 34 KKE 09 / 34 ESU 44 plakalı Cezayir Trans Nakliyat ve Ticaret A.Ş. ye ait tır kamyonu ile Fransa’nın Lion kasabasından Max Cagny tarafından Irak’dan gelen sığınmacılara verilmek üzere, Siirt İnsan Hakları Dernegi Başkanı Evin Çiçek adına gönderilen, 987 kap olduğu belirtilen yardım malzemesi durumun Emniyet Müdürülüğü’ne muhatap Siirt Valiligi’nin yazılarında “bu gibi eşyaların şüpeli olabileceği” görüşü ile aşağıda imzaları bulunan heyetçe Siirt yolu mevki Zirai Araştırma Kurumu’na ait Kızılay’ın depo olarak kullandığı mahalle tır kamyonu götürülüp, haricen yapılan kontrolde kamyonun Fransa, Bulgaristan ve Kapıkule giriş mühürlerinin sağlam olduğu görülerek, tır kamyonu huzurda açıldı.

Yapılan sayım ve tespitte (789) koli kullanılmış giyim eşyaları, (109) koli çoğunluğunun kullanım tarihleri geçmiş ilaç ve tıbbi malzeme, (62) koli yine çoğunluğunun kullanılma tarihi geçmiş muhtelif gıda maddeleri, (27) koli giyilmiş ayakkabı olduğu tespit edilmiş olup, açılan kolilerin tamamında beyan harici yurda girmesi kaçak ve yasak neviinden herhangi bir eşya ve maddeye raslanmadığı görülmüş ve eşyaları Kızılay’a teslim edilmek üzere beyan edilen depo da eşyalar Kızılay yetkililerine teslim edilmiş, boşalan tırda yapılan boş aramada yurda girmesi yasak ve kaçak herhangi bir eşya ve malzemeye raslanmadığı gibi boşaltma ve arama esnasında gerek getirilen yardım malzemelerine ve gerekse tır ile eşya sahiplerine herhangi bir maddi ve manevi zarar ve ziyanın verilmediğine ilişkin iş bu zabıt varakası 5 nüsha olarak tarafımızdan tanzimle okunup imza altına alındı. 15.5.1991 saat 14.00-17.30 arası.”

Ankara’ya telefon etmemi engelleyen T.C sivil görevlisinin düzenlediği tutanakta isimler ve görevler yazılı. Ben depoya gittiğimde yukarıda imzası bulunan kişilerin dışında ve orada görevlendirilmiş olan sivil görevliler paketleri açmaya başlamışlardı. Onlar kendileri bütün kolileri açtılar ve tek tek kontrol ettiler. Ben tıra, eşyalara yaklaştırılmadım. Uzaktan seyrettim.

Tırı didik didik aratanlar zabıt tutanağına « Kullanılma tarihi geçmiş » cümlelerini yazdılar. Lion’dan Diyarbakır’a bayat yiyecek gönderilmesi mümkün değildi.  Bayattıysa niye bizi saatlerce uğraştırdılar ? Niye “Beyan edilen depo da eşyalar Kızılay yetkililerine teslim”edildiler. Niye bu malzemeleri bizim doğrudan mültecilere vermemizi, dağıtmamızı engellemek için sürekli sorun yarattılar ? Niye Kızılay’a teslim edilen eşyaların araçlara bindirilerek Hekari’ye, Şırnex’e götürülüp ilgili kişilere teslim edilmesini bizim tanıklığımız altında gerçekleştirmediler? Peki “tarihi geçmiş”, “kullanılmış” malzemeleri kendileri ne yapacaklardı? Hangi amaçlarla, hangi topraklarda kullanacaklardı?

Onlar, Kızılay’ın araçlarına doldurulan eşyaların, ertesi gün Çal’a(Çukurca) gönderileceğini söylediler. Çal’a mı, Ankara’ya ulaştırılmak üzere Diyarbakır garına mı gönderileceklerdi? Biz araçlara eşlik etmediğimiz için söylenilenin doğru olduğuna inanmamız mümkün değildi. Diyarbakır’da üzerimizde estirilen psikolojik şiddet amaçları açıklıyordu. İç mültecilere verilmeyeceğini kanıtlıyordu.

Benim eşyaları alabilmem için bana yardım etmek amacıyla doğrudan Siirt’e gelen Cizre belediyesinde görevli üç kişi, Siirt Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polisler tarafından, Siirt’de 5 saat süreyle gözaltında tutulmuşlardı. Bu gözaltından da amaç bizi yıldırıp, bıktırıp eşyaları almaktan vazgeçirtmek ve ilgili yere ulaştırmamızı engellemekti.  Biz yılmadık ama kendileri eşyaları gasp ettiler. Bizlere teslim etmediler. Kendi istedikleri yere ulaştırdılar. 15 Mayıs akşamından itibaren Diyarbakır garına taşıtıp Ankara’ya gönderdiler.

 

Biz 15 Mayıs’da Diyarbakır’da eşyaları T.C. görevlilerinin ellerinden almaya çalışırken, Xabur’da ise iç mülteciler depolara saldırdılar, askerlerle tartıştılar. Orada yapılan depolara konulan malzemeler kendilerine, ihtiyaç sahiplerine verilmiyordu. Onlar, bundan dolayı saldırıya geçmişlerdi.

Ben 16 Mayıs’da Dıyarbakır’dan Siirt’e dönmeden önce Kızılay’da görevli olan birisiyle görüşmeyi başardım. Kendisinden bilgi aldım. Anlattımları: “Tırlarla ve uçaklarla gönderilen malzemeler olsun, T.C. sınırları içindeki insanlar tarafından T.C. devleti komitelerine verilen yardım malzemeleri olsun, hepsi Diyarbakır’da Dicle köprüsünün yanında bulunan Zırai Donatıma ait depolara getirilirler, oraya indirilirler. (Bu depoları Kızılay kiralamış).

Malzemeler burada depolanır. l2.5.l99l tarihinden bu yana bu malzemeleri Diyarbakır tren istasyonuna taşıyoruz. Orada trenlere yükleyip, Türkiye Kızılayı’nın Ankara Etimesut’daki depolarına gönderiyoruz. Her şey orada depolanıyor. Bu malzemeleri taşıma işlemi:Kızılay’a ait 06 TK 752, 06TK003, 06TK75l plakalı kamyonlarla, bir tır ve Devlet Su İşleri’ne ait 6, Türkiye Elektirik Kurumu’na baglı 2, karayollarına ait 3, köy hizmetlerine ait 2 araçla saglanmakta.

Üzerinde “kore malı” yazılı battaniyelerin tümü, Hollanda’dan gönderilen çadırlar (yalnız 171 mültecilere verildi), İtalya’dan gönderilen battaniye, çadır ve muşambaların tümü, Bulgaristan ve Almanya’dan gönderilen eşyaların tümü, halkın İstanbul’dan doldurup gönderdigi 63KH078, 63LC 048 nolu araçlar ve bir kamyonla gelen eşyaların tümü, 50 NC ••• Bingöl’den gönderilen kamyonun içindekilerin tümü ve daha önceden depolananlar Ankara’ya gönderildiler. Bunlar, 15.5.1991 günü tespit ettiklerim.

14-15 Mayıs gecesi tren garına 6 tır dolusu malzeme götürüp Ankara’ya gönderdik. Ben orada gelen eşyaların çalınmaması ve sayım kontrolu için beklerken, Bingöl’den gönderilen kamyonon Ankara’ya götürülme hazırlıkları yapılıyordu. O 63 plakalı bir araçtı. Yapılan işlemler çok gizli tutulmakta. Depolara giriş yasak. Ben yardım kuruluşunun üyeleriyle birlikte girebildim.”

Secours Populaire Français’ın görevlileri maruz kaldıkları şiddetten dolayı Fransa’ya döndüler. Secours Populaire Français’ın benim adıma gönderdigi bir başka tır dolusu eşya 20.5.1991’de Diyarbakır’a ulaştırılmıştı. Kozakçıoğlu’nun emri altında çalışan görevliler bana haber vermediler.

Bana haber verilmeden, olurum alınmadan Olaganüstü Hal Bölge Görevlileri, Gümrük ve Kızılay görevlileri işlemleri gizlice yapmış ve ikinci tırdaki malzemeleri de Kızılay’a zimmetlemişlerdi. Herşeye el konulmuştu. Ben bu gelişmeyi iki gün sonra tespit edebildim. Yalnızdım ve o eşyaları alabilmem mümkün değildi. O tırdaki eşyalarda Hekari, Şırnex yerine Kızılay depolarına gönderildiler.

Ben İHD Siirt Şube Başkanı’ydım. HEP Siirt İl yöneticisiydim. Aynı zamanda muhalif gazeticiydim. İç mülteciler için gönderilen malzemelerin Diyarbakır’dan trenle Ankara’ya, Kızılay'ın depolarına gönderildiğini yazdım. Olağanüstü Hal Bölge Valiligi yetkilileri, 20.5.l99l tarihinden itibaren malzemeleri trenle göndertmeyi durdurdular.

Olaganüstü Hal Bölgesi yetkilileri, o tarihten itibaren güneyli iç mülteciler için Diyarbakır’a kadar gönderilmiş olan malzemeleri kamyonlarla taşıtmak suretiyle Kızılay’ın Elağzı'daki depolarına göndermeye başladılar.

14.5.l99l de saat 21.00 de Diyarbakır’a indirilen uçağın içi mülteciler için gönderilen mutfak malzemesiyle doluydu. Malzemeler arasında bol miktarda ilaç da mevcuttu. Diyarbakır'a indirilen uçakta bulunan mutfak malzemelerinin yarısı Diyarbakır'da ki “Zırai donatım” depolarında saklandı. Diğer malzemelerin gönderilecekleri yerde Ankara’ydı.

 

 

Batman'da, Kızılay'ın kiraladığı depolarda 660 ton malzeme mevcuttu. Bu malzemeleri de Diyarbakır ve Elağzı'ya taşıyorlardı. "Sığınmacılar için gönderilen yiyecekler ve ilaçlarlar bayatlar. Tarihleri geçmiş." açıklamasını yapanlara soruyordum. Yardım malzemeleri bayatlarsa, tarihleri geçmişse neden tenzül edip de depolama geregi duyuyorsunuz? Bu “bayat” malzemeleri nerede kullanacaksınız? Niye gerçek ihtiyaç sahiplerine vermiyorsunuz? Hangi amaçlarla saklıyorsunuz? Hangi hedefler amaçlar için araç yapacaksınız?

 

I) Güney Kürdistanlı mültecilerin T.C. Başbakanı Süleyman Demirel’e gönderdikleri başvuru dilekçesinde belirtilenler yiyecek, giyecek ambargosunu kanıtlıyorlar:

 

“Sayın başbakanımız Süleyman Demirel

Bizler 1988 Mart ayında Irak'ın Halepçe katliamından son­ra Kuzey Irak Bölgesinde başlatmış olduğu açık, kimyasal silahlarla gerçekleştirdiği "soykırım" dan kaçarak Türkiye'ye sığındık. O dönemde Türkiye'ye sığınarak canımızı kurtardık. Türkiye Devleti’de bize barınma hakkı tanıyarak Irak Hükümeti’nin insanlık dışı muamelesinden kurtulmamıza yardımcı oldu.

Bizler, 1988 Mart ayında Irak'tan Türkiye'ye sığınanlar üç ayrı geçici barınma kampına yerleştirildik. 8 bin kişi Muş Geçici Barınma Kampına, 15 bin kişi Mardin-Kızıltepe Geçici Barınma Kampına ve 13 bin kişi de Diyarbakır geçici barınma kampına yerleştirildi.

Şu anda Diyarbakır geçici barınma kampındaki nüfusumuz 13 bin kişiden, yedi bin beş yüz elli (7550) kişiye düşmüş bulunmaktadır. Kimisi Avrupa ülkelerine gitmiş, kimisi de Irak' a geri dönmüştür.

Bizlere geldiğimiz andan son dönemlere kadar asgari insanca yaşama ve yaşamımızı idame ettirmemiz için yeterince yardım e­dilmekteydi. Yapılan bu yardımlar, yiyecek çeşitleri senede bir giye­cek ve yakacak şeklinde oluyordu. Bu yardımlarla geçiniyorduk. Son dönemlerde yaşam koşullarımız giderek kötüleşmektedir. Son dört ay içinde örneğin her iki kişiye günde bir ekmek verilmektedir.

Daha önce verilen yemek çeşitlerinden tahin, nohut, fasulye, çocuklar için süt, peynir zeytin ve yiyecekler son dört ay içinde hiç verilmemektedir. Daha önce haftada bir verilen et veya tavuk ve soğan gibi yiyecekler şu an ayda bir verilmeye başlanınıştır.

İlk gelişimizle beraber bize verilen batta­niyeler hiç değiştirilmemiş olup kullanılmaz durumdadırlar. Kısacası yaşamımızın idamesi için daha önce sağlanan imkanlar ne olduğunu bil­mediğimiz nedenlerle büyük oranda düşürülmüş bulunmaktadır.

Takdir edersiniz ki yukarıda kısaca belirtiğimiz miktar­lara bakıldığında geçinme imkanımız kalmamakta, mağdur ve zor duruma düşmekteyiz. Açlıkla karşı karşıya bulunınaktayız. Belirtiğimiz bu durum­lar sadece Geçici Diyarbakır Kampı için geçerli olmayıp diğer kamplar­da bulunan insanlarımız için de geçerlidir.

Yeni Hükümeti kurmanızla birlikte ekonomik, sosyal ve in­sancıl alanlarda yaptığınız cesaretli atılımlar çerçevesinde bizim de sorunlarımıza eğilip, çözüm bulmanızı 1988 Mart ayında Irak'tan Türkiye'ye sığınan sığınmacılar adına saygıyla dileriz.7.12.l991

 

D.Bakır Geçici Barınma Kampı'nı Temsilen

Pürmüz Avihi       S.Ömer       M.Selim Yusuf ”

 

 

II) Mardin kampın da da koşullar Diyarbakır’dan farklı degildi. Çevreye yayılan pis kokuyla kamp varlığını his ettiriyordu. Açlık ayrı bir sorundu. Başvuru dilekçesini yazanın türkçesi İstanbul türkçesi değil. Kürdçe düşünülerek yazılan bir türkçe. Önemli olan belirtilen, vurgulanan gerçekler :

« Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı’na

Bizler Mardin ili peşmerge kampı mensupları olarak yapacağınız bölge geziniz vesilesiyle kampta yaşanan bazı sorun ve aksaklıklarımızı size iletmek üzere yazılı beyanımızın kabülünü rica ediyoruz.

3 yıldır Türkiye olarak bize sahip çıkarak, bizleri bağrınıza basmanız kamp mensupları adına şükranlarımızı bir daha yeniliyor, demokrasi şampiyonu geçinen Avrupa ve sessiz dünya için utanç konusu olmasını diliyoruz.

Her olumlu şeyin olumsuz yanı da olabileceğini düşünerek bizlere yapılan yardım ve desteğin yanında görevli idari personelce bazı haklarımız kısıtlanıyor, bazı önemlice sorunlarla karşı karşıya bırakılıyoruz. Bu sorunları aşağıda sıralamak istiyoruz.

 

-Kampın alt yapısı tamamıyla çökmüş, tuvalet sorunumuz büyük boyutlar kazanmıştır. Pis koku ve pislikten geçilmiyor.

 

-Yılın 12 ayı kapsamında bize verilen istihkakın sadece 8 ayı kadar gıda verilmektedir.

 

-Bölgedeki salgın hastalıklardan bizlerde nasibimizi almaktayız. Ayrıca kampın durumundan mütevellit hastalıklarda baş gösteriyor. Bunların çözümü konusunda yeterli ilaç yardımı alamıyor, yeterince doktor müdahalesi göremiyoruz.

 

- 3 yıldır aynı elbiselerle yaşıyor, elbise yardımı alamıyoruz. Kışın soğuk şartlarına karşı korunamıyor, koruyucu tedbirler istiyoruz.

 

- Genel olarak yeterli gıdalarla beslenemiyoruz, kısıntıya gidiliyor.

 

- Kampın dışına, yani çarşı izinlerimiz kısıtlanıyor, kamp görevlilerince yersiz bazı baskılarla karşılaşıyoruz.

 

Sayın başbakanımız ; bazı sorunlarımızı yukarıda saymaya çalıştık. Tabiki su sorunundan tut başka sorunlarımızda vardır. Bu sorunlarımızın çözümü için durumu tetkik etmek, gerekli talimatlarınızı vermenizi kampın yaklaşık 8(sekiz) bin peşmergesi adına sizlerden rica ediyor, dilekçemizi bazılarımızca imzalıyor, yani hükümetiniz hayırlı olsun der, başarılar diliyoruz.

 

Peşmerge Kampı Komitesi

Rızgar kemeki               Huseyin Besıfki           Cemil Besıfki »

 

III) İç mülteciler sadece gıdasız, giyeceksiz bırakılmıyorlardı. Peşmerge olanlardan aktif olanlar, iç mültecilere yönelik olarak sorumluluk yüklenip, temsilcilik yapanlar öldürülme, kaçırılma, kaybedilme riskiyle karşı karşıyaydılar. Aşağıdaki başvuru bu durumun kanıtı :

« İnsan Hakları Dernegi Başkanlığı’na 

                                            Van

Bizler Van’da bulunan Irak mültecileri, Ankara’dan iki arkadaşımız Van’a geldiklerinde kendileri Bayram otelinde polisler tarafından tutuklanıp götürülmüşlerdir. Kendilerinden hiç bir haber alamadığımız gibi, nerede olduklarından da bir haberimiz yoktur. Tutuklanan arkadaşlar Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği’nde kendilerinin mülteciliği kabul edilmiştir.

Sizlerden ricamız, bu iki arkadaşın akibeti hakkında gerekli araştırmayı yapıp bizleri aydınlatmaktır. Tutuklanan arkadaşların isimleri: Kerim Muhammed Hıdır, Kemal Muhammed Mustafa.

İmzalar

Kawa Aziz Mahmut              Latif Aziz Mahmut           Abdulkadir Muhammet »

 

Körfezdeki savaştan önce kaçıp T.C.sınırları içine sığınanlardan 750 kişi Siirt’de bulunan tugay binasında tutulmaktalardı. Bunların hepsi askerdi. Bunlara sabah 7.30 ve 15.30-16.00 arası yemek verilmekteydi. Sadece günde iki öğün. Onlarsa aç kaldıklarını belirtmektelerdi. Bisküvi ve pepsiyle karınlarını doyuruyorlardı.

300.000 değerinde olan dinar onlardan 50000 TL karşılığı alınmaktaydı. Siirt Tugay görevlileri, sabah 6.00 da onları uyandırıyorlardı. Askerlerin yapmaları gereken işleri, temizliği bu iç mültecilere yaptırıyorlardı. İç mültecilerse bana durumlarını anlattıklarında: Sürekli dayak yediklerini, 10-11.6.1991 günlerinde zehirlendiklerini, bir tabaktan sekiz kişinin birlikte yemek yediğini, bütün hareketlerinin sınırlı, kontrol altında olduğunu, bir binbaşının kendilerinden sorumlu olduğunu, belirttiler.

Ayrıca, İstanbul’da bulunan kiliselerin kendileriyle ilgilendiğini, yakında İstanbul’a gitmeyi umduklarını, orada kendilerine kimlik düzenleneceğini duyduklarını ve sonucu beklediklerini söylediler.

1991’de sel suları Elağzı, Bingöl, Erzurum, Malatya vilayetlerinde ağır tahribatlar oluşturdular. Türkiye Kızılay’ı ise sessizdi. Haber bültenlerinde “Selden dolayı zarar uğrayanlara 35 çadır, 70 battaniye gönderdik” diyorlardı. Kızılay’ın depoları İç mültecilere, T.C. yetkililerinin isimlendirmeleriyle “Kuzey Iraklı sığınmacılara” verilmesi amacıyla gönderilen malzemelerce tıka basa doldurulmuşken, onlar “35 çadır ve 70 battaniye”den bahsediyorlardı. Gasp edilen malzemeler T.C. vatandaşı olan Kürdlere ve Kürdistan’da yaşayan diğer halklara da layık görülmüyorlardı. Elağzı, Bingöl, Erzurum, Malatya vilayetlerinde yaşayanlar T.C. vatandaşı değillerdi!  “Türkiye türklerindir” çerçevesine sığamamışlardı.

“Kuzey Iraklı sığınmacılara” için gönderilen malzemeler Kasım 1991’den itibaren politik amaçlara araç edildiler. T.C.nin derin birimlerince Nahçıvan’a gönderildiler. Kendi vatandaşından esirgeyen kemalist rejim, bu rejimin yürütücüleri Nahçıvan’da yaşayanlara kol-kucak açıyorlardı. Jeopolitik hesapları, yardım-dayanışma maskesiyle kapatmaya, sıvamaya çalışıyorlardı.

OHB valisi Hayri Kozakçıoğlu daha sonra vali olarak İstanbul’da görevlendirildi. O, Diyarbakır’da görevliyken iç mülteciler için gönderilen bütün yardımları, ayrılan paraları yönlendiren kişiydi. İç mülteciler için gönderilen paraları ne yaptı ? Kendisinin banka hesapları üzerine yazılanlar. Basından bazı manşetler durumu anlatmakta Aşağıdaki sitelerde yer alan cümleler, gerçekler okunmalı:

« Hesabındaki mülteci parası ; Yıl 1993 Eylül'ü. Gazetelerin manşetlerinde Hayri Kozakçıoğlu. Milliyet gazetesi sürmanşetten soruyor: ‘‘Bu 7 milyar ne!’’

Süper Valilik'teki 2 milyarlık Birleşmiş Milletler fonunu, İstanbul'a gelirken özel hesabına aktarmakla suçlanıyor. Kozakçıoğlu, ‘‘Valilik hesabında. Diyarbakır'a geri gitti. Vakıflar bankası Sirkeci Şubesi'nde hesabım yok’’ diyor. Ama şubedeki hesaplarında toplam 7 milyar lirası olduğu ortaya çıkıyor. Üstelik bu beş ayrı hesaptaki paranın aynı tarihlerde ve hep bir aylık vadeyle yatırıldığı saptanıyor.

Mehmet Ağar, Ünal Erkan, Hayri Kozakçıoğlu sonraki yıllarda DYP'de biraraya gelseler de ‘‘Hesaptaki para’’ yüzünden epey kavga ediyorlar. Hayri Kozakçıoğlu, hakkındaki haberlere karşılık iki klasör dolusu belgeyle basın toplantısı yapıyor, ‘‘Erkan ve Ağar'ın komplosu’’ diyor. Mehmet Ağar'ın İstanbul'daki görevinden alınmasını kendisine bağladığını, Ünal Erkan'ın da gözünü kendisinin koltuğuna diktiği için ‘‘Çeşitli organizasyonlara girdiklerini’’ söylüyor. Kozakçıoğlu açıklamasının devamında ‘‘Amaç, Köşk'ü yıpratmak’’ diyor.

Bütün bu toz duman arasında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel devreye giriyor. İlksan'da olduğu gibi taraf oluyor ve duruma elkoyuyor ve Hürriyet gazetesine açıklama yapıyor. ‘‘Bu insanı savunmak benim için vicdan borcudur. Ben bu işe karışırım ve kelle koltukta çalışan bu insanı korurum’’ diyor. Devlet eski Bakanı Cavit Çağlar da Kozakçıoğlu'na destek veriyor. ‘‘Kozakçıoğlu için zimmetli veya zimmetsiz suçlamaların kenarından bile bahsedilmesi haksızlıktır.’’

Fonun özel hesaptan çıkması, Birleşmiş Milletler'i de karıştırıyor. Yine de Köşk'ten aldığı destekle ve Vakıfbank tarafından incelenen hesaplarda ‘‘suiistimal yok’’ denmesiyle görevinde kalan Kozakçıoğlu rahatlıyor. Basına bir açıklama yapıyor: ‘‘Bütün amacım devletin parasını en iyi şekilde değerlendirmek. Bir kuruşu bile cebime girmedi. Benim 7-8 milyarım olsa niye 18 milyon liraya çalışayım?’’

Bu arada İçişleri eski Bakanı İsmet Sezgin Hürriyet'in sorusu üzerine şunları söylüyor: ‘‘Bu paralar kendi paraları değil ki. Örtülü ödenekten gönderilen, İstanbul'daki terör ve anarşiyle mücadelede kullanılan paralar bunlar. Vali bunu söyleyemez mi?’’

Dönemin eski İçişleri Bakanı Mustafa Kalemli de bu özel hesap işine karışıyor. Kozakçıoğlu Kalemli'yi telefonla arıyor ve ‘‘Hatırladınız mı sayın Bakan? Ben sizin talimatınızla o parayı İstanbul'a götürmüştüm’’ diyor. Kalemli ise yaptığı basın toplantısında Kozakçıoğlu'na şu cevabı verdiğini söylüyor: ‘‘Nereden hatırlayayım? O dönemde böyle bir şey olmadı.’’ Gülden AYDIN, Ona göre hepsi komplo,http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2001/01/15/283226.asp

Aşağıdaki sayfada da başvurular, yaklaşımlar açıkça belirtiliyor :

1- ekşi sözlük - kutsal bilgi kaynağı - peşmergehttp://www.eksisozluk.com/show.asp?t=%2325339786&iphone=1&__target=Topic355053515157555654

2011’deki Wan (Van) depreminde T.C.ni yönetenlerin kayıtsızlıklarına, “bana ne“ciliklerine, devletlerin felakete uğrayanların yardımlarına koşma, enkaz kaldırma, malzeme sunma taleplerine hükümet düzeyinde “hayır“la cevap verişe, Van valiliğinin uygulamalarına hep birlikte tanık olduk, oluyoruz.

Kürdü dışlayanlar, saygı duymayanlar, değre vermeyenler, ölümü “hak, reva“ görenler, “Tanrı cezalandırdı“ diyenler Kürdün mağduruna yardım sunmazlar. Ölü sayısını azaltmak, yaralıyı tedavi etmek için çaba harcamazlar. Soğuktan donmayla yüzyüze olan insana çadır, ısıtıcı araç vermezler.

İttihad-ı Teraki Partisi yöneticilerinin başlattıkları ırkçılık, dışlayıcılık, farklı olanı sevmeme, sevdirmeme politikası yaşam biçimi, devlet politikası haline getirildi. Bugün “kemalizm“ olarak isimlendirilen ittihatçılık, hakların apolitik insanlarını bilgisizlendirmeyi, şartlandırmayı ve saldırganlaştırmayı başardı.

Bu başarıdan dolayı televizyonlarda görev yapan bu rejimin hizmetkarı, uygulayıcısı olan apolitik, bilgisizlendirilmiş, manastır rahibelerini andıran tapınmacı, noel ağacı görünümündeki rejimin bayanları Kürd ulusu mensuplarına ölümü, felaketi reva olarak görüyor, gösteriyor ve seyircilerini manüpüle ediyorlar.

Televizyonlar vasıtasıyla halklar arası düşmanlığı, şiddeti meşru hale getirme çabası gösterenler, ajitasyon yapanlar, yardım kolilerinin hazırlanmasını da sağlıyorlardı! Radikal gazetesinde „Van felaketzadelerine yardım kolileri“ni ele alan Pınar Öğünç’ün anlatımlarını okurken şaşırmadım. Yardım adı altında gönderilen kolilerde Kürdleri aşağılayan, alaya alan eşyalara yer veriliyordu.

Van Valiliği’ne gönderilen paketlerin içinde özellikle kullanılmış ve kullanılamayacak durumda olan eşyalar çıkıyor. Eskimiş yiyecek maddeleri, kullanılmış yırtık ayakkabılar, kirli, yırtık battaniyeler, kullanılmış iç çamaşırları, taşlar, sopalar, mayolar, seksi elbiseler..... Son derece normal bir durumdu, yaklaşımdı! T.C. sınırları içinde beslenen kafatascılık, ırkçılık, farklı olan bütün kimlikleri yadırgama, aşağılama, dışlamacı manastır eğitimi bu sonucu, zemini hazırlamıştı.

Gazetelerdeki bir kaç başlık;« Van’a yollanan paketler içinden taş, sopa ve bayrak çıktığını duyduğumda önce inanamadım, inanmak istemedim. Bir yandan ortalıktaki bilgi ve duyum enflasyonu içinde bunun sadece manipülasyon amacıyla türetilmiş olabileceği ihtimalini hatırlattım kendime. Ta ki Van merkezli Mavi GölKadın Derneği’nden Suna Şahin’le konuşana kadar....PTT’yle gelen paketlerde arkadaşları bizzat görmüş sözü edilen çakıl taşlarını, tahta parçalarını. ....Van’a giden yardım kolilerine parmakarası terlik, mini etek, mayo, hatta taşlı, pullu payetli tuvalet yollayan var. Buna da baştan inanamamıştım. Ama İstanbul’da paketleyen ekiplerden şahitler belgelemiş bile. Bir de kirli battaniyelerini, kokan kazaklarını paketleyenler mevcut utanmadan. Kışlıkları çıkarırken eskileri ayırıyor yani, ev temizlensin istiyor...” Pınar Öğünçhttp://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1067729&Yazar=PINAR%20%D6%D0%DCN%C7&Date=28.10.2011&CategoryID=97

 

Van'da asıl sınav şimdi başlıyor:.....Bazı ayakkabılar yırtık, bazı elbiseler giyilemeyecek kadar eski, bazıları ise kirli.” Serkan Ocak (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&Date=31.10.2011&ArticleID=1067999&CategoryID=77

“Utandıran yardımlar:....Yardım kolilerinin içinden topuklu ayakkabı çıkıyor, kullanılmış iç çamaşırı çıkıyor.” Ümit Kozan-Cem Emir /Erciş,(Van) (DHA)

http://www.hurriyet.com.tr/magazin/magazinhatti/19111100.asp

 

Bugün de aynen 1991’deki gibi gönderilen paraların miktarı bilinmeyecek. Bu paralar verilmesi gereken ihtiyaç sahiplerine verilmeyecekler. Malzemeler depolarda depolanacaklar. Bu kez tek farklılık Kürdlerin kendilerinin yardım hesapları açabilmeleri, kendi kurumları aracılığıyla doğrudan mağdur insanlarına ulaşabilmeleri, kendi elleriyle götürdükleri malzemeleri dağıtabilmeleri. Teknolojik gelişim Kürde iletişim kolaylığı sağladı. Kürd devletsiz olduğu sürece, devletsiz kaldığı sürece “kullanılmış külotlarla, taşlarla, sopa“larla doldurulmuş kolileri kucaklamak zorunda kalacaktır.

 

Sevê Evin Çiçek

 

Eski Siirt İnsan Hakları Dernegi Şube Başkanı / Gazeteci-araştırmacı-yazar

Not ; Belgeler ve resimler yazara, Sevê Evin Çiçek`in arşivine aittir. İzinsiz kullanılamaz.

 

 

 

 


rssfeed
Email Drucken Favoriten Twitter Facebook Myspace Stumbleupon Digg MR. Wong Technorati aol blogger google reddit YahooWebSzenario
Son Güncelleme: Cuma, 11 Kasım 2011 00:46
 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile

DEMOKRAT HABER