|
İSYAN KENTİ DERSİM
S.BARİKAT YAZISI (reber75 bildirdi:)
"Dersim dört dağ içinde" denilir ya türkü sözlerinde, tam da öyledir.
Orman, koru, maki ve volkanik kayalıklarla dolu dağların orta yerinde ve
deniz seviyesinden 914 metre yükseklikte kurulmuştur bu güzelim kent. Munzur
ve Harçik akarsularının kardeşçe kaynaşmasına tanıklık eden Dersim;
gözeleri, minicik pınarları,....
İsyan Ve Yozlaştırma
"Dersim dört dağ içinde" denilir ya türkü sözlerinde, tam da öyledir. Orman,
koru, maki ve volkanik kayalıklarla dolu dağların orta yerinde ve deniz
seviyesinden 914 metre yükseklikte kurulmuştur bu güzelim kent. Munzur ve
Harçik akarsularının kardeşçe kaynaşmasına tanıklık eden Dersim; gözeleri,
minicik pınarları, toprağı sarmalayan yeşil bitki örtüsü, rengarenk
çiçekleri mesken edinen kısa ömürlü kelebekleriyle, zengin bir doğal
güzelliğe ev sahipliği yapar. Bu doğal ve zengin güzelliği; ne hoyratça
bağrına saplanan betonarme yapılar, ne dağlarına bir hançer gibi saplanmaya
çalışılan helikopter bombaları-napalmları, ne de yeşil bitki örtüsüne
serpiştirilen kimyasal maddeler, tırtıllar ve çekirge sürüleri bozabilir.
Çünkü, kentin güzelliği, yüreğindedir. Yüreği ise; Seyyit Rıza'dan-Zilan'a
uzanan isyancılığıdır. Yani, bir isyan kentidir Dersim...
İşte bu güzelim isyan kenti, devlet eliyle yozlaştırılmaya çalışılıyor.
"Peki ama neden?" diye sormak pek de anlamlı değil aslında. Tarihinden bu
yana isyancıdır ve muhaliftir. Sömürgeci zorba egemenler için, ezilmesi
gereken bir isyan odağıdır/kentidir. "Tenkil ve tehcir"in yetmediği yerde,
asimilasyon devrededir. O da yetmeyince, her türden ahlaksızlığın,
düşkünlüğün ve yozlaşmanın önü açılır. Öylesine yozlaştırılmalıdır ki
Dersim; ne isyandan eser kalsın, ne de muhalif kimlikten... Varsın,
sokaklarında balici-tinerci çocuklar kendinden geçmişçesine dolansın.
Varsın, Munzur kenarları, akşamcılara mesken eylensin ve kent içindeki
birahaneleri, etlerini teşhir eden, yüklü bir "bahşiş" karşılığında bir
"öpücük" veren kadınları barındırsın ne çıkar. Yeter ki, isyan tükensin,
devrimci ve demokratik kimlik son bulsun...
İsyan Kenti
Bugün, 25.100 kişilik nüfusuyla, Türkiye sınırları içerisinde en çok göç
veren kentlerin başında gelen Dersim, Kuzey Mezopotamya'nın isyan odağı
olmanın haklı gururunu taşıyor. 1938 Dersim İsyanında, sömürgeciliğe karşı
başkaldırıda yaşanan kahramanlıklar ve Kürt Halkı'nın verdiği canlar,
döktüğü kan ile hafızalara kazınmıştır. Mustafa Kemal'in çizdiği "bastırma
harekatı" -ki, bu plan, bugün Trabzon "Atatürk Kültür Müzesi"nin duvarlarını
"onurla" süslemeye devam ediyor- ile sonlandırılan Dersim İsyanı, Kürt
halkı'nın kahramanlıklarıyla doludur.
"Bastırma harekatı" ile kan kızıla boyanan Dersim, aynı ölçüde direnişlere
ve kahramanlıklara da tanıklık eder. Kürt halkı, bu isyanda oldukça başarılı
direnişler sergilemiştir. Dersim'in Halboru Köyü (Geyiksuyu Nahiyesi civarı)
yakınlarındaki Kırmızı Dağ; bu dağın arkasında ve Dersim merkezine yakın "Laç
Deresi"; Pülümür Vadisi'ne yakın "Roj Deresi"; yine Pülümür Vadisi
civarındaki "Haydaran Dağı" ve "Ovacık Vadisi" ...vb. yerler, isyanın en
şiddetli geçtiği ve bir o kadar da kanla bastırıldığı yerlerdir..
Direnişin dozajı arttıkça, kanlı bastırma harekatının da dozajı aynı oranda
artırılmış ve Dersim kan kızıla boyanmıştır.
Mavzerlerindeki son mermilerine kadar çatışıp, mermileri tükenince sömürgeci
güçlerin sağlam ele geçirmemesi için tüfeklerini parçalayanların ve
mitralyözlerindeki mermiler bitince, onu uçurumlardan yuvarlayanların
kahramanlık öyküleri, Dersimlilerin dillerindedir, türkülerindedir. Genç
Kürt kızları, sömürgeci güçlere teslim olmamak için, Halboru Gözeleri'nin
civarındaki uçurumlardan kayalıklara atlayarak türküleşmişlerdir. Tıpkı,
Aişer'in eşi Zarife gibi...
İşte bugün söylenen; "Kürdün gelini/işgalciye vermez elini" türküsü, bizlere
isyan günleri kahramanlıklarının bir kesitini anlatır. Kanlıdır, hüzünlüdür
ve acı ağıtların sahibidir Dersim. Öyle ya, "süngü uçlarında
donakalmış(tır)/bebelerin ilk gülüşleri..."
Ve Dersim isyanı, kanla bastırılmıştır. "Tunç-eli"ni kullanan sömürgecilik
Laç Deresi ve Munzur'un kızılca akmasını sağlayacak kadar kan dökmüş, can
almıştır. Genç-yaşlı binlerce Kürt, kurşuna dizilmiş; tecavüz edilen
yüzlerce kadın/genç kız vahşice katledilmiş; doğmamış bebeler süngü
uçlarında can vermiş; aksakallı dedeler ve yaşlı nineler, dipçik darbeleri
altında hunharca öldürülmüşlerdir, özcesi, adeta bir soykırıma uğratılmıştır
isyancı halk.
Mustafa Kemal'in manevi kızı olan ve bugün adı İstanbul'da bir havaalanına
verilen ilk kadın pilot Sabiha Gökçen de, kullandığı uçakla gökyüzünden
bomba yağdırmıştır haklı ve meşru bir isyanın sahibi Kürt Halkı'na. İlk
kadın pilotun eli, kanlıdır. Enola Gay'i kullanarak Hiroşima'ya atom bombası
atan ve yüzbin civarında insanı katleden pilot ne kadar suçluysa, tıpkı onun
kadar suçludur Sabiha Gökçen.
Oldukça kanlı bastırılan ve binlerce Kürt'ün canına mal olan Dersim İsyanı
sonrasında gerçekleştirilen zorunlu göç ("tehcir") uygulaması sonrasında
gündeme getirilen "asimilasyon" politikasının da katkısıyla; tam 35 yıl
suskun kalmıştır Dersim. Adı bile değiştirilmiş, sömürgeci devletin
katliamını sürekli anımsatırcasına "Tunceli" ismi verilmiştir bu kente.
Uyanış
Adeta, üzerlerine ölü toprağı serpilen Kürt Halkı, çok uzun yıllar sessizce
beklemiş ve isyanını içinde biriktirmiştir. Ta ki; 1971 devrimci hareketinin
önderlerinden İbrahim Kaypakkaya'nın bölgedeki faaliyetlerine kadar...
İbo'nun önderliğindeki hareketin, bu alanlarda kısa süreli de olsa
geliştirdiği faaliyet, Kürt Halkı'nın üzerindeki ölü toprağının atılmasına
vesile olmuş ve Vartinik Köyü/Mirik Mezrasında Ali Haydar'ın şehit düştüğü
çatışmayla yeniden isyan kenti olmasının önü açılmıştır. Böylece, Kürt
Halkının içinde büyüttüğü isyancılık açığa çıkmış ve "muhalif kimlik"
yeniden başat kılınmıştır.. .
İbo'nun işkence tezgahlarında katledilmesiyle sonuçlanan devrimci
hareketlenme, Dersim' in mücadeleci ruhunun yeniden ivme kazanmasına zemin
oluşturmuştur. Özellikle, 1975-76'lardan sonra, Türkiye Devrimci
Hareketi'nin, isyan kenti topraklarında da filizlenmesine tanık olunmuştur.
Türkiye'nin "Misak-ı Milli" sınırlarını esas alan ve Kuzey Mezopotamya'nın
sömürge bir ülke olduğu gerçeğini reddederek, bir anlamda "şoven/sosyal
şoven" anlayışla; "tek ülke tek devrim" ilkesiyle hareket eden "Türkiye"
kökenli devrimci hareketlerin mesken edindiği Dersim; geçmiş isyancı
kimliğine uygun bir ev sahipliği yaparak, sömürgeci güçlere korku salmaya
devam etmiştir... (*)
Böylece isyancı emekçi kitlesi ile devrimci savaş için muazzam olanaklar
sunan coğrafyası ile Dersim yine ayağa kalkmış ve devrimci hareketlere büyük
bir yönelim yaşanmıştır. Ancak bu dönemlerde Dersim'de etkinlik kazanan
devrimci ve sol hareketlerin izlediği kimi yanlış politik çizgiler bu
dinamiklerin kalıcı ve güçlü mevzilere dönüşmesini engellemiştir.
Bunun yanı sıra, devrimci ve ulusal kimlikli hareketlerin "iç çatışmaları",
sömürgeci egemenlerce çok iyi bir biçimde kullanılmış ve mücadele "iç"ten
sekteye uğratılmıştır. Böylece, "ulusal" kimlikli hareketlerin çeşitli
yanlışlıklarının yanı sıra; Türkiye Devrimci Hareketi'nce, "ezilen bağımlı
ulus" ve/veya "ilhak" tespitlerinin başat kılındığı bir çözümlemeyle baştan
itibaren yanlış bir ilişkilenme kurulan Kürt Coğrafyasının isyan kenti
Dersim, 12 Eylül'le birlikte bir kez daha "tenkil ve tehcir" politikalarına
maruz kalmıştır. Bu politikanın bir uzantısı olarak gündeme getirilen
asimilasyon ile Dersim, yeniden "Tunceli" kimliğine büründürülmeye
çalışılmıştır.
Dönemin valisi Kenan Güven'in, alevi köylerine bile cami yaptırması,
futbolun yaygınlaştırılması için aşırı çaba sarf etmesi ve kendi adında bir
takım kurarak futbol ve çeşitli spor müsabakaları düzenlediği
belleklerdedir.
"Kürt dili"nin yasaklanması ve ulusun kendini inkara zorlayacağı bir eğitim
sisteminin gündemleştirilmesi, baskı ve zulümlerle birlikte yürütülen
asimilasyoncu politikaların başında gelmektedir.
Kendini inkarın, yozlaşmanın ve çürümenin temelleri; sömürgeci faşist
güçlerce bir kez daha devreye sokulmuş ve Kürt Halkı,
kimliksizleştirme/kişiliksizleştirme politikalarının ivmelendirildiği bir
süreç yaşamıştır.
"Topyekün Savaş" ve "Özgürlük Rüzgarı" Zilan
Sömürgeci faşist egemenlerin 12 Eylül politikaları, uzun yıllar etkin
kılındı. 1980'li yılların başında, Türkiye kimlikli bazı devrimci
hareketlerin bölgede varlığını sürdürmüş olmasına rağmen etkin bir mücadele
hattı geliştirememesi, 12 Eylül politikalarının boşa çıkartılmasını
sağlayamadı.
PKK'nin, 1984 Atılımı'ndan bir kaç yıl sonra Dersim'de faaliyetini
geliştirmesi, bir kez daha Kürt Halkı'nın isyan damarının kabarmasına zemin
oluşturdu. Ancak; "dinsel", "dar ulusal" söylemin ve pragmatist
politikaların PKK çizgisine başat kılınmasının yanı sıra, yine "devrimci" ve
"ulusal" kimlikli hareketlerin kendi aralarındaki "iç çatışmaları" ve "iç'e
yönelimleri", isyan kentinin ileri bir noktaya sıçramasının ve
Mezopotamya'nın "isyan odağı" olarak anılmasının önüne geçti...
Sömürgeci faşist devletin, "topyekün savaş" ilan ettiği 1990'lı yıllarda,
Dersim'de gerillayı sahiplenen Kürt Halkı, yeni kahramanlıkların yaratıldığı
bir direniş sergiledi. Geçmişte yaşanan "iç" olumsuzlukları bir yana bırakan
halk, gerillanın kahramanlıklarına uygun yanıt vererek, tüm gücüyle
mücadeleyi sahipleniyordu.
Gözaltında kayıpların, yargısız/yerinde infazların, yerleşim yerlerinin
yakılıp/yıkılmasının, gıda ambargosunun, gidilmesi yasaklanan yerleşim
yerleri ve mezraların, mayınlanan köylerin ve dipçik/süngü zulümlerinin
hiçbiri, isyan kentinin onurlu direnişini sekteye uğratamadı...
Bu ölüm-kalım mücadelesinde, gerillanın kahramanlıkları bir kez daha
Dersim'in her yanını sarıyor ve dillerde efsanelere, türkülere dönüşüyordu.
İşte Zilan (Zeynep Kınacı), gerillanın bu kahramanlığını en ileri noktaya
taşımak için, bedeniyle korku saldı sömürgeci faşist egemenlere. Zilan,
"Palavra Meydanı"nı "Özgürlük Meydanı"na çeviren bu onurlu eylemiyle;
sömürgeci faşist güçlere korku salarken, sadece Dersimlilerin değil, tüm
Kürt Coğrafyasının "Özgürlük Rüzgarı" olarak, Ulusal Kurtuluş Mücadelesi
tarihindeki yerini aldı...
Yozlaştırma Politikaları
"Topyekün Savaş" ilanıyla birlikte, sömürgeci faşist egemenler; bir yandan
zulüm ve asimilasyon politikalarıyla Kürt Halkı'nı sindirmeye çalışırken,
diğer yandan yozlaştırma politikasını daha da ivmelendirerek, Dersim'in "çürütülme"sini
amaçlamaktaydı!
Yozlaştırma politikası; bizzat devlet eliyle gerçekleştiriliyordu. Bu
konuda, esas olarak üçlü bir çalışma yürütülmekteydi. Fuhuş, uyuşturucu ve
işbirlikçilik...
Fuhuş:
Kapitalizmin parçalayıcı ve çürütücü etkisine rağmen, ahlaki değerlerini
korumaya çalışan Kürt Halkı'nın "çürütülmesi"ni hedefleyip bunun yolunun "fuhuşu
yaygınlaştırmak" olduğu tespitini yapan sömürgecilik bu konuya öncelik
verdi. "Cinsel güdülerin" kışkırtılarak değerlerin bozulması için, bizzat
harekete geçti.
Gençliğin en fazla bulunduğu okullarda ve esnaf içerisinde
yaygınlaştırılacak olan fuhuşun, bütün Dersim'i kapsayacağını hesaplayan
sömürgeciler, "iş"e öncelikle bu alanlardan başladılar. 1996-97 yıllarında,
asimilasyonist eğitim kurumları olan okullara atanan bayan öğretmenlerin
seçiminde; "fuhuşun yaygınlaştırılması politikası"na uygun "kişiliksizler"in
kente getirilmesine öncelik verildi. "Ağ"a düşürülen, gencecik kız
öğrenciler, bu "sektörün "kurbanı" olarak, çürümeyi hızlandıran "araç"
oldular. Kent esnafı, fuhuşun "müşteri" ve yaygınlaştırıcısı olmakta
gecikmedi, özellikle zengin esnaf kesimi, fuhuşun yaygınlaştırılmasına maddi
katkı yaptı ve değerlerin bozulmasına olanak sağladı.
Böylece kent merkezinde başlayan fuhuş, çevre ilçelere kadar yayıldı.
Polisin, yaygınlaşan fuhuşu daha da kışkırttığı, yaydığı ve hatta bunun tüm
Dersim'i kapsaması için ön ayak olduğu biliniyor. Zaten kentte; polis ve
diğer baskı güçleri, halk arasında oynadıkları bu role uygun sıfatlarla
anılıyorlar. Bu nedenledir ki; fuhuş, devletin baskı güçlerince fiilen "suç"
olmaktan çıkartılmış ve bu konuda kovuşturma yapılma gereği bile
duyulmamıştır...
Fuhuşun ne kadar yaygınlaştırıldığını anlamak için; kent içindeki parklara,
kafelere, birahanelere ve kent merkezine yakın yerlerdeki mesire yerlerine
şöyle genel bir bakış, yeterli olacaktır.
Birahanelerde, ellerindeki bira şişeleri/içki kadehleriyle sokak ortalarında
yarı-çıplak vaziyette "müşteri" toplayan kadın garsonlar ve başka fotoğraf
karelerine yansıyan değişik görüntülü genç kızlar/kadınlar... Belki
unutulmuştur ama, tüm bunlar "isyan kenti"nin insanlarıdır. Dışarıdan
getirilen kadınlardan çok daha fazlası, fuhuşun "iç"teki uzantılarıdır.
Evet, tam da böyledir'. Tıpkı, Munzur Festivali'nde "müşteri" avına çıkan
sarhoş genç kızların, Dersim ve çevre ilçelerinden olduğu gerçeği gibi...
Uyuşturucu:
Sömürgeciliğin "çürüme" yaratmayı amaçlayan politikasının bir diğer ayağını,
"uyuşturucu" oluşturuyor. Bu alanda da, oldukça "verimli" çalışma yapılmış
ve uyuşturucu bağımlılığı, üç ayrı kategoride konumlandırılmıştır.
a) Balici-tinerci kesim: Ağırlığını UKM'nde yakınlarını/ailelerini yitirmiş
olan kimsesiz çocukların/gençlerin ve ayrıca "sosyopat" kişiliklerin
oluşturduğu bu grup; bizzat polis tarafından yönlendirilmektedir. Parkları,
Munzur kenarlarını ve boş mekanları kendine mesken edinen bu kişiler;
yaptıkları taşkınlıklar ve çevreye verdikleri zararlar nedeniyle, hiç bir
biçimde kovuşturmaya uğramıyor ve zorunlu olarak karakola yansıyan olaylarda
da, polis tarafından "arka kapı"dan salıveriliyorlar.
Kentte, devrimci, ilerici ve/veya yurtsever olarak tanınan bazı kişiler;
polisin bizzat kışkırttığı bu "madde bağımlısı" kişilerin saldırılarına
maruz kalmaktadır.
Böylece güvenlik güçleri; gelişen/gelişecek olan "demokratik muhalefeti"
bastırma ve yıldırma görevini bu "taşeronlar"a havale ederek, kendini "AB'ye
uygun gösterecek" bir tavır sergilemenin keyfini çıkarmaya çalışıyor.
Aldıkları maddenin "uçuran" etkisi kendini gösterince, en yakınlarına bile
zarar verebilen; hatta kendi kollarını/göğüslerini jiletle doğrayabilen bu
insanların "zararsız yaratıklar" haline gelmesi, onlar için başarıdır. Yeter
ki, devrimci/demokratik çevrelerden uzak kalsınlar; kesilen kolların,
doğranan bedenlerin ne önemi var. Zaten onlar, "kendi çocukları" değil; "kırolar'ın
piçleri"dir İşte, onurlu Kürt Halkı'nın çocuklarına/gençlerine reva görülen,
sömürgeciliğin "çürütme" politikalarının bir yansısı...
b) Esrarcı kesim: Yine polis eliyle, esrar satımı ve içimi çoğaltılmaktadır.
Satışını bizzat polisin yaptı(rdı)ğı esrarın, en fazla tüketildiği yerler;
gençlik kesiminin bulunduğu alanlardır. Bunların başında da; okullar,
kahvehaneler, esnaflar ve birahaneler gelmektedir. Susurluk Çetesi'nin
elebaşlarından Urfa eski milletvekili Sedat Bucak'ın ürettiği esrarlar ve
eroin türü uyuşturucular, Dersim gençliğini ve insanını zehirlemektedir.
"Bol kazanç" sağladığı da düşünülürse; baskı güçlerinin bu türdeki
uyuşturucu pazarlamadan sağladığı "kazanç"ın ikili yönü daha iyi anlaşılır.
Hem para kazanılıyor hem de Dersim kitlesi uyuşturuluyor... Bu nedenledir
ki; uyuşturucu kullanıcılarının mahpuslarda süründürülmediği ya da kendinden
geçip sağa-sola saldıranların suçlanmadığı Kürt kentlerinin başında Dersim
gelmektedir...
c) Alkol bağımlılığı: Kürt Coğrafyasında kişi başına en fazla alkol
tüketilen kent, Dersim'dir. 25 bin nüfuslu kentte, 12-13 tanesinde kadın
çalıştırılan yirmiden fazla birahane mevcuttur. Kent merkezinde ve mesire
yerlerindeki içkili restoranları da sayarsak, içki satışı yapan mekanların
sayısı artmaktadır. Elbette, yoksul akşamcıların mesken eylediği Munzur
kıyıları ve pikniklerde tüketilen alkol miktarına bir de evlerde tüketilen
alkol miktarını eklersek, bu kentin "alkolik" sayısının yükseklerde
seyrettiğini anlamış oluruz. Öyle ki, neredeyse kent nüfusunun onda biri
alkolle yakın temastadır ve bu sayı, eski isyan kenti için hiç de
azımsanmayacak miktardadır...
Munzur kıyılarında; "Grup Munzur" veya "Ahmet Kaya"nın türküleri eşliğinde
bira/içki tüketilen yerler ve bazı birahanelerin isimlerinin; "Vietnam
Birahanesi", "Mavi Umut Birahanesi" olduğu düşünüldüğünde, çürütülmenin
boyutu anlaşılıyor.
Doğal olarak birahaneler, alkolün en fazla tüketildiği mekanların başında
gelir. Buralarda, beyinlerin uyuşturulmasının yanı sıra; yarı çıplak
"hizmet" yapan genç bayan garsonlar aracılığıyla fuhuş da
yaygınlaştırılmaktadır. Bu bayan garsonlar, tüm maharetlerini(!) kullanarak
sokaklardan müşteri toplayıp, onları buraların müdavimleri haline
getirirken, diğer yandan da, fuhuşun yayılmasına katkıda bulunmaktadırlar.
Kadın çalıştırılan birahanelerin üst katlarında, buralarda çalışan kadınlar
barınmaktadır ve aynı zamanda bu evler(!) fuhuş yuvası olarak da
kullanılmaktadır.
Aşırı alkol tüketimi yapılması nedeniyle, taşkınlık yapan ve kavgalar
çıkaran insanlar; her gece
Devlet Hastanesi'nin acil servisini doldurmakta
ve diğer uyuşturucu olaylarında olduğu gibi, kovuşturmaya uğrayacaklarına,
polis tarafından serbest bırakılmaktadırlar. Zaten polis ve yerel mülki
erkan, bu tür mekanların ruhsatsız açılmasına bilinçli olarak göz yummakta ya da ruhsat işlemlerinde her türden kolaylık sağlamaktadırlar.
Onlar için önemli olan, fazla miktarlarda alkol tüketilerek, beyinlerin
uyuşturulması ve kimliksizleşme/kişiliksizleşme politikalarının başarılı
olmasını sağlamaktır.
Sömürgeci memurlarca önemsenen; gencecik insanların, daha o yaşlarda alkolik
olması veya gün boyu çalışan aile erkeklerinin eve para götüreceği yerde,
kazançlarını buralarda tüketmeleridir. Eve para getirilmeyince de, fuhuşun
yaygınlaşacağı hesap edilmekte ve çürümenin boyutlanacağı göz önüne
alınmaktadır!
Üç ayrı kategoride ele aldığımız bu uyuşturucu grupları; polisin ve diğer
baskı güçlerinin kontrolü altındadır ve bunları, istedikleri biçimde
yönlendirmektedirler.
Polisler, beyinleri uyuşturulan bu gençlerin
bir çoğunu; istediği kişilere
saldırtarak ve gözaltına alınanları da "arka kapı"dan serbest bırakarak,
kovuşturmadan uzak tutmaktadır. Mağdur edilen devrimci, yurtsever kişilerin
ise; yıldırılarak siyasal kimliklerinden vazgeçmeleri beklenmektedir. İşte,
yerleşim yerlerinde "vatandaş"ın can ve mal güvenliğini korumakla yükümlü
güvenlik güçlerinin (!), Dersim'deki uygulamalarının uyuşturucu ile ilgili
yaptıklarının özeti...
İşbirlikçilik:
Tarihinden bu yana, sömürgecilere karşı mücadele ve ihaneti, birlikte
yaşayan Kürtler; İdris-i Bitlis'ten-Rehber'e direnişcilerin sömürgecilere
teslim edildiği nice ihanetlere tanık oldu. Ulusal Hareketin gelişimiyle
birlikte; mücadelenin yanı sıra, ihanetin ve işbirlikçiliğin de ivmelendiği
bir süreç yaşandı. Özellikle, "tek taraflı ateşkes" dönemleri;
işbirlikçiliğin, Dersim'de kendini yakıcı biçimde göstermesinin zemini oldu.
Polis ve JİT ("Jandarma İstihbarat Teşkilatı", JİTEM'in yeni adı) başta
gençler olmak üzere, Dersim kitlesinin "işbirlikçi" konuma düşürülmesi için
yoğun bir çaba gösteriyor. Kent içerisinde ve çevre ilçelerde, kırsal
alanlarda geniş bir "istihbarat ağı" uygulayan güvenlik güçleri; değişik
taktikler uygulayarak, bu yöndeki çalışmalarını sürdürüyor...
Evlerinden, köylerinden gözaltına alınan insanlar; baskı ve tehditle
yıldırılarak ya da para ve çeşitli çıkarlar sağlanarak, işbirlikçilik
tuzağına düşürülüyor. Böylece, "kişiliksizleştirme" politikası,
tamamlanmış(!) oluyor. Baskı ve zulümden yılan; değişik menfaat ve para
karşılığı "ruhunu satan" kişilerin bir kısmı "örgütlere ve yasal çalışma
kurumlarına" sızdırılıyor. Bunlar, mücadeleye oldukça büyük zararlar
veriyor. Gerillalar pusuya düşürülüyor, devrimci/yurtsever kişiler,
işbirlikçilerin alçakça ihanetiyle yüz yüze kalarak, canlarından oluyor veya
zindanlara atılıyorlar.
Güvenlik güçleri, baskıyla korkutamadığı ya da parayla/menfaatla satın
alamadığı kişileri "düşürmek" için, her yöntemi uygulamaktan geri durmuyor.
Kurumlara sızdırdığı kişileri kullanarak, devrimci/yurtsever kişiler
hakkında çeşitli "şaibeler" yaratmaya çalışıyor.
Böylece, ya bu kişilerin "düşürülmesi" sağlanıyor ya da hakkında "şaibe"
yaratıldıkları için, kitle içinde faaliyet gösteremeyecek duruma
getiriliyorlar. "İşbirlikçi, genç kız/kadın düşkünü, ayyaş, hırsız ...vb."
suçlamaları ile haklarında şaibe yaratılan kişiler yıpratılarak, devlete
daha yakın duran ya da "sorun yaratmayacak" kişilerin kurumlarda etkin
kılınması sağlanıyor. Böylece, yasal kurumlar içerisinde demokratik
çalışmalar yürüten devrimci/yurtsever kişiler, bilinçli biçimde tasfiye
edilmiş oluyor.
Ayrıca baskı güçleri, örgütlere sızdırdığı kişileri kullanarak; kamuoyunda
"devrimci" olarak bilinen ve/veya "devrimci/yurtsever" çevrelerle belirli
bir ilişkilenme içerisinde olan insanlar hakkında asılsız suçlamalar gündeme
getirilmesi gibi bir başarı(!) elde ediyor, içerisinde, bazen bir ya da bir
kaç ismin yeraldığı ve bazen de onlarca kişinin "işbirlikçi" suçlamasına
maruz bırakıldığı listelerin yayınlanması, bu politikanın bir sonucudur.
"Çamur at, bulaşmazsa bile izi kalır!" anlayışıyla hareket eden sömürgeci
baskı güçleri, bu konuda oldukça başarılı sayılır. Zira, Dersim'de, sık sık
"işbirlikçilerin isim listelerinin yazılı olduğu imzalı ya da imzasız
bildiriler ortalıkta dolaşıyor. Böylece, kimin gerçekten işbirlikçi olduğu
ya da olmadığı "bulanıklaştırılarak", kitlede "güvensizlik" yaratılıyor.
Herkes, birbirinden kuşku duyuyor ve "korku imparatorluğu", amacına
ulaşıyor. Gerçekten de devrimci faaliyet içerisinde olan ya da devrimci
değerleri sahiplenen kişilerin, kitle bağı kopartılıyor veya zayıflatılıyor.
At iziyle it izinin birbirine karışmasından da, elbette sömürgecilik
yararlanıyor...
Görüldüğü üzere, sömürgecilik; fuhuş, uyuşturucu ve işbirlikçiliği yayarak,
yozlaştırmada oldukça yoğun bir çaba harcamış ve isyan kenti Dersim'in
yozlaştırılmasında önemli gelişim kaydetmiştir.
Böylece, Dersim'in alevi, sol kimlikli ve düzen muhalifi dokusu bozularak;
yozlaşmış ve çürümüş bir yapı egemen olmaya başlamış ve de
"kimliksizleştirme/kişiliksizleştirme" politikası güçlendirilmiştir..
Yozlaşmaya Katkılar...
Devletin "yozlaştırma" politikalarına, ne yazık ki, niyetten bağımsız da
olsa "sol" katkılar mevcuttur! Ve yapılan bu katkılar; bilinçlerin
bulanıklaştırılması"na ve devrimci adaletten/inandırıcılıktan kuşku
duyulmasına neden olarak, güvensizlik tohumlarının yeşermesine zemin
oluşturmuştur..
.
Bu "katkılar"ı, satır başlarıyla ele alalım.
l Yapılan en önemli katkı; "adalet" kavramının içinin boşaltılmasına yönelik
olanıdır. Bu konu, iki biçimde gündeme gelmektedir.
1- "İç adalet"teki yanlış uygulamalar, oldukça önemli bir sorun olarak,
başta Dersim kitlesinin ve tüm emekçi kitlelerin "çözüm" aradığı konudur.
Yapılan hatalar, öylesine önemli boyutlara ulaşmıştır ki; "adalet adına
adaletsizlik" yapıldığı kanaati başat kılınmaya başlamış ve adalet kavramı
dumura uğratılmıştır.
Bir süre önce, "işbirlikçi, hain" diye öldürülenlerin; daha sonra
suçlamaların asılsız olduğu belirtilerek, itibarları iade edilmiştir. Haksız
yere suçlamalarda öne çıkan nokta ise; kişisel husumetler, aşiret
çelişkileri, mevki düşkünlüğü ve pragmatist yaklaşımların bileşkesinin
oluşturduğu dar köylü zihniyeti ve çeteci anlayıştır. Öldürmeler, işkenceli
sorgu olayları, demokrat insanlara dönük "vergilendirme" adı altında zorla
para alma olayları devrimci adalet duygusunu ciddi ölçülerde tahrip etmiş,
emekçilerin devrimci adalet olgusuna kuşkuyla yaklaşmasına ve hatta çoğu
durumda bu noktada inanç yitimine yol açmıştır.
2- Devrimci faaliyetin bulunulan alanda egemen kılınması ve otorite
geliştirilmesi için; kentteki esnafa, gençlere ve kırsal alandaki köylülere
baskı ve meşru olmayan şiddet uygulaması, Dersim'de oldukça yoğun yaşanmış
ve tüm bunlar, kitle tarafından hoşnutsuzlukla karşılanmıştır. Elbette bu
uygulamalar; tipik çürüme işaretleridir ve devrimcilikle/yurtseverlikle uzak
yakın hiçbir ilişkisi yoktur!
l 12 Eylül'den önce başlamış olan "sol içi çatışmalar"; özellikle 1990'lı
yılların başlarında artmış ve bir çok ölümlü olayın gündeme gelmesine tanık
olunmuştur. Bu "sol içi çatışmalar"; bir yandan kitlede "güvensizlik"
yaratırken, diğer yandan da "aşiret" ilişkilerinin güçlenmesine zemin
hazırlamıştır. Çatışan taraflardan birini tutarak, kendi aşiret
ilişkilerinin güçlenmesini sağlayanlar, Dersim kitlesinin bilgisi
dahilindedir.
l"Devrimci inandırıcılığın yitirilmesi"ne neden olan faktörler kendini
ayrıca iki başka biçimde de ortaya koymaktadır.
1- "Abartılı yaklaşım"; kitlede devrimci inandırıcılığın yitirilmesine neden
olan en önemli faktörlerden biridir. Küçük ve orta çapta silahlı çarpışmalar
bile; devrimci/yurtsever kesimlerce "büyük muharebe" olarak verilmekte ve
"düşman güçleri onlarca kayıp verdi" denilerek, kitlelerin devrimcilere
inancı zedelenmektedir. Sömürgeciliğin psikolojik harekatının da etkisiyle,
kitlenin neye inanıp-inanmayacağı bulanıklaştırılmaktadır. Bu abartılı
yaklaşımların, halkın dilinde devrimcilerle dalga geçilme malzemesi haline
gelmesine izin vermektense gerçekleri yalın bir biçimde ortaya koymak ve her
türden abartılı yaklaşımdan kaçınmak evladır ve doğru devrimci tavır da
budur...
2- Yine, devrimci/yurtsever çevrenin bol "ceğiz-cağız"lı ve kısa sürede
büyük işler yapılacağı beklentisi yaratan ajitasyonlarının, pratikte
karşılık bulmaması, "inandırıcılık"ın yitirilmesinin bir diğer nedenidir. Bu
tür kuru ve boş ajitasyonların sık sık tekrarlanması ise, kitlede umutsuzluk
da yaratmaktadır.
l Bölgede bulunan devrimci ve yurtsever hareketlerin bazıları, kendilerini
etkin kılmak amacıyla yürüttükleri taraftar sayısını çoğaltma
faaliyetlerinde, devrimci olmayan yöntemlere de başvurmaktalar.
Bu pragmatist yaklaşımlar ise, devrimci/yurtsever kesime duyulan güveni
tamamen sarsıyor ve devletin bilinçleri bulanıklaştırmasına da neden
olabiliyor..
.
Tüm bu saydıklarımıza bağlı olarak, devrimci/yurtsever yapılar,
inandırıcılığını kaybediyor, bilinçler bulanıklaştırılıyor ve kitlelerde
güvensizlik yayılıyor. Böylece kitleler; "umut" olarak görebileceği, kendi
öz örgütlülüğü olması gereken devrimci/yurtsever yapılardan yoksun olarak,
devletle baş başa kalıyor. En temel konuların öne çıkarıldığı "basın
açıklamaları"na 15-20 kişilik kitlenin katılması ve kitlenin, çocuklarının
devrimci mücadeleye katılması konusundaki isteksizliğinin temel
nedenlerinden bazıları da bu tür uygulamalardır.
Doğal olarak bu yaşanılanlar da; devletin bilinçli "yozlaştırma"
politikasını ivmelendiren bir zemin oluşturuyor.
Bir bütün olarak ifade edecek olursak, işte isyan kenti Dersim'in,
"yozlaştırılma" ve "çürütülme" politikalarının özeti budur…
Demokratik Hareket
Sömürgeciliğin bilinçli politikalar uygulayarak, "yozlaştırma" ve
"çürütme"ye çalıştığı ve de bunda oldukça ileri adımlar attığı Dersim'i,
yeniden "isyan kenti" yapmak için, bazıları ivedilik arz eden çeşitli
görevler mevcuttur. Bunların bir bölümünü (legal-açık alandaki devrimci,
demokratik çalışma boyutunu) satırbaşlarıyla verelim.
Sömürgeciliğin "yozlaştırma/çürütme" politikaları, sözlü ve yazılı
biçimlerde teşhir edilmeli. Dersim kitlesinin bulunduğu her alanda, bu
teşhir politikası ısrarla yürütülmeli. Esnaflarla, gençlerle ve ailelerle
yapılacak bireysel ya da toplu söyleşilerde, bu konu anlatılmalı ve Dersim
kitlesinin yeniden isyancı kimliğine bürünerek, öncelikle "devrimci ve
demokratik kimlik" kazanılmasının yolları bulunmalı ve buna bağlı olarak da,
Seyit Rıza'nın başkaldırı ruhunu kuşanarak sömürgeciliğe karşı mücadele
etmenin kanalları yaratılmalı...
Fuhuş ve uyuşturucu şebekeleri teşhir edilerek, bu "pislik yayıcıları"na
karşı her türden tavır alınmalı ve bu kişiler tamamen tecrit edilerek
yalnızlaştırılmalı.
"İşbirlikçi" olduğu kesin olarak kanıtlanmış kişilerle, her türden ilişki
kesilmeli ve öncelikle bunlar uyarılarak, halka ihanet etmekten vazgeçmeye
çağrılmalı. işbirliğine ısrarla devam edenlere, gereği yapılmalı.
Bu üç noktada; Dersim'de bulunan ve devrimci/yurtsever nitelikteki çeşitli
parti, kurum ve tüm DKÖ biraraya gelerek, bir "Demokratik Hareket" odağı
kurmalı ve yozlaştırma politikalarına karşı ortak tavır almanın yollarını
bulmalıdır. Yozlaştırma politikalarının teşhirine yönelik çok yönlü bir
aydınlatma çalışması yapılmalıdır. Ayrıca, fuhuş ve uyuşturucu mekanlarının
kapatılması için, toplu gösteriler düzenlenmeli ve bu pislik yuvaları;
kitlesel eylemliliklerle dağıtılmalıdır!
On yıllardır Dersim kırlarında, kent ve ilçe merkezlerinde devrimci güçlerin
ayak basmadığı tek bir karış toprak, girilmedik tek bir ev, tek bir işyeri
olmamasına karşın, sağlam bir köylü kooperatifi hareketinin, devrimci,
demokratik kültür hareketinin ve kurumlarının yaratılmamış olması acıdır.
Kitle edebiyatı çokça kullanılsa da, Coğrafyamızın devrimci gelişmeye en
açık bölgesinde devrimcilerle emekçi kitleler arasındaki ilişki bir
bütünleşme ilişkisine oldukça sınırlı ölçülerde (ki bu da daha çok Ulusal
Hareket tarafından gerçekleştirilmiştir) dönüşmüştür.
İlerici tarihsel geleneklerle yoğrulmuş emekçi Dersimli seçim günü sabah
gidip gece gündüz topraklarını bombalatan Tansu Çiller'in, Mehmet Ağar'ın
DYP'sine oy verip, akşam gerillaya yardım götürebiliyor. Kurumsallaşmış
kitle mücadeleleri içinde örgütlü mücadeleye çekilmeyen emekçi insanın
politik kimliği böylesine parçalanabiliyor. Sömürgeciliğin geliştirdiği
yozlaştırma, çürütme hareketinin başarısının arkasındaki temel faktörlerden
biri de budur. Bu bağlamda, özellikle gençlerin ve duyarlı kesimlerin bir
araya gelerek, kendi geleceklerine ve kültürlerine sahip çıkabileceği bir
eğitim olanağı sağlayacak nitelikteki, Halk Kültür kurumları yaratılmalı ve
böylesi mekanların sayısı çoğaltılmalıdır... Bu tür politik-kültürel
kurumların yanı sıra köylere dönük kooperatifler, köy halk kütüphaneleri vb.
girişimler geliştirilmelidir. Bu ve başkaca kanallar yoluyla kitlesel ve
kalıcı öz örgütlerini-kurumlarını yaratmaları ve bunlar yoluyla mücadelenin
öznesi olmaları sağlanmalıdır.
Devrimci/yurtsever çevreler; adaletli, açık ve dürüst, abartıdan kaçınan ve
dediğini yapan nitelikleri kuşanarak, yeniden halkın güvenini kazanmalı ve
"umut" olabilme yolunda yeni başlangıçlar yapmalıdırlar.
Bunlar, öncelikli görevlerdir ve bir an önce gerçekleştirilmesinin önünde
hiç bir engel yoktur.
Unutmayalım ki; geçen her dakika, onurlu halkın bir ferdinin daha
yozlaştırılmasına/çürütülmesine neden olmaktadır. Gençleri sokaklardan,
birahanelerden ve fuhuş/uyuşturucu bataklıklarından kurtararak, dağlarda
umut elçileri olmasını sağlamak, öncelikli görevin yerine getirilmesiyle
örtüşür. Öyleyse, bu görevleri yerine getirmek için, bir araya gelmekten
başka seçeneğimiz yoktur!..
Bu öncelikli görevleri yerine getirirken; Ulusal Kurtuluş Mücadelesi'ni
geliştirmenin ve doğru biçimde yürütülmesinin tüm kanalları da açılmaya
çalışılmalıdır. UKKTH ilkesi temelinde, "Bağımsız Birleşik Demokratik" bir
ülke kurma şiarı, yeniden yükseltilmeli ve bu yönlü propaganda, her koşulda
yapılmalıdır...
Dersim'i, bu yoz ve çürütme politikalarından kurtarmak; yeniden eski ve
şanına yakışır bir isyan kenti yapmak için, Dersim'in emekçilerinin ve
gençlerinin birlikte hareket etme zamanı gelmiştir! Öyleyse, haydi hep
birlikte Demokratik Hareket odağı oluşturmaya...
Bu yazi S.Munzur SAFAK'tan
alintidir
|