Ertuğrul DANIK
Günümüzde var olan ve kaybolmaya yatkın yerel
inanışlar ve uygulamaları incelediğimizde, kimi zaman Hititler'in Haşşa
adlı ocak tanrısına ulaşılırken, kimi zamanda Dersim aşiretlerinin XIII.
Yüzyıl yerleşiminden önce var olan yerel inançlara ulaşılmaktadır. Bu
çeşitliliğe bir de Dersimliler'in göç ettikleri ve göç yolları üzerinden
taşıdıkları kimi motifleri de eklediğimizde, ortaya Hindu, Şamanist,
Zerdüşt, Yezidi, Ehl-i Hak, Eski ve Yeni Ahit, Mezopotamya ve Antik
Anadolu kökenli birçok motifin karışımından oluşan, yepyeni bir tablo
çıkmaktadır. Mevcut durumuyla paganist özellikler taşıyan Dersim inancı
yani mitolojisi ve pantheonu, uzun süreli bir kültürel deformasyonun yeni
biçimi olarak incelendiğinde(ki biz bu çalışmada sadece panthoneona ait
söyleneceklerdeki kimi motifleri inceleyeceğiz) hangi motifin bizi
nerelere götürdüğünü/götürebildiğini görmeye çalışacağız.
Kuşkusuz bu çalışmanın gerçek sonuçları, uzun soluklu bir çalışmadır.
Çalışmalar yoğunlaşıp kaynaklar arttıkça; olası sonuçlar, Dersim kimliği
konusunda da önemli veriler oluşturacaktır.
KEMİKLERDEN DİRİLTME
Şıh Delil, uzun süreden beri yanında çalışmakta olduğu, Pilvenk (şimdiki
Dedeağaç) Köyü'nün Ermeni keşişi Piro'dan, yaşadıkları köy ve yöre için pay
ister. Karşılıklı restleşmeler sonunda Şıh Delil "ruhani" üstünlüğünü kabul
ettirince; Piro, Şıh Delil'e kurbanlık bir koç gönderir. Kesilen koçun
kemikleri, postuna geri doldurulup, Şıh Delil tarafından asa ile
canlandırılır ki, bu nedenle Şıh Delil'e "koyun canlandıran" anlamında "Şıh
Delili Berhecan" denilir. Dersim yöresinde anlatılan bu mitos, Pilvenk
aşiretinin soy babası olarak kabul edilen Şıh Delili Berhecan'ın, Dersim
mitolojisinin tanrıları kabul edilen diğer kişiliklerine karşı anlatılan, en
önemli mitos durumundadır.
Dersim bölgesinde anlatılan bu olayın bir
benzerini Hacı Bektaş'ın Velayetname'sinde de görmekteyiz. Hacı Bektaş,
kendisi ve yoldaşları için kurban edilen kuzuları; kemik, baş ve ayakları
ile birlikte postlarına koydurup, konulan bir odanın içinde dua ile
diriltmektedir. Aynı şekilde Sultan Sucauddin Menkabesi'nde, Baba Mecnun
adlı bir şeyh, Sultan Sucauddin'in yanına bir oğlak olarak gelir ve kesilip
yenilir. Geriye kalan kemikler ve baş, postun içine konulunca oğlak dirilir.
Baba Mecnun'da eski kılığına döner. Elazığ Tabanbükü (Şeyh Hasan) köyünde
yaşamış olan Şeyh Ahmet ise, Sultan Alaattin ve askerlerini doyurmak için
yakalanıp kesilen geyiklerin kemiklerini; derilerine koydurtup gülbank
okuyarak, şimşekler ve ışıklar içinde yeniden diriltir. Şebinkarahisar
yöresinden derlenen bir efsanede de, Yavuz Sultan Selim için kurban edilen
dört koç, çobanları tarafından kemikleri derilerine doldurularak, dua ile
diriltilmişlerdir ki son iki anlatımda da saklanan bir kemik yüzünden,
dirilen hayvanlardan biri sakat kalmıştır.
Kuzu, koç, yada bir başka hayvanı ya da daha
genellenmiş deyimle, öldürülmüş bir hayvanı kemiklerinden diriltme motifi,
genel anlamda Şamanizm'den kaynaklanan bir motif olarak açıklanırken; bu
inancın kaynağında, yeniden dirilişin kemikler sayesinde olacağı
bulunmaktadır. Bir başka deyişle kemikler ilk duruma dönüşün yani yeniden
dirilişin ya da doğumun çekirdeği olarak kabul edilir. İslam öncesi Türk ve
Moğol inancında varlığı bilinen yeniden yaratılış inancı nedeniyle, kurban
hayvanlarının kemiklerinin kırılmamaya çalışılması ve bunların genellikle
gömülerek korunmaya çalışılması, kemiklerin kaybolması ya da kırılması
durumunda hayvanın yeniden doğumunda sakat olacağına dair oluşan inanç;
motif kaynağını merkezi Asya/Orta Asya'ya götürmekle birlikte, Hint kültür
çevresinin etkileri de göz ardı edilmez.
İran merkezli Ehl-i Hak mitolojisine göre;
Şah Fazıl, tamamen yiyeceksiz kalan arkadaşlarına, tek bir kemiğini bile
kırmamaya dikkat ederek, "Kuzu Barra"yı keserek yemelerini söyler. Yemekten
sonra asası ile toprağa vurarak "Kuzu Barra"yı diriltir. Bu olay bir çok
defa tekrar edilir ve her defasında Barra yeniden diriltilir ki; Orta Asya
Şaman ve Hint kökenli aziz ve yogilerin yarattığı bu motif, İran üzerinden
Ortadoğu ve Anadolu'yu etkilemeye devam ederken; Hıristiyan mitolojisindeki
Aziz Curcis'in, Hıristiyanlığa davet ettiği hükümdar tarafından
öldürüldükten ve bir kuyuya atıldıktan sonra, bir yıldırım gürlemesi ile
kemiklerinden dirilmesi ya da Kur'an da yüzyıl ölü kalıp dirilen kişinin
eşeğinin kemiklerinden diriltildiğinin anlatılması, tek tanrılı dinlerde de
benzeri motiflerin varlığını gösterir. Her ne kadar her iki olayda da
canlanan/canlandırılan kuzu ya da koç değilse de, bu anlatımları kemiklerden
diriltme başlığı altında değerlendirmemiz gerekir. Bu bağlamda yine Ehl-i
Hak mitolojisindeki, Sultan Sahak'ın nehirden yakaladığı bir balığı,
kırılmamış kılçığından diriltmesi mitosunu da atlamamak gerekir.
Sonuç olarak, kemiklerden diriltme motifinin
kaynak ve kökenini Orta Asya, Hindistan ve Doğu İran üçgeninde ve özellikle
de Şaman kültüründe aramak gerekir. Söz konusu motif, XIII. yüzyıl öncesinde
Ortadoğu ve Balkanlar'a doğru yayılarak tek tanrılı dinlerin mitolojisini
etkilemiş olsa da, Anadolu'daki tarikat ve yerel mitolojilere ulaşması XIII.
yüzyılda artarak yoğunlaşan Moğol baskıları sonrasında Anadolu'ya doğru
ilerlemeye başlayan kalenderi ve gezgin dervişler ile, kimi yerel aşiret soy
babaları tarafından gerçekleştirilmiştir. Motifin yerel söylenceler ile
velayetnameler ya da menakıbnamelerde çok az oranda temsil edilmesi, çok
popüler bir mitos olmadığı şeklinde açıklanabilir.
YÜRÜYEN DUVAR VE VAHŞİ HAYVANLARA HÜKMETME
Seyyid Mahmud Hayrani, Baba Mansur'u ziyarete gittiğinde bir aslana binerek
bir yılanı elinde kamçı yapar. Buna karşılık Baba Mansur, yapmakta olduğu
duvarı "yürü" emri ile yürütüp, vahşi hayvanlara hükmederek gelen Seyyid
Mahmud Hayrani/Kureş'i karşılamıştır. İki yerel tanrısal kişiliğin
karşılaştığı ve üstünlük sağlamaya yönelik eylemlerin anlatıldığı bu
mitosun, Anadolu'daki benzer örneğini sadece Hacı Bektaş Veli Velayetname'si
ile Elvan Çelebi'nin Menakıbu'l Kudsiyye'sinde ve Saltukname'de
görebilmekteyiz.
Velayetname'de vahşi hayvanlara hükmederek
gelen kahraman, dönemi içinde daha çok Mevlevilik ve Rıfailikle
ilişkilendirilen Seyyid Mahmud Hayrani'dir. Hayrani, bu defa Hacı Bektaş
Veli'yi ziyarete gider ve yine Dersim varyantında olduğu gibi, Hacı
Bektaş'ın oturduğu kayayı "yürü"emriyle yürütmesi ile karşılanır. Menakıbu'l
Kudsiyye'de ise, aslana binip yılanı kamçı yapan Seyyid Ahmed-i Kebir-i
Rıfai, bindiği duvarı yürüterek onu karşılayan Dede Garkın'dır.
Saltukname'de ise, Karaca Ahmed Sultan'ın Hacı Bektaş'a karşı aslana binip
yılanı da kamçı yaparak gittiği ve Hacı Bektaş'ın onu duvar yürüterek
karşıladığı anlatılır. Bu anlatımın bir ifadesi olarak İstanbul'daki Karaca
Ahmed Sultan Türbesi'nde "Yürüten cansız duvarı Hacı Bektaş Veli/Bindin
aslana Gazanfer Karaca Ahmed Veli" mısrası yer almaktadır.
Yazılı bu üç kaynak dışında, iki veli/evliya
ya da tanrısal kişiliklerin birbirine meydan okuması, temsil ettiği
otoriteyi/inanç kimliğini öne çıkarma ve üstün kılma mücadelesi olarak da
değerlendirebileceğimiz motifin kahramanları, zaman zaman vahşi hayvan
sürücüsü olarak Ahmet Rıfai, Ahmed Bedevi veya Hacı Bayram olabilmektedir.
Motif, Hint kökenli olarak kabul edilip,
batıya doğru gelişi kalender tarzı gezgin dervişlere yüklense de, Anadolu
uygulaması için daha çok İran merkezli Ehl-i Hak inanışındaki söylencelere
bakmak gerekir. Pir Mikail'in, aslana binip yılanı kamçı yaparak Sultan
Sahak'ı cezalandırmaya gitmesi üzerine; Sultan Sahak'ın, yoldaşı Davud'a
örnekte olduğu duvara binerek Pir Mikail'i karşılamasını istemesi, Davud'un
da bindiği duvarı yürüterek Pir Mikail'i karşılaması mitosu, Sultan Sahak'ın
bir görüntüsü olarak kabul edilen Hacı Bektaş tarafından ya da Ehl-i Hak ile
Dersim Aleviliği arasındaki kurulabilen ilişkiler nedeniyle, Dersim'de
anlatılması doğal görülmelidir.
Benzer motifin; Pakistan'da, kaplana binmiş
Şah Madar Sahib'in elinde kamçı olarak kullandığı yılan ile birlikte, bir
başka azize karşı yürümesi ya da iki Hintli müslüman aziz, Seyyid Tajuddin
Şersavar ve Şeyh Kutbuddin Mannavar Hansoi'nin aynı şekilde karşılaşmaları;
motifin kaynağını İran Horasan'ı, Pakistan ve Hindistan çizgisi üzerine
götürür. Bu durumda motifin Hindistan üzerinden gezgin dervişlerce Pakistan
ve İran bölgelerine yayıldığı, devamında ise Moğol baskılarından kaçarak
Anadolu'ya gelen dervişlerce, Anadolu'da yaygınlaştırıldığını ve daha çok
Alevi/Bektaşi mitolojisinde Antik Anadolu ve Mezopotamya kültürlerinin
etkisini yadırgamamakla ve hatta kabul etmekle birlikte, söz konusu motif
kökeninin Mısır, Hindistan, Anadolu vb. kökenli kültürlerdeki "güneş tanrı"
kültüne yapılan göndermeler, bu aşamada zorlamadan öteye gidememektedir.
Ancak, M.Ö. 6. binde leopara binen Çatalhöyük ana tanrıça figürlerinden
itibaren, Anadolu ve Mezopotamya kültürlerinde (Sümer, Elam, Babil, Urartu,
Hitit, Frig vb.) tanrıların aslan ya da bir başka vahşi hayvan üzerindeki
tahtta oturmaları veya direkt olarak bu hayvanlar üzerinde tasvir
edilmeleri, Geç Hitit'te ana tanrıça Kubaba ile birlikte ve devamında önce
Kybele, ardından Meryem Ana ile birlikte devam eden vahşi hayvanlara
(özellikle aslanlara) hükmetme ya da onlarla dostluk kurma motifi, artık
tanrılarla birlikte tanrısal kişiliklere de yüklenmeye başlanmış ve İsa'nın
zaman zaman aslanlı tahtta oturması (Roma geleneği olarak kabul edilir),
Daniel (Danyal) peygamberin aslanlı arenaya atıldığında, aslanlarla dostluk
kurması, süreç içinde Hacı Bektaş Veli'nin aslan ve geyik gibi evcil olmayan
hayvanlarla olan dostluk motifine de kaynak olabilmiştir. Her ne kadar Antik
Anadolu kökenli bu uygulamalar, vahşi hayvanlara hükmetme motifi içinde
görünse de, bir bir uygulama olarak aslana binip yılanı kamçı yapma ve buna
karşılık duvar ya da kaya vb.cansız bir nesne yürütülerek karşılık verilmesi
motifinin uygulamalarını; Horasan, Pakistan, Afganistan ve Hindistan
çizgisinde bulabilmekteyiz. Bununla birlikte, motif kökeni olarak Eski Türk
inancındaki karanlıklar tanrısı Erlikhan'ın kara bir ata binerek yılanı
kamçı yapması, Eski Mısır'da kahinlerin Firavunların önüne aslana binip
yılanı kamçı yaparak çıktıklarına dair görüşler de bulunmaktadır.
İki evliya, aziz ya da tanrısal kişilikler
arasında bir yarışma ve egemenlik kurma savaşımının ürünü olan bu türden
söylencelerin yanında; herhangi bir yarışma ve karşılaşma olmadan gelişen
benzer motiflere rastlamak olasıdır. Dersim anlatımında Seyyid Mahmud
Hayrani'nin, kendisine odun getiren Seyyid Kalman ve Kalü Ferat'ı duvar
yürüterek karşılaması ya da Şıh Hüsamettin Aseli'nin, sefer durumundaki
padişahı oturduğu dalı yürüterek karşılamasında olduğu gibi; XIV. Yüzyılda
yaşamış Penjab'lı sufi kalender Abu Ali'nin bir duvarı at gibi yürütmesi,
Delhi'li Şeyh Lokman'ın, şeriat kurallarına uymadığını söylemeye gelenleri
oturduğu duvarı yürüterek karşılaması, Hatay'lı Beyazıd-ı Bestami'nin aslana
binip yılanı kamçı yapması, Sih dini kurucusu Guru Nanak'a karşı sidhalardan
birinin duvar yürütmesi ile; Tibet Budizmi, Sih efsaneleri ve Hindu Budist
geleneklerinin önemli unsurlarından olan "Seksendört Sidha" efsanesinin
birinde, Kral Dambipa'nın karısıyla birlikte dişi bir kaplana binerek,
zehirli bir yılanı kamçı olarak kullanması anlatımlarını inceleme alanı
içine almak gerekir.
Ayrıca, bugün Paris Milli Kütüphanesi'nde
bulunan, 1288 tarihli Kitab-ı dakaik al-hakaik adlı minyatürlü yazmada yer
alan bir minyatürde, bir figür (sultan/melik) elinde bir yılan ve taç tutmuş
şekilde aslana binerken tasvir edilmiştir. İstanbul Arkeoloji Müze'sinde
bulunan 1209 tarihli bir Artuklu sikkesinde yılan/ejder kuyruklu bir aslana
binen figür, Yunan ve Roma mitolojisinin tanrılarından, leopar üzerindeki
Dionysos ile ilişkilendirilip, Antik Anadolu kültürü ile bağlantı kurulur.
Benzer bir diğer sikke ise, Malatya Müzesi'nde görülmektedir. Artuklu
Dönemi'ne tarihlendirilen bu sikkede, aslana binmiş bir figür görülürken,
her iki Artuklu sikkesinde aslan üzerinde yer alan figürün elinde bir nesne
tuttuğu izlenimi bulunmaktadır. Ancak, tuttuğu varsayılan bu nesnenin bir
kılıç mı, bir asa mı, bir yılan mı yoksa başka bir şey mi olduğu, net olarak
belli değildir. Ayrıca XVII. Yüzyılda yapılmış olan ve bugün Londra'daki
Nasser D. Halil İslam Sanatı Kolleksiyonu'nda bulunan "Halili Falnamesi"
isimli minyatürlü bir başka yazmada da, 1049-1141 yılları arasında Horasan
bölgesinde yaşamış olan, Ahmed-i Jam adlı sufi bir dervişin, aslana binerek
bir yılanı kamçı olarak kullanıp, bir diğer yılanı da dizgin olarak
kullandığı tasvir edilmiştir.
Bütün bu bilgiler, XIII. yüzyıl başlarında bu
motifin Anadolu'da bilindiğini ve çok popüler olmasa da, özellikle sikke
örneklerinde olduğu gibi egemenlik sembolü ve erk gösterisi olarak
kullanıldığını göstermektedir. Olasılıkla, Artuklu sikkelerinde kullanılan
bu motif, yine Artuklu sikkelerinde örneğini gördüğümüz ve yerel inanışlarda
büyük etkisi bulunan St. George'un at üzerinde ejderhayı öldürmesi motifinde
olduğu gibi, müslim ya da gayrımüslim toplulukların yerel inanışlarından
kaynaklanmıştır.
Benzer bu veriler ile birlikte, aslana binerek vahşi hayvanlara hükmetme ya
da ilişkili olan benzer motiflerin, XIII. yüzyıl öncesinde Anadolu'da
bilindiğini ve kullanıldığını, XIII. yüzyıl başlarında Moğol baskısından
kaçarak Anadolu'ya gelen gezgin dervişler ve yine aynı nedenle Anadolu'ya
göçe zorlanan kimi tarikat ya da aşiret soy babalarının taşıdığı, aynı
nitelikteki motiflerle desteklenerek güçlendirildiğini ve yaygınlaştırılarak
popülerize edildiğini düşünmek gerekir.
BİTMEYEN YİYECEKLER
Dersim bölgesindeki Üryan (Sultan) Hıdır, Şıh Hüsametti Aseli ve Seyyid
Gabani efsanelerinin ortak bir motifi olarak; misafirlere (genelde yöreye
gelen sultan ve askerlerine) ikram edilen bir kap yemeğin (ki genellikle
bıskaşiri/gömme olarak kabul edilir), tüm misafirler ya da askerler
doyduğunda hala bitmediği anlatılır. Dersim mitolojisinin çok bilinen bu
motifini, Hacı Bektaş'ın Velayetname'sinde bitmeyen hamur motifi olarak
görürken, Anadolu ve Balkanlar'a uzanan bölgede pek çok noktada, aynı motife
rastlanmaktadır.
Antalya'nın Elmalı İlçesi, Tekke Köyü'nde
türbesi bulunan Abdal Musa Velayetnamesi'nde, Abdal Musa'nın denizden gemi
ile gelen askerlere, Tokat'ın Zile İlçesi, Kepez Köyü'nde türbesi bulunan
Şeyh Ahmet'in, savaşa giden padişah ve yanındakilere (askerlerine), Seyyid
Ali Sultan'ın Trakya Bölgesi varyantında, Seyyid Ali Sultan'ın, Edirne
Paşası ve askerlerine, Bulgaristan'da yaygın Muhyiddin Baba inancında,
Muhyiddin Baba'nın üç ayrı köy halkına; Şeyh Hasan Onar'ın, Sultan Alaaddin
ve askerlerine sunduğu yemek, herkesin doymasına karşın bitmez. Motifin
bildiğimiz ve bilmediğimiz yaygınlığı, kolay sahiplenildiğini ve popüler
olduğunu göstermektedir.
Bitmeyen yiyecek motifinin kaynağı, mevcut
bilgi ve kaynaklar ışığında İncil'e ve bu nedenle de Hıristiyan inancına
bağlanırken; İncil'de Hz. İsa'nın, kendisi ve açıkmış olan havarilerine
bitmeyen ekmek ve balık sunmaktadır. Benzer motif Kuran'da geçmese de, kimi
hadis kitaplarında Hz. Muhammed'in Ebu Talha'nın evinde, bir ekmekle
toplanan cemaati doyurduğu anlatılır. Aynı şekilde, Hacım Sultan
Velayetnamesi'nde Hacım Sultan'ın Horasan'dan gelirken Ahmet Yesevi'den
aldığı sofranın, kırk yıl boyunca bir ağaçta asılı kalması ve gelip geçen
yolcuların sofradan yemelerine karşın, sofradaki yiyeceklerin bitmemesi ve
Eflaki'de Mevlana'nın bir tepsi helva ile yüzlerce kişiyi doyurduğunun
anlatılması; bu motifin, Hıristiyan kültüründen entegre edilerek özellikle
de Alevi/bektaşiler arasında yaygınlaştığını göstermektedir. Bu yaygınlaşma
zaman zaman evliya ya da tanrısal kişilikler sınırını aşarak, bir çok yerel
baba/abdal gibi kişiliklere ilişkin söylencelere ve kimi Anadolu masallarına
da girmiştir.
ATEŞTE, KAZANDA YA DA FIRINDA DENEME
Dersim efsanelerinin sevilen motiflerinden birisi de ateşte, kazanda ya da
fırında denenme motifidir. Dersim mitolojisinin kahramanlarından Ağuçan,
yollarına çıktığı Tatarlar (bize göre Moğollar) tarafından hem ateşte hem
kazanda; Kureyş, Derviş Güler (ya da Beyaz) ile birlikte Bağın kale komutanı
tarafından fırında; Hasan Halife ise, Pertek kale komutanı tarafından
fırında denenirler.
Ateşte deneme motifi, Dersim'de olduğu kadar, Alevi/Bektaşi
menakıbnamelerininde sık sık kullanılan bir motifidir. Hacı Bektaş Veli
Velayetnamesi'nde, Hacı Bektaş'ın halifelerinden Karadonlu Can Baba Tatarlar
tarafından kaynar kazan ve odun ateşinde denenir. Üç gün yanan ateşten sağ
çıkan Karadonlu Can Baba gibi; Kolu Açık Hacim Sultan Velayetnamesi'nde,
Hacim Sultan'ın yoldaşlarından Burhan Abdal, yanan fırında denenir ve bu
denemeden sağ olarak kurtulur. Menakıbu'l Kudsiyye'de, Selçuklu kadısı Köre
Kadı'nın isteği ve tahrikleri üzerine, Baba İlyas'ın müridlerinden Oban,
odun ateşinde denenir ki, aynı menakıbnamede Baba İlyas'ın zaviyesine
yapılan kundaklamada, henüz beşikte olan Muhlis Paşa'nın üç gün ateşte
kalmasına karşın ölmediği anlatılır. Abdal Musa Velayetnamesi'nde, Teke
Beyi'nine yaktırdığı ateşe giren Abdal Musa ve yoldaşları yanmadıkları gibi,
bastıkları her yeri çime çevirirler. Hatay evliyalarından Beyazıd Bestami
ise, kendisini denemek isteyen Hıristiyanlar'a karşı, çocuğunu kireç ocağına
sokar ve sonra elini sokup sağ olarak çıkarır.
Alevilik ve Bektaşilik söylencelerinin çok
sevilen ve popüler olan bu motifi, Kuranı Kerim'de Hz İbrahim'in Nemrut'un
yaktırdığı ateşte yanması ve Hıristiyan azizlerinden Curcis, Aya Yorgi ya da
St Georges'in Musul hükümdarınca ateşe atılması anlatımlarında da görsek,
motifin asıl kaynağı olarak Şaman inançlarına kadar gitmek gerekir.
Şamanların ateşe karşı kendini duyarsız duruma getirmesi ve ateş üzerinde
yürümesi, ateşte kızarmış demirin acı duyulmadan ele alınabilmesi gibi
denemeler, yani ateşe hükmetme davranışı, şamanlığın gerekliliğidir. Hint
sufilerinin de benzer denemeleri yapması, bölge etkileşimi olarak
düşünülürken; Hive kentinde türbesi bulunan Alev Hoca'nın, ateşe atılarak
denenmiş olması, motifin şaman kökenli olabileceği görüşünü destekler.
Ancak, Hint sufileri ile, İran merkezli Zerdüş inancındaki ateş kutsallığını
ve ateş tapınakların da düşündüğümüzde, ortaya İran, Orta Asya ve Hindistan
üçgeni ve bu alan içindeki inanç biçimleri çıkar.
Hemen tüm varyantlarında merkezi otoriteyi temsil edenlerce, zorlama sonucu
yapılan bu eylemler, otorite ile inanç arasındaki mücadeleyi simgeler.
Aslında burada denenen söylencedeki kişi değil, kişinin temsil ettiği
inancın kendisidir. Bu bağlamda değerlendirdiğimizde, önceden bilinen ve
Anadolu'ya taşınan eylem biçimi, gerek islamiyet ve gerekse Hıristiyan
inanışlarındaki ateşte deneme motifi ile desteklenerek ve şekil
değiştirerek, bugünkü şeklini almış olmalıdır. Motifin Anadolu'ya aktarımı
ise, kemiklerden diriltme ve duvar yürütme motiflerinde olduğu gibi, gezgin
dervişlerce yapılmış olmalıdır. A.Y. Ocak, motif kaynağını şamanlığa
bağlarken, 1258'den sonra Moğol Sultanı Hülagu'nun Bağdat'ı almasından
sonra, Rıfai dervişlerince Anadolu'ya taşınmış olacağını belirtir.
ASA İLE SU ÇIKARMA
Bugünkü Pertek ilçesi Pınarlar (Paşavenk) nahiyesi, Koçpınar Köyü'nde
ziyareti bulunan Hasan Halife'nin, döneminde suyu olmayan bu köy için,
asasıyla yere vurarak su çıkarması mitosu; Dersim mitolojisinin
saptayabildiğimiz asa ile su çıkarma motifinin tek örneğidir.
Dersim'de popüler olmayan su çıkarma motifi,
Anadolu'nun birçok yerinde çok yaygın bir eylem tarzıdır. Hacı Bektaş
Veli'nin, Lokman Parende'nin, Horasan erenleriyle toplandığı okulda kaynak
suyu çıkarması (ki Hacı Bektaş, bu eylemini daha sonra birkaç defa daha
tekrarlamıştır); Seyyid Ali Sultan'ın (Kızıl Deli), Trakya varyantında bir
tekke yakınında su çıkarması; Hacim Sultan'ın, susuz kalan bir köyü suya
kavuşturması ve bir kayadan eliyle su çıkarması, Abdal Musa'nın, misafir
olduğu bir evde su bulamaması üzerine, yumruğunu yere vurarak su çıkarması,
Sarı Saltuk'un, ejderha ille savaştan sonra elleriyle toprağı kazarak su
çıkarması, Seyyid Ali Sultan'ın, asası ile su çıkarması ile birlikte,
Tokat'taki Çeltek Baba denilen Şeyh Mahmut Emircidoğan'ın, Çeltek Köyü'nde
asa ile su çıkarması, Şeyh Hasan'ın, Onar köyünde tekme ile vurduğu kayadan
su çıkarması; Yıldırım Bayazıd'ın damadı Emir Sultan'ın, bir savaş sırasında
gaziler abdest alsın diye mızrağı ile su çıkarması; Seyyid Rüstem Gazi'nin,
tekkesinin yakınındaki değirmen için asasıyla su çıkarması eylemleri,
motifin yaygınlığını gösterir.
Su çıkarma motifinin, birçok kültürdeki su
kültü ile olan ilişkilerini bir yana koyarsak, zor durumda kalanlar için ya
da susuz kalan bir köy için, herhangi bir şekilde su çıkarılması ile ilgili
ilk bilgileri, Kitabı Mukaddes'te Filistinliler ile savaşan Samson'un
susuzluk nedeniyle zor durumdayken yerden, Kuran'da Eyüp Peygamberin
hastalığı sırasında ayağı ile vurduğu yerden su çıkarması ile, Sina Çölü'nde
susuz kalan İsrailoğulları için, Hz. Musa'nın asası ile taştan su çıkarması
mitosları şeklinde bulmaktayız. Ayrıca Kuran'da geçmese de, Hz. Muhammed'in
bir savaş sırasında elindeki oku yere saplayarak su çıkardığının
anlatılması, motif kaynağını kutsal kitaplara götürür. Ancak, gerek
Mezopotamya ve gerekse Antik Anadolu kültürlerindeki su kültünün verileri,
aşiretlerin geldiği ve geçiş yollarında öğrendikleri motifleri,
yerleştikleri coğrafyadaki motiflerle senkretize ettiklerini de unutmamak
gerekir.
HIRKA İLE SUYU GEÇME
Hırkası üstünde Murat Nehri'ni geçerek Pertek'e gelen Hasan Halife dışında,
Dersim bölgesinde Sarı Saltuk'a ilişkin yapılan aktarımlara şüphe ile
bakmaktayız. Sarı Saltuk söylencesinin özgün varyantını derleyemediğimiz
gibi, mevcut anlatımlar Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi ile özdeştir. Bu
nedenle Sarı Saltuk'un, denizi seccade/hırka ile geçme olayı bir yana, Hasan
Halife'nin Murat Nehri'ni hırka ile geçmesi, bu anlamda saptayabildiğimiz
tek hırka ile suyu geçme motif örneğidir.
Hacı Bektaş'ın, Kızılırmak'ı seccadesi
üzerinde geçmesi; Sarı Saltuk'un, seccade üzerinde Karadeniz'de bir çok yeri
dolaşması; Menakıbu'l Kudsiyye'de, Baba İlyas müridlerinin, atıldıkları
denizin üstünde oturması ya da yürümesi ve Otman Baba Vilayetnamesi'nde,
Otman Baba'nın bir defa deniz bir defa göl ve bir defa da ırmak üzerinde
yürüyüp karşıya geçmesi, su üstünde mucizevi geçiş motifinin popülaritesinin
yaygınlığını göstermektedir.
Motifin sadece İncil'de görülmesi ve bu
anlatımda Hz İsa'nın havarileri ile birlikte takip edildiğinde, havarilerini
kayıkla gönderdikten sonra, kendisinin denizi yürüyerek geçmesi, motif
kaynağını Hıristiyan kültürüne götürür.
MEKAN DEĞİŞTİRME
Dersim'deki yerel inanışlarda, Hızır'ın her an ve her yerde olabileceği, bir
mekandan bir başka mekana, zaman kavramı olmaksızın ulaşabileceğine dair
oluşan inanç geleneği ve zaman zaman gördükleri kimi ak sakallı ihtiyarların
sürekli olarak yollarına çıktığına, yani mekan değiştirdiklerine dair
aktarılan anlatımlar ile ilgili en belirgin efsane, Çoban Munzur'un ağası
için hacca sıcak helva götürmesidir. Munzur, ağasının hanımından aldığı
sıcak helvayı soğutmadan, hacda bulunan ağasına sunarken, mucizevi bir
şekilde mekan değişikliği yapar. Munzur kadar bilinmese de, Düzgün Baba'ya
ait bir varyantta; Düzgün, çok uzaklarda bulunan amcasına sıcak roneni
götürürken yine mucizevi mekan değişikliğini yapar.
Hacı Bektaş Velayetnamesi'nde; Hacı Bektaş'ın,
hacda bulunan Lokman-ı Perende'ye, Munzur söylencesinde olduğu gibi,
Lokman'ın karısından aldığı sıcak pişiyi soğumadan iletmesi; Anadolu'nun
çeşitli yörelerinde, Muhyiddin Abdal'ın hacda bulunan ağasına sıcak helva
götümesi ya da Mustafa Şevki Paşa'nın bir çobanının, paşa hacda iken ona
sıcak içli köfte götürmesi, Anonim bir Erzurum efsanesinde bir evin
uşağının, hacda bulunan efendisine sıcak helva götürmesi, mekan değiştirip
uzaklarda bulunan (genelde hac görevinde) bir kişiye yeni pişirilmiş bir
yiyeceğin soğumadan götürülmesi motifinin, sevilen bir motif olarak sadece
söylencelerde değil, çeşitli masallarda da kullanılmıştır.
Kaynak olarak herhangi bir kültüre götürmek
mümkün görünmese de, daha çok sihir/büyü gibi güçlerin ve mistitizmin etkin
olduğu, kuş donlarına girilerek uzak yerlere ulaşılabildiği inancının
bulunduğu, şaman ve uzakdoğu kültürünün etkinlerini düşünmek gerekir.
KURU AĞACI/ASAYI YEŞERTME
Dersim mitolojisinde, Şah Haydar'da denilen Düzgün Baba ve Derviş Cemal, kış
gününde kuru ağaç dallarına asaları yada tarikleri ile dokunarak, onları
yeşillendirmekte ve hayvanlarını beslemektedir. Kureyş efsanesinde ise, yere
dikilen asa yerine iki ağaç yetişir.
Hacı Bektaş Rum ülkesine (Anadolu)
gönderilirken, kendisi için ocaktan alınıp atılan odunun, Hak Ahmet Sultan
tarafından tutulup, bugünkü Hacı Bektaş tekkesi önüne dikilip yeşermesi;
Hacim Sultan'ın, yere diktiği asanın yeşermesi; yine Hacı Bektaş'ın, Ahi
Evran'ın isteği üzerine asasını dikip kavak ağacı olarak yeşertmesi; Seyyid
Ali Sultan'ın, attığı bir oku alarak yeşertmesi; Seyyid Rüstem Gazi'nin,
misafir olduğu bir yerde hatıra olsun diye ağaçtan yapılma bir şişi yere
dikerek yeşertmesi; kuru ağacı yeşertme motifinin görülebilen belli başlı
benzer örnekleri iken, Bayezid-i Bestami'nin müridi olan bir çoban'ın,
asmadan dal alıp ikiye kırarak, dikilen çubuklardan iki ayrı üzüm elde
etmesi, Dersim mitolojisinde pantheonda yer almasa da, yerel bir inanış
olarak Mazgirt'teki Çoban Baba Türbesi söylencesindeki türbe önünde
bırakılan asanın yeşermesi olaylarındaki gibi, yeşeren ağaç-çoban ilişkisini
anımsatır.
Motif kaynağı konusundaki tek öneri, Aziz
Curcis'in bir deneme sırasında ağaçtan yapılmış mobilyayı yeşertmesi
olayından dolayı, Hıristiyan inancı ile ilgili olsa da, Şamanist kökenli
"ağaç kültü" ve Mezopotamya kökenli "hayat ağacı/kutsal ağaç" motifini bir
yana atmamak gerekir. Kuru ağacın yeşerip yaşam bulması ile hayat ağacı
kültürünü, yeniden yaşama dönme bağlamında yanyana koymak gerekir.
DİĞERLERİ
Başlı başına bir motif olsa da, irdeleme
açısından kaynakların yetersiz kaldığı ya da nüans olarak daha önce
irdelediğimiz motiflere yakın olan bu sınıflamada; oturdukça dolmayan kilim,
yenildikçe bitmeyen ot/arpa, zehirle denenme ve bu denemeden kurtulma ile,
kış vakti meyve toplama motifleri sayılabilir. Bitmeyen/dolmayan başlıklı
motifler, bu bağlamda bitmeyen yemek motifi ile birlikte, sunulan bir şeyin
bitmemesi/dolmaması/herkeese yetmesi şeklinde değerlendirilebilinir. Aynı
şekilde, zehirle denenme motifi, ateşte, kazanda ya da fırın gibi ortamlarda
denenme motifi ile birlikte, kahramanın herhangi bir şekilde denenmesi;
tastan dökülen süt damlacıklarının su kaynağı oluşturması, çeşitli yol ve
araçlarla su çıkarma olarak ele alınabilir. Kış vakti meyve toplama motifi
ayrıcalıklı olsa da, irdeleme açısından kaynak yetersizliğinden
değerlendirme dışında tutulmuştur. Ancak, Hacı Bektaş ve Abdal Musa gibi
velayetnamelerindeki meyve vermeyen ya da kuru ağaçtan meyve toplama
motifleri, paralellik anlamında ilişkilendirilebilinir.
Ele aldığımız bu motiflerden dolmayan kilim
ile bitmeyen arpa/ot motifi, Şıh Hüsamettin Aseli, Seyyid Gabani ve Sultan
Hıdır efsanelerinde, misafirlere sunulan bitmeyen yiyeceklerle birlikte
anlatılır. Zehirle denenme motifi ise, sadece Ağuçan efsanesinde görünür ki,
etimolojik olarak Ağuçan isminin "ağu içen" yani "zehir içen" şeklindeki
çözümlenmesi, bu denemenin efsane ve kahraman isminin asıl motifi olması
gerekir. Oysa bugünkü anlatımlarda bu deneme, kahramanın diğer keraetleri
olan ateşte ve kazanda denenmesinden sonraya atılmıştır. Bu durumda
kahramanın ateşte ve kazanda denenmesini Hacı Bektaş Velayetnamesi'ndeki
Karadonlu Can Baba'dan ihraç olarak düşünmek gerekir. Kış mevsiminde meyve
toplama motifi ise, sadece kureyş söylencesinde görülür. Bu anlatımda kureyş,
kale komutanına kış mevsiminde içinde üzüm ve karpuz bulunan bir hediye
sepeti göndermiştir. Süt damlacıklarının su kaynağı oluşturması ise, Munzur
efsanesinin finalidir.
KISA BİR DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Yaptığımız değerlendimede Dersim efsaneleri
(sadece Pantheona ilişkin) içinde 35 motif saptanmış olup, bunlar 14 efsane
içinde 73 defa tekrarlanmaktadır. Çalışmamız içinde irdelemeye çalıştığımız
9 motifin toplam içinde tekrarlanma sayısı 15 olup, bu rakam yaklaşık olarak
%20'ye karşılık gelmektedir. Motifler tek tek sıraladığımızda; tüm motifler
içinde kemiklerden diriltme 1 adet ile %1.36, bindiği dal ya da duvarı
yürütme 3 adet ile %4.10, vahşi hayvanlara hükmetme 1 adet ile %1.36 ile,
bitmeyen yiyecek 3 adet ile % 4.10, ateşte denenme 3 adet ile %4.10, asa ile
su çıkarma 1 adet ile %1.36, asa ile su çıkartma 1 adet ile %1.36, hırka ile
su geçme (ki Sarı Saltuk dahil) 2 adet ile %2.73, mekan değiştirme 1 adet
ile (Düzgün varyantı hariç) %1.36, kuru ağacı/asayı yeşertme 2 adet ile
%2.73 oranında temsil edilmektedirler.
Dersim mitolojisi ve pantheonundaki kimi
motiflere baktığımızda, bunlardan bir bölümünün Orta Asya Şaman, bir
bölümünün Hint ve Horasan kaynaklı olması, yoğunluğu Horasan, Orta Asya ve
Hindistan arasındaki üçgene götürür. Bununla birlikte Kutsal kitaplara
dayanan kimi motifler, dinler ve kültürler arası etkileşimi gösterir.
Ağırlık olarak Dersim Alevi Kürt ve Zaza mitolojisindeki ana temaların; Doğu
İran, Hindistan ve Orta Asya üçgeninde şaman yada Hint aziz ve yogilerinin
yarattığı mitoslar olarak, kalenderiler ya da kimi gezgin dervişlerce
bölgede yayıldığı ve XII. yüzyılda yoğunlaşan Moğol baskıları üzerine batıya
ve Anadolu'ya doğru yayıldığı düşünülmektedir. Anadolu'ya gelen kitleler ve
gezgin dervişlerce popülerize edilen bu motifler, çeşitli tarikatlar ya da
aşiret evliyalarınca kendi kimliklerine entegre edilerek, bir üstünlük ya da
güç gösterisi olarak çevreye sunulmuştur. Yeni yerleşilen çevrede elde
edilmeye çalışılan bu güç, kimi zaman yerel halkı yandaş yapma girişimleri
yani misyonerlik ile birleşince, yerel halka ait söylenceler de bu
entegrasyon sürecinin içine çekilmiştir. Nitekim, gerek Dersim gerekse
Dersim dışı menkıbe ve kimi efsanelerdeki İncil ya da Tevrat kaynaklı
motifler, bu sürecin bir ürünüdür.
Özellikle, dinlerin yayılışında kullanılan
yöntem olarak, yerleşilen manastırlar çevresinde geliştirilen ve Budist ya
da Hıristiyan halkın islamlaştırılması için uygun koşulların oluşturulması
açısından, sıkça kullanılan bu yöntemde, alışkanlıkların ve inanışların
kolaylıkla değiştirilmesi sağlanıyordu. Özellikle İran bölgesinde
Kalenderilik ve Rıfailik gibi tarikat ileri gelenlerin Anadolu'ya yerleşmesi
ve yerli halkla ilişkilerinde, hoşgörülü davranışlar ile birlikte İsa ya da
azizlerine gösterilen saygı ve onlara ait menkıbelerin değiştirilerek
kullanılması beraberlerinde getirdikleri diğer motiflerle birlikte
kullanılarak, yerli halkın hiçte yabancısı olmadıkları ancak, kimlikleri
farklı yeni efsane kahramanları ve mucizevi yaşamları ile, İslamiyet'e
geçişi yumuşatıp kolaylaştırıyorlardı. Aynı koşul ve uygulamalar, Dersim
özelinde de geçerlidir.
XII. yüzyıl sonlarında ya da XIII. yüzyıl
başlarında İran Horasan'ı taraflarından Dersim'e doğru yola çıkan kimi
tanrısal kişilikler/evliyalar, geldikleri bölgeden bildikleri Ehl-i Hak
inancındaki uygulamaları ve inanışları beraberlerinde taşırlarken,
yerleştikleri Dersim bölgesindeki yerel halk inanışlarını da, kendi
mitosları ile entegre edip kullanmışlardır. Özellikle bölgedeki coğrafi
oluşumları açıklayan kimi efsaneler, bölgeye yerleşildikten sonra
yaratılmıştır. Zaman içinde, yaratılan tanrısal kişilikler, kendilerinin de
inandıkları kahramanlar durumuna gelmiş ve bu sayede sağlanan güç ile, bu
defa dede soylu/ocak sahibi kimi aşiretler, kendi aralarında gövde
gösterisine girmiş ve bu süreçte bilinen kimi motifler yeni şekil ve
formasyonlara girerek, aşiret mitosları olarak yeniden düzenlenmiştir. Bu
düzenlemeler kimi zaman aşiretlerin kendi kahramanları/tanrıları çevresinde
olağanüstü güçler şekline girerken, kimi zaman iki aşiret tanrısı/kahramanı
arasındaki savaş ve güç gösterisine dönmüştür. Baba Mansur ve Kureyş (Seyyid
Mahmud Hayrani) arasındaki aslan ve yılana hükmetme karşısında, duvar
yürütülerek verilen karşılık, bu türden bir erk savaşımı ve gösterisinin
ürünüdür. Kişiler arası mücadelenin dışında kalan, tek kişilikli gövde
gösterileri yani kerametler ise, diğer aşiretlere mesaj verirken, aynı
zamanda yerel halkın sahip olduğu inanç sistemine de bir meydan okuma, kendi
yandaşlarına moral güç kazandırmadır. Şıh Delili Berhecan ile Ermeni keşiş
Piro arasına geçen olaylar, bu konuda iki ayrı inanç arasında güç gösterisi
olurken; Hızır mitosu ya da Sarı Saltuk'un ejderhayı öldürmesi gibi
motifler, St George örneğinde olduğu gibi Hıristiyan azizlerine ve bu
nedenle de Hıristiyanlığa karşı bir meydan okumadır. Aynı zamanda, yaratılan
benzer unsurlar ile, yerli halkın ve özellikle de yerli Ermeniler'in
Kızılbaş/Aleviliğe geçişini de kolaylaştırılmaya çalışılmıştır.
XIII. yüzyılda yoğunlaşan bu çatışmalarda; gerek Şii, gerek Bektaşi
propogandalarına karşı koymak için, en az Hacı Bektaş ve halifeleri kadar
güçlü ve keramet sahibi olarak sunulan bu tanrısal kişilikler, aynı zamanda
Alaaddin Keykubad'dan itibaren başlayan merkezi otorite saldırılarına karşı,
yerel otoriteyi koruyabilmek için sultanlar/padişahlar karşısında yapılan
çeşitli kerametlerle, kendilerini güncelleştirmişlerdir.
Sultanlara/padişahlara sunulan bitmeyen yiyecekler ve kilim motiflerinin,
söylenceler içine girme nedeni de bu kaygı olmalıdır. Aynı söylencelerde
sultanın yöreyi bağışlaması ise, toprak mülkiyetini ispatlama ve
sahiplenmeyi sözde dönemin yasal zeminine oturtma kaygısının ürünüdür.
İrdelenen motifler nedeniyle, Dersim
mitolojisinin ve Aleviliğinin kaynak ve kökenleri konusunda, sadece bu
çerçeveden bakılmamalıdır. Ocak kültüründeki Anadolu kökenli Hitit kültür
izleri ile birlikte; "cındık" olarak anılan cinlerin, karanlık ve kuytu
köşelerde, uçurum ve ormanlık alanlar gibi tehlikeli alanlarda mekan
tutarak, Antik Anadolu kökenli Dionysos kültündeki "Bakkhos Törenleri"nde
olduğu gibi, ateşler yakarak içki içip eğlendikleri, çocuklara ve kadınlara
saldırdıkları, hatta tecavüz ettikleri ve kimi zaman beraberlerinde
götürdükleri hakkındaki inanış örneklerinde olduğu gibi, Dersim Aleviliği ve
mitolojisinin, geniş bir coğrafya ve çok sayıda kültürden aldığı
uygulamaları, senkretize ederek yenilendiğini düşünmek gerekir. Tüm Anadolu
Aleviliği için tartışılan ve genel anlamda kabul gören senkretik yapının;
Şamanizm, Mazdaizm, Zerdüştlük, Maniheizm, Hıristiyan ve Antik Anadolu
kültürlerinden tek tek ya da karma olarak senkretize edildiği yolundaki
önermeler, Dersim bölgesi için de geçerli olup, Dersim bölgesinin bu
konudaki farklılığı, İslamlaşma sürecinden daha az etkilenmiş olarak, özdeki
motiflerin son yıllara kadar asimile edilememiş olması, daha yumuşak bir bir
deyimle değiştirilememiş olmasıdır. Bu nedenledir ki, Anadolu'nun birçok
bölgesinde yaşanan kültürel dejenerasyon nedeniyle saptanamayan motifler ve
liturjik uygulamalar, Dersim bölgesinde saptanabilmektedir. Yine bu
nedenledir ki, Anadolu Aleviliğinin günümüze yansıyan gerçek kimliği, Dersim
Aleviliğinde aranmalıdır.