Köylüler kimi Hem Kor( gözleriri çok küçük olduğu
için), kimi Hemi Şexe, kimi Hec Hemo... Türkçeleştirilmiş şekli ise
Mehmet Güneş.
Bazen bir İncir ağacın kökünde, bazen Fıstık ağacın
gölgesinde kendi kendine, iki göz görmediği anlarda ağlardı. Bu ağlamalar
hep sır olarak kaldı. Kimseye açmazdı veya açamazdı.Cemaatlerde ölüm veya
öldürme lafı açıldığı zaman irkilirdi. Öyle bir irkilirdi ki, elektiriğe
çarpılmış gibi yada hiç beklemediği bir anda birisi anasına küfür
edercesine.
Hemi Şexe, Hem Kor, Hec hemo ya da
Türkçeleştirilmiş şekliyle Mehmet Güneş. Dersim katliamın bilfiil tanığı.
İçinde yer almış birisi yani. Katliama maşa olmak... Kürt olup bilmediği,
tanımadığı Kürd'ü katletmek. Abdullah Alpdoğan'nın askeri!
Cemaatlerde dinledikten sonra rahmetli Kemal
Kılıç'a; gel bu adamla bir röportaj yap dedim. Fakat bir türlü zaman
bulamadı Kemal Kılıç. Ben ise ne etti isem, bir türlü ikna edemedim.
Korkuyordu gazetelerde çıkar diye.
En son Fıstıkların bekçiliğini yaparken, yine gizli
gizli ağlarken yanına gittim.Gazetelere vermeyeceğimi sözü vererek
konuşmaya ikna ettim. Belge olsun diye. Yazı hafızalardan daha daimi ve
kalıcıdır. Hafıza ihanet edebiliyor. Yazıya dökülen söz daha güçlüdür.
Neyse, sözü uzatmadan Dersim katliamın tanığına
verelim.
Ape Heci( Hacı Amca) anlatırmısın Dersim harbini?
"Üç yıldır nişanlıydım. Beni askerliğe çağırdılar.
Gittim..."
Dersim'e gelsek...
"Önce bizi bir talime tabi tutular. Uzun boylu,
esmer, tay gibi yürüyen bir komutandı. Dersim'e gideceğimizi, oradaki
Ermeniler namusumuza el uzatmışlar. Toprağımızın bir kısmını elimizde
alacaklarını söyledi. Bunlar din, ırz düşmanıdırlar. Böyle deyince insan
yerinde duramıyordu. Hemen gitmek istiyordu doğrusu.
Trenle birkaç yerden sonra Dersim'e vardık. Dağa
götürdüler. Hep orman ve lıkır lıkır sular akıyor. Çoğu köylerini bırakıp
kaçmışlar. Koyunlarını bırakıp kaçmışlar korkudan. Abdullah Alpdoğan
koyunlara el koyuyordu. Kamyonlara doldurup gönderirdi. Acayip zengindi.
Seyit Rıza'dan bahsedince eli- kolu titrerdi.. Seyit Rıza'dan herkes
korkardı.
Bir gün bizi bir köye saldırtılar. Bu köyü yerle
bir ettiler. Güzel evleri vardı. Köyü yaktılar. Köy gözümün önünde cayır
cayır yanıyordu vala. Hayvanlar alevlerin arasında bağırarak kaçıyorlardı.
Bir günde, akşam uyutmadılar bizi.
Sabahleyin uyuduk yani. Akşama doğru Seyit Rıza'nın adamları geliyor
dediler. Herkes korkuyla bir şeyler mırıldandı. Bize yakın bir vadiye
yaklaştık. Bizi bırakmadılar. Kapkara bir duman yükseliyordu. Rüzgar
dumanı bize doğru getirdiği zaman dayanılmaz bir koku geliyordu. Meğer
insan cesetlerini üst üste atmışlar ve yakmışlar. Yeğenim, yakılan insan
kokusunu da yaşadım.Kokusu daha genzimdedir.
Bir ikindi vaktiydi. Çok yorulmuştuk. Ben ile bir
Erzurumlu arkadaş büyük bir taşın eteğinde Kurmanci konuşuyorduk. O hep
öldürülenlerin de Kurmanc olduklarını söylerdi. Ben inanmazdım.
Müslüman müslümana bunu yapmaz derdim. Meğer komutan da taşın tepesinde
bizi dinliyor. Birden taştan aşağıya atladı. "Nedir bu sizden
çektiklerimiz dedi?" İki-üç gün çadır hapsine koydular. Bazen gelip
keyflerine göre dayak çekerlerdi. En son tokatı da; "aha bu da Seyit Rıza
için" derlerdi.
Her öğlen ıstırhatında birkaç koyunu değneklere
geçirip ateşler üzerinde çevirirlerdi.
Tam yirmi günüm dolmuştu Dersim'de. Abdullah paşa
geldi. "Asker! Kemal paşadan haber var. Kemal paşa demişki, eğer bu savaşı
başarıyla bitirirseniniz Halebe gideceğiz."
Peki Ape Heci, Halebe gider miydiniz? Kaçmayı hiç
düşünmedin mi?
Vala Bıraze( yeğen), Kemal paşa rahatsız olmasaydı
bizi gönderirdi.. Halebi de yerle bir ederdik. Kaçamazdık ki. Şimdiki
gibi tomafil(otomobil) yoktu ki. Neyle?
Peki Ape Heci, köylere giderken köylüleri görmüyor
muydunuz? Konuşmalarını...
Bıraze, hangi köye asker girse köylüler ya
kaçmışlar, yada kaçıp evlerine sığınıyorlar. Korkuyorlardı.
Hiç askere tepki gösteren köy oldu mu?
Oldu tabii. Bir köye gittik. Köylüleri köy
meydanına topladılar. Önce ıslatılar sonra sopa dayağında geçirdiler.
Komutan herkese küfür etti. Ana- bacı düz gitti. Köylüler de küfür
ettiler. Erkekler ile kadınları ayırtılar. İki kişi vardı ayrılmıyorlardı.
Nişanlıymışlar. Yeğenim, kızı aldılar yerlerde sürüklüyerek götürdüler.
Tumanını çekip yırtılar. Tüm milletin gözlerin önünde tecavüz ettiler.
Genç nişanlısı gitti kendini kayalıklardan aşağıya attı. Bu gözlerimle
gördüm, kulaklarımla işitim kızın acı çığlıklarını. Huso Huso diye
bağırıyordu cığerlerini yırtarcasına.
Herşeyi talan ettiler. Yeğenim bir ormanları var.
Kıyamasın bakmaya. Yaktılar. Alevler iki insan boyu kadardı. Domuzlar
öyle kaçıyorlardı ki.
Bir köy vardı. Ovacık tarafındaydı. Seyit Rıza'yı
destekliyorlarmış. Bizi götürdüler o köye. Köyü insanlarla birlikte yakın
dediler. Her tarafı alevlere verdiler. O esnada yangında kaçan bir kadının
peşinde bir kız çocuğu ağlıyordu. Üç-dört yaşında ya vardı ya yoktu. Kız
çocuk cigerlerini yırtarcasına ağlıyordu. Fakat bizim dilimizle
ağlıyordu. Kadın biraz bekledi. Kız çocuğu anesine yatişecekti ki,
kurşunla yere yığıldı. Komutan kahkaha atıyordu. Dinime imanıma! Kız bizim
dil ile ağlamaya başladı."
Ape Heci de ağladı burada. Bundan sonra ne olmuş,
ne olmamış hiç konuşmazdı, konuşmadı. Sadece küçücük gözlerinde
gözyaşları dökülürdü salça rengindeki toprağa. Artık ne yapsan boş,
anlatmazdı. Belki de anlatamıyordu.
Osman Acar