gototopgototop
17 Mayis 2012 Persembe - 10:05:10
BASINDAN SEÇTİKLERİMİZ
Günay Aslan - Kürt devletinin diyeti ya da ‘barışın ücreti’ PDF e-Posta
Çarşamba, 16 Mayıs 2012 18:09

Kürt devletinin diyeti ya da ‘barışın ücreti’

 

Günay Aslan

 

Benjamin Franklin, “barış bile büyük ücretle satın alınır” diyor.
Ortadoğu’nun kan gölüne çevrildiği, üstelik çok daha şiddetli savaşların yaşanacağının beklendiği günümüzde insan, olası bir Kürt- Türk barışı için kimin, hangi ‘ücreti’ ödeyeceğini merak etmeden edemiyor.
Kaldı ki henüz kuzeyi içine almasa da Türk devleti ile Güney Kürdistan arasında sıcak bir ‘barış havası’ yaşanıyor.
Güney liderliğin Türk devletine Kerkük petrollerini ‘barışın diyeti’ olarak önerdiği de iddia ediliyor.
Türkiye’nin müstakbel Kürt devletine hamilik yapması karşılığında Kerkük petrolünden pay alacağı söyleniyor.
Tarafların Kerkük’ün statüsü konusunda ortak bir çözüm buldukları da söyleniyor! Mesud Barzani’nin “Türkiye’nin Kerkük siyaseti değişti” demesinin altında bu yatıyor!
Güney liderliğiyle Türk devleti arasında Kerkük ve petrol başta olmak üzere birçok alanda ‘stratejik işbirliği’ yapılmışa benziyor.
Gidişat Türkiye’nin Güney’i himayesi ya da egemenliği altına alacağına işaret ediyor. Elbette bu çok sorunlu ve deyim yerindeyse ‘bıçak sırtı’ bir süreç olacaktır.
Zira İran, Amerika’nın yönlendirdiği bu süreci bozmak için elinden geleni yapacaktır; yapmaktadır da.
Maliki’nin Irak ordusunun başında Kerkük’e çıkarma yapması, İslamcıların Hewlêr’de parlamento binasını basması ve ayrıca rejim yanlısı Arapların Halep’te Kürt mahallesine saldırması İran’ın gidişata duyduğu tepkiden kaynaklanıyor.
Sık sık Güneyli Kürtleri tehdit eden İran, çok ciddi sorunlar çıkaracağa, ortalığı karıştıracağa benziyor.
İran, gücü gidişatı önlemeye yetmese de, bölgesel altüs oluştan ve içine girdiği siyasal anafordan ciddi yara almadan çıkmak istiyor.
Bu amaçla da Kürtler ve Kürdistan üzerinden Türkiye’yle kıyasıya rekabet ediyor.
Irak ve Suriye’nin çözülmenin eşiğine gelmiş olması Kürtlerin önemini arttırdığı için İran, Kürtleri ve Kürdistan’ı etkisi altına almaya çalışıyor.
Tabii, İran gibi Amerika ve Türkiye’nin de gücü bölgesel gelişmeleri yönlendirmeye yetmiyor.
İran gibi Amerika’ya da Kürt takviyesi gerekiyor! Özellikle Suriye’de PKK’nin desteği ciddi önem arz ediyor. Birçok siyasal gözlemci Suriye’nin kaderinin Kürtlere bağlı olduğu fikrinde birleşiyor.
Anlayacağınız gözler PKK’ye çevrilmiş bulunuyor. PKK’nin alacağı kararın etkili olacağı ve dengeleri sarsacağı biliniyor.
Özellikle Amerika olası bir Şii-Kürt ittifakından çekiniyor. Türkiye’nin de aynı endişeyi taşıdığı ve kaygılandığı açıkça belli oluyor.
Amerika ve Türkiye’nin kaygılarından kurtulmasının yolu ise PKK’ye ‘barış diyeti’ ödemelerinden geçiyor.
Güney Kürtleriyle ilişkilerini geliştiren ve egemenliğini Kerkük’e kadar uzatmayı düşünen Türkiye’nin PKK’yi ikna etmeden bölgede adım atması zor görünüyor.
Bunun farkında olan Amerika-Türkiye cephesi, bir yandan PKK’yi yoğun bir kuşatma ve baskı altında tutuyor, diğer yandan onun ekseninde olduğu yeni bir süreci tartışıyor.
Yeni süreç ya PKK’yle yeni ve kapsamlı bir müzakere ya da şiddetli bir savaş başlatacaktır.
Kimi basın organlarında PKK’ye yönelik kapsamlı operasyon hazırlığı yapıldığına dair iddialar yer almaktadır. MHP’ye yakın Yeni Çağ gazetesi, Amerika’nın Kürt devletini himayesine almasına karşılık olarak Türkiye’ye PKK’yi teklif ettiğini yazıyor!
Türk Genelkurmay Başkanı Necdet Özel ile Başbakan Erdoğan arasındaki zirvede bunun konuşulduğunu iddia ediyor ve Özel Paşa’nın Amerika gezisini de buna bağlıyor.
Güney liderliğiyle Türkiye arasındaki ‘stratejik işbirliğinin’ geliştiği, bağımsızlık tartışmalarının alevlendiği bir dönemde PKK meselesinin tartışılıyor olması, yeni bir dönemin başlayacağını gösteriyor.
Doğrusu bunca tecrübeden sonra Türk devletinin varlığiını riske atacağına ihtimal vermek zor. Amerika da PKK’nin şiddet kullanılarak tasfiye edilemeyeceğini iyi biliyor. Ayrıca PKK’yi kuşatma ve baskılama politikasında takvim aşılmştır ve sonuç da alınamamıştır.
Yani Güney Kürtlerinden petrolü ‘barış diyeti’ olarak alan Türk devletinin, PKK’ye ‘barış diyeti’ ödeyeceği gün yaklaşıyor.
Kürt ve Türk halklarının özlemini çektiği barışın gerçekleşmesi, özgür ve ortak bir geleceğin inşa edilebilmesi için, şimdi Türk devletinin PKK’ye ‘barış diyeti’ ödemesi gerekiyor.
PKK, ‘barış diyeti’ olarak, Kürtlerin temel haklarının anayasal güvence altına alınmasını, özerkliğin sağlanmasını ve karşılıklı af temelinde büyük bir barış planının hazırlanmasını istiyor!
Borcunu ödemekten aciz Türkiye yakın erimde ‘toplu ödeme’ yapmak zorunda kalacağa benziyor!
Kürtlerin birliği ve direnişi sayesinde bölgenin olduğu kadar Türkiye’nin de iç siyasal dengelerinde radikal değişimler kaçınılmaz hale gelmiş bulunuyor.
Dolayısıyla umudu korumak ve sıkı durmaya devam etmek gerekiyor.



561
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA 
 

 
Şişli’de bayrak yarışı Agos'a sıçradı PDF e-Posta
Salı, 15 Mayıs 2012 19:27

Şişli’de bayrak yarışı Agos'a sıçradı

 

 

Mustafa Sarıgül her yeri dev bayraklarla kapladı… 

‘Bayrağını da al bayramına gel’ sloganıyla 19 Mayıs kutlamaları için çağrı yapan Şişli Belediyesi’nin ilçenin dört bir yanını dev bayraklarla süslemesi abartılı bulundu.

 

Şişli Belediyesi 19 Mayıs kutlamaları için ilçenin birçok yerine dev Türk bayrakları ve Atatürk posterleri astı. Agos gazetesi de dev Türk bayrağı ve Atatürk posteriyle kaplandı.

 

Şişli Belediyesi Basın Danışmanı Aziz Özhan ise Taraf’a yaptığı açıklamada “Agos gazetesi ana caddede yer aldığı için caddenin süslenmesinde oraya da bayrak asılmış olabilir herhangi bir kasıt yoktur’’ dedi. Zira bütün apartmanlar bayraklarla kaplanmış durumda.

 

Hükümetin 19 Mayıs’ın stadlarda kutlanmasını kaldırmasını milliyetçi bir kampanyaya dönüştüren CHP Samsun’da da özel bir kutlamaya hazırlanıyor. Çeşitli parti ve kuruluşlar 19 Mayıs gününe özel etkinlikler düzenliyor.

 

Hükümet de ‘bizim niyetimiz kutlamaların halkla yapılmasını sağlamak’ tezini kanıtlayabilmek için özel gayret içine girdi. Görünen o ki bundan sonra her bayramda partiler arası bayrak ve milliyetçilik yarışına tanık olacağız. 

 

http://www.demokrathaber.net/guncel/sislide-bayrak-yarisi-agosa-sicradi-h8834.html 

 
Ayhan Bilgen: "Diyanet Kaldırılsın, İnanç Grupları Örgütlensin" PDF e-Posta
Cumartesi, 12 Mayıs 2012 20:21

 

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın görev alanı ve böyle bir kurumun olup olmaması son zamanlarda daha fazla tartışılır oldu. Bu tartışmalarda da Diyanet'in tüm vatandaşlardan toplanan vergilerle ayakta durmasına rağmen sadece Sünni Müslümanlara hizmet vermesi başlıca eleştiri kaynağı durumunda.

Son olarak TRT ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında Diyanet TV'nin açılması için protokol anlaşmasının imzalanması, imza töreninde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın protokollerde Diyanet İşleri Başkanı'nın daha ön sıralarda yer alması için çalıştıklarını söylemesi, bu tartışmanın hız kazanmasında rol oynadı.

Gazeteci yazar Ayhan Bilgen de Diyanet'in kapatılması ve devletin her türlü din ve inanç alanından elini çekmesi gerektiği görüşünde.

"Demokratikleşme için din-devlet ilişkisini özgürlükçü konsepte sokmak, devletin yükünü azaltmak, inancı özgürleştirmek gerekiyor. Bunun için de tam tersi bir sürecin işlemesi lazım."

"Diyanet 'tek din'in anayasal pozisyonu"

Bilgen, bianet'e yaptığı açıklamada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "dil sürçmesi" olarak ifade ettiği "tek din" söylemine atıfta bulunarak Türkiye'de zaten Diyanet İşleri Başkanlığı sayesinde "tek din" olduğunu söyledi.

"Diyanet, Başbakan'ın 'dil sürçmesi' olarak ifade ettiği 'tek din' söyleminin hukuki, anayasal statüye kavuşturulmuş pozisyonudur."

"Şu ana kadar Türkiye'de zaten 'tek din' vardı. Devlet eliyle zaten bir dinin akredite edildiği, eğitimin yapıldığı, hizmetlerinin sunulduğu bir ülkede yaşıyorduk ve yaşamaya devam ediyoruz."

"Yani laiklik kavramsalının izah edemeyeceği kavramla karşı karşıyayız. Diyanetin bugüne kadarki durumu da zaten budur. Bu muhtemel bir tehlike değil, içinde yaşadığımız tablo."

"Diyanet tamamen kaldırılmalı"

Bilgen, devletin tarafsızlığı ve inançların özgürlüğü açısından devletin kontrolünde bir inanç ve din kurumunun olmaması gerektiği görüşünde.

Diyanet olmazsa, işin cemaatlere kalacağını ve din kavgaları, tarikat kavgaları olabileceği yönünde yersiz bir kaygının olduğunu dile getiren Bilgen, bu kavgaların zaten olduğunu belirtiyor.

"Bir takım siyasi mevkilerin paylaşımında, ekonomik rant paylaşımlarında bu inanç grupları, dini gruplar zaten bu kavganın içindeler."

"Çeşitli inançlara mensup insanların ve ateistlerin hizmet görmediği bir kurum, her anlamda ayrımcılık ve haksızlık ortaya çıkartır."

"O nedenle Diyanet gibi bir kurumun tümden kaldırılması ve her inanç alanının başkasının özgürlüğünü tehdit etmediği müddetçe istediği gibi örgütlenmesi, eğitimini, ibadetini yapabilmesi gerekir."

"Bazıları Türkiye'nin bunu kaldıramayacağını ve ülkenin kaosa sürükleneceğini düşünüyor. Bu bana inandırıcı gelmemekle birlikte, bir geçiş dönemi ihtiyacı varsa, hiç olmazsa temsil edilmek isteyen grupların da Diyanet tarafından temsil edilmesi gerekir."

"Ama bu asla kalıcı bir yapılanma olmamalıdır. Yani bir tercih değil, ancak geçiş dönemi konsepti olmalıdır."

"Merkezileşme yayılıyor"

Ayhan Bilgen, din alanında giderek devletleşme politikalarının hız kazandığı görüşünde.

Diyanet'in kuruluşundan itibaren pek çok caminin cami dernekleri altında faaliyet yürüttüğünü, bütçelerinin bu dernekler tarafından planlandığını, altlarındaki işletmelerden gelir elde ettiğini söyleyen Bilgen, 28 Şubat döneminde tüm bunların merkezileştirilmiş Diyanet yapısı içine dahil edildiğini söyledi.

"Bu uygulamanın gerekçesi, 'Serbest bıraktığınızda farklı siyasi yapılar bu çatılar altında oluşuyor ve devlet otoritesine zarar verecek çalışmalar yapılıyor'du. Bu bence zihinsel bir sorundur."

"Tek elde tutmak, kontrol altında tutmak, tüm toplumu yönetmek, tüm inançları yönetmek sendromunun eseridir. Bunun faturası hem maliyet hem demokrasi açısından oldukça yüksektir."

"Ateistler de var"

Bilgen, ateistler ve yaygın dinler dışında inanç sahibi olan insanlar da olduğunu hatırlatarak, "Devletin dini alanda hiçbir kurumunun olmamasından başka çözüm düşünülemez" dedi.

"Çünkü insanları sadece örgütlü inanç gruplarıyla da ifade edemeyebilirsiniz. Birisi der ki, 'Ben Müslüman'ım ama camiye gitmiyorum.' Diğeri de ateist olduğunu söyleyebilir. Bir başkası da cami yetmiyor tekke de istiyorum diyebilir."

"Dolayısıyla inanç alanının içine girdiğinizde bir standarda kavuşturmak ve tek tip çözüm üstünden bir şey yakalamak son derece zor. İnancı olmayanlar veya mevcut dinler dışında inançları olan insanlar da var."

"O yüzden doğru olan, herkesin kendi inançları çerçevesinde örgütlenmesidir ve devletin hiçbir surette rol sahibi olmamasıdır." (EKN)

 

 

 
Halkların Demokratik Kongresi (HDK) partileşiyor PDF e-Posta
Cumartesi, 12 Mayıs 2012 20:09

 

HDK partileşiyor

ANF
18:59 / 12 Mayıs 2012

İSTANBUL - Halkların Demokratik Kongresi (HDK) 1. Genel Kurulu'nda partileşmeye yolunda karar alındı. Alınan kararda, "Kongremiz, yerel yönetim ve milletvekili genel seçimlerine de siyasal amaç ve çıkarlarının ifadesi olacak ve temsil gerekliliklerini karşılayacak bir parti oluşumunu başlıca örgütsel hedeflerinden biri olarak benimser. Kongre bileşenleri, partide yer alıp almamakta bütünüyle özgürdür" denildi.

HDK 1. Genel Kurulu'nda, siyasal durum değerlendirmesine ilişkin görüşmelerin ardından karar önergelerine geçildi. Kararlarda, bölge halkına dayatılan politikaların kabul edilemez olduğu belirtilirken, bölgedeki savaş karşıtı güçler ile dayanışma örmesi gerektiğine ilişkin karar alındı. 

Kararlar kısmında Kürt sorunu bölümünde ise, "AKP hükümeti Kürt sorunun çözümünde demokratikleşme yönle adımlar atmak yerine şiddette ısrar edeceğini, Kürt halkının taleplerini reddettiğini yineliyor. PKK Lideri Abdullah Öcalan'a uygulanan tecrit bunu gösteriyor. HDK çatışmaların sona ermesi dolaylı ve dolaysız müzakere yönünde faaliyetleri destekler" denildi. Öte yandan karara yapılan itirazlar üzerin PKK lideri Abdullah Öcalan yazımı "Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan" olarak düzenlendi. Kararlar kısmında HDK'nin Demokratik Özerklik ile ilgili çalışmalar yürütmesi de karara bağlandı. 

HDK PARTİLEŞME KARARI ALDI

Partileşmeye ilişkin hazırlanan ve onaylanan karar tasarısı ise şöyle: "Kongremiz, yerel yönetim ve milletvekili genel seçimlerine de siyasal amaç ve çıkarlarının ifadesi olacak ve temsil gerekliliklerini karşılayacak bir parti oluşumunu başlıca örgütsel hedeflerinden biri olarak benimser. Kongre bileşenleri, partide yer alıp almamakta bütünüyle özgürdür. Partiye katılan kongre bileşenleri, katılmayanlar karşısında bir ayrıcalık kazanmaz, katılmayanlar da katılanlar karşısında hak kaybına uğramaz. Kongremiz, bu hedefi gerçekleştirmek üzere, Genel Meclisi görevlendirir. Bileşenlerin partiye katılımı ve partinin işleyiş kurallarına ilişkin usul ve esaslar Genel Meclis'in önerisi ve kongre Genel Kurulu kararlarıyla belirlenir." Karara göre parti kongre içindeki bir yapı olacak, kongrenin bütün ilkelerini ve politik yaklaşımlarını benimseyecek. Karara göre ayrıca oluşturulacak parti yerel seçimlere, genel seçimlere, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılma sürecinde etkin rol oynayacak. Karara göre ayrıca kongre içinde yer alan siyasal partiler ve yapılar varlıklarını ve özgün siyasal çalışmalarını sürdürebilecek. 

İTİRAZLAR ÜZERİNE KIŞANAK KONUŞTU

Partileşme yolunda adım atılmasına ilişkin hazırlanan karar tasarısına yapılan itirazlar üzerine konuşan BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak, "Evet burası bir kongre hareketidir. Bir önceki kongrede nasıl örgütleyeceğimizi konuştuk. O zaman da gündemimizde bir parti vardı. O zaman komisyon kurulması kararı ile çıktık. Komisyon şimdiye kadar çalışma yaptı bunları hazırladı. Bu kongrede önümüzdeki seçim sürecini de dikkate alarak parti çalışmalarını hızlandırma kararı alıyoruz bu karar ile birlikte. Niyetimizi deklare eden bir karar alıyoruz. Bundan sonra seçim süreçleri için bir araca ihtiyacımız var. Parti bizim politikalarımızda temsiliyet için kullandığımız bir araçtır. Bu misyon dışında misyon yüklersen kongre hareketinin potansiyeli zorlanabilir" dedi. Kışanak'ın konuşmasının ardından karar oy birliği ile kabul edildi. HDK içerisinde Barış Konseyi kurulmasına ilişkin öneri ise komisyon tarafından kabul edilmedi. 

Kararların oylanmasının ardından genel kurulun ilk günkü oturumu sona ererken genel kurul yarın ki çalışmalarını tüzük değişikliği ve çalışmaların değerlendirmesi ile sürdürecek.

 

 

 
Cahit Mervan - Muhsin Kızılkaya ne zaman Kürt aydını oldu? PDF e-Posta
Cuma, 11 Mayıs 2012 12:53

Muhsin Kızılkaya ne zaman Kürt aydını oldu?

Cahit Mervan
09:10 / 11 Mayıs 2012

 

CNN Türk’te Ayşenur Arslan’ın sunduğu Medya Mahallesi programına katılan ve kendisini ‘Kürt aydını’ olarak tanıtan Muhsin Kızılkaya, ‘Ergenekoncuların tutuklanmasıyla birlikte, faili meçhul cinayetlerin bittiğini’ buyurmuş. 

Önce bir tespit yapalım. 

Adı geçen şahsın ne kadar ‘Kürt Aydını’ olduğu, bu sıfatın kendisine hangi gerekçelerden dolayı verildiği doğrusu merak konusudur. Şu an da durduğu ‘vadiye’ bakılırsa bu zat ‘Kürt aydınından’ çok, egemen kimlik içinde erimeyi öncelikli hedef seçmiş bir tipe benziyor. Daha da ötesi bir söyleşide ‘düşünmeyi öğrenmeye başladığım andan itibaren Türkçe yazan bir yazar olmak istiyordum’ diyen ve daha lise yıllarında lojmanlarda oturan ‘müdürün, komutanın ve hâkimin kızları’ için pencere altında bekleyen, kendi değimiyle ‘o perdenin gerisindeki hayatı hayal ederdim’ diyen yanaşmacı bir ‘aydın’ tipine benziyor. 

Yanaştığı lojman belli. AKP ve Fethullah Gülen cemaatinin lojmanı. Oradan konuşuyor. Antenlerini oradaki hava durumuna göre ayarlıyor. Konuşurken ‘bozuk bir saat dahi günde iki kere doğruyu gösterir’ misali bazı doğruları da sözlerin arasına serpiştiriyor. 2007’de ‘Ergenekon operasyonu ile birlikte faili meçhullerin bıçak gibi kesildiğini’ söylüyor. Ve hiçbir gazetecinin öldürülmediğini ileri sürüyor. 

Peki ötesi. Ötesi yok. Çünkü bu tipler için Kürt olmak ve Kürdistani olmak bir ranta dönüşüyorsa anlamı ve manası vardır. Yoksa başa beladır. Egemen kimlik içinde erimek isteyen ve zaten bahane peşinde koşan bu tipler için, Kürt olmak ‘vebali’ bir kimlikle dolaşmak gibidir. Hiç kuşku olmasın bu tipler ‘Kürt kökenli’ olarak dünyaya geldikleri için kadere lanet okuyan tiplerdir. Onun için ötesi yoktur. Ancak ötesini biz söyleyeceğiz. 

Evet. Doğrudur, ‘faili meçhul’ dönemi bitti. Çünkü faili devlet dönemi başladı. Eğer faili meçhullerden kasıt Amed’te, Silvan’da, Batman’da, Kızıltepe’de, Nusaybin’de veya Kürdistan’ın herhangi bir il ve ilçesinde devlete bağlı JİTEM ve kontrgerilla güçleri tarafından insanları ensesinden tek kurşunla sokak ortasında infaz etmek ise eğer, o dönem bitti. Ancak bu Kızılkaya’nın iddia ettiği gibi 2007 yılında başlayan Ergenekon operasyonlarıyla olmadı. Bu tür cinayetler 2000’li yılların başından itibaren son buldu. 

Devlet daha AKP iktidara gelmeden kısmen JİTEM ve itirafçılardan oluşan infaz çetelerini geri çekti. Bir kısmını tasfiye etti. Bu tetikçilerden öldürülen ve kaçanlar oldu. Bu katil şebekesinin önemli bir bölümü ise yeni koşullara entegre edildi. Onlara Federal Kürdistan’da işbaşı yaptırttı. ABD ordusu Kuzey Kürdistan’da hayli dosyaları kabarık bu JİTEM ve Özel Harekatçıların başlarına 2003 yılında Güney Kürdistan’da boşuna çuval geçirmedi. 

Bahsi geçen manada faili meçhul cinayetler bitti. Ama Kürtleri infaz etme dönemi bitmedi. Bu işi devlet bizzat üstlendi. Merak edenler -bu arada sözde kendisini Kürt aydını diye nitelendiren Kızılkaya’da dahil- AKP iktidara geldikten sonra bizzat polis, asker, özel tim, tank-top ve uçaklarla kaç sivil Kürdün öldürüldüğüne, infaz edildiğine ve öldürülenlerin arasında çocukların sayısında gözle görülür artışa bakabilirler. İHD ve MAZLUM-DER’in raporları ortada. 

Kaldı ki Uğur Kaymaz’ın yaşında iken subay kızlarının oturduğu lojmanlara sevdalı bu zata sormak gerekmez mi? Uğur Kaymaz ve babası 2004 yılında infaz edildikleri zaman, iktidarda AKP hükümeti yok muydu? Vardı. Hem de tüm ihtişamıyla. 12 yaşındaki Uğur’u 13 kurşunla infaz edenlere hak ettikleri hiçbir ceza verilmedi. Uğur Kaymaz ve babasının öldürülmesi karşısında hükümetin tutumu bundan sonra olacaklarında niteliğini gösteriyordu. Faili devlet artık iş başındaydı. Hem de Ergenekonculardan boşalan yeri doldurmak üzere, bu faili devletin yeni sahibi Erdoğan ve ekibi ile birlikte Fethullah Gülen cemaatiydi. 

JİTEM ve çetelere hacet kalmadı. Örneğin Türk başbakanı Tayyip Erdoğan’ın ‘güvenlik güçlerimiz çocukta olsa, kadında olsa gereğini yapacaktır’ dedikten sonra 28 Mart 2006’da yapılan barışçıl gerilla cenaze törenlerine karşı saldırı yapıldı. Erdoğan’ın Ergenekon’un yerine kurduğu ‘Özel Ordusu’ harekete geçti. Bir kaç gün içinde 11 kişi infaz edildi. Yaklaşık 200 kişi yaralandı. 

Şimdi, ‘Kürt aydını’ diye çıkıp, bir dönem Çankaya’da noter gibi oturan Ahmet Necdet Sezer’in Nobel Edebiyat Ödülü alan yazar Orhan Pamuk’u kutlamamasını kendine dert edineceğine, bunun üzerinden Gülen Cemaati nezdinde yeni rant kapıları aralamak için demagoji yapacağına, 28 Mart-3 Nisan 2006 günleri arasında öldürülen 11 Kürdün katili kim, nerede diye sorarsa daha doğru olmaz mı? Daha doğru olur. Aydın tavrı olur. Ama…

Bu ‘Kürt aydını’ nasıl oluyor da o kadar şey bildiği halde, Erdoğan’ın fermanıyla öldürülen o insanları bilmiyor? Hatırlamıyor. Fiyakasını bozmak için değil, gerçek bir kez daha anlaşılsın diye biz hatırlatalım. Hepsi silahsızdı ve ateşli silahlarla öldürüldü. 

Mehmet Akbulut 18, Halit Söğüt 78, Tarık Atakaya 22, Mehmet Işıkçı 19, Abdullah Duran 9, Enez Ata 8, Mahsum Mızrak 17, Emrah Fidan, 17, İsmail Erkek 8 ve Mustafa Eryılmaz, 26 yaşında devlet güçleri tarafından öldürüldüler. Tek bir kişi yargılanmadı. Gözaltına alınmadı ve tutuklanmadı. 

Bu cinayetler burada durmadı. 2008 yılında Şırnak’ta 16 yaşındaki Yahya Menekşe polis tarafından infaz edildi. 2009 yılında Erdoğan’ın özel polis ordusu dokuz çocuğu daha katletti. Aralarında ‘faili meçhul cinayetler bitti’ diyenlerin yüzüne tükürürcesine bakan Ceylan Önköl ve 18 aylık bebek Mehmet Uytun’un da bulunduğu dokuz çocuk. 

‘Faili meçhul yoktur’ demagojisiyle devleti ve AKP hükümetini aklamaya, onun katliamcı ve Kürt düşmanı yüzünü gizlemeye çalışan tiplerin uykusunu kaçırmak için son iki örnek daha verelim. 

21 Ağustos 2011 günü Türk savaş uçakları Güney Kürdistan’ın Ranya’ya bağlı Kortek köyünü bombaladı. Solin bebeğinde aralarında bulunduğu 5'i çocuk 7 kişilik Hasan ailesi tümden ortadan kaldırıldı. Bu cinayetin faili devletti. O devleti de herhalde Ergenekoncular içerden yönetmiyordu. Solin bebek ve ailesi toptan ortadan kaldırıldığı zaman Çankaya köşkünde, ‘faili meçhul cinayetler bitmiştir, ülkede demokrasi var’ gibi demagoji yapan tipleri kırmızı halı üzerinde karşılayan Abdullah Gül, başbakanlık koltuğunda ise toz kondurmadıkları Tayyip Erdoğan vardı. Bu öyle bir cinayetti ki, Taraf gazetesi devlet adına katliamı gizlemeye çalıştı. Nihayet en son, tıpkı geçmişte Mehmet Ağar’ın yaptığı gibi, günümüzde Kürtlere karşı ‘bin operasyonun’ mimarı ve koordinatörü olan bakan Beşir Atalay itiraf edecek ve Kürtlerden dalga geçercesine ‘"Irak’ta bir hata oldu" diyecekti. 

İkinci örneğimiz ise, daha yakın bir dönem ait. 2011 yılının son iki gününe ait. Hani şu tıpkı darbe dönemlerinde veya 28 Şubat 1997’deki gibi Türk basınının, başta da hükümet yanlısı ve Gülen Cemaatinin yayın organlarının sırra kadem bastığı 12 saat kör, sağır ve dilsiz olduğu güne ait. F16 savaş uçakları o gün Roboski’de 34 Kürt gencini katlettiler. Kızılkaya gibi yanaşmacı tiplerin toz kondurmadığı Erdoğan bu katliamı ‘bir hata’ olarak dahi nitelemedi. Bu katliamı yaptıkları için Genelkurmayı tebrik etti. 

Kürt hareketinin çoktan tarihin çöp sepetine dönüşümsüz yolladığı Kemalizm ve Ergenekoncularla sözde kavgaya tutuştuğunu sanan veya öyle gösteren bu tiplerin akıl almaz demagojilerinin katkılarıyla 106 gazeteci zindanda yatıyor. 30’u aşkın BDP’li belediye başkanı, onlarca il genel meclis başkanı, meclis üyesi cezaevlerinde yatıyor. Altı BDP’li milletvekili rehin tutuluyor, Kürtlere diz çökertmek için Gülen’in sözcüsü utanmadan ‘kendi düşen ağlamaz’ diye yazabiliyor. Bu tiplerinde katkısıyla her gün onlarca, yüzlerce Kürt gözaltına alınıyor. Nisan 2009’dan beri tutuklananların sayısı nerdeyse 10 bine yaklaşıyor.

Ama bir ‘Kürt aydını’ olarak öldürülen onca Kürt için ‘bunlardan bana ne, faili meçhuller bitti’, tutuklananlar için ise Mehdi Eker gibi ‘kelepçeye şükredin’ diyorsa! Hay de hepsinden vazgeçtik. Pozantı cezaevinde yaşananlardan utanmayacak, yüzü kızarmayacak kadar ‘mezhebi geniş’ bir ‘Kürt aydını’ ise, hiç sorun yok. AKP’nin ve Türk kimliğinin lojman bekçiliğine devam edebilir. 

ANF NEWS AGENCY

 

 

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 19

DEMOKRAT HABER

EN SON EKLENEN HABERLER