Belgelerle Dersim Raporlari
Faik Bulut
İddianamede
dersim
... C. müddei umumisi (C. savcısı) Hatemi Şahamoğlu id-dianemesini tavzih
edeceğinden (açıklayacağından) bahsile söz istedi ve kendisine söz verildi:
Yüksek Mahkemece tevdi edilen bu dava:
Dersim meselesinin bütün hususiyetlerini toplu olarak ihtiva ettiğinden bu
meselenin adli safhasile mahkememizin teşkiline ait 2884 numaralı kanun
hakkında bazı izahatı mütekaddi-meyi istilzam (ön açıklamayı gerektiren)
eden bir davadır. Her köşesi ayrı, ayrı birer hastalık tezahürü arzeden
İmparatorluğun halile terkettiği veya aldığı makûs tedbirlerle teşdit
eylediği, (şiddetlendirdiği) dertlerden biri de Dersim çıbanı olduğu kimseye
meçhul değildir. Bu çıbanı adli safhada tahlil ve teşhise tabi tutmak için
hatıramızı 1936 senesi iptidalarına (başlarına) mahkememizin tarih
teşekkülünde Dersim'in adli vaziyetini tes-bit eden ihsaî malumata irca (istatistike
bilgilere başvurmak) etmek lâzımdır. O tarihte gerek Elâziz ve gerek komşu
vilâyetlerden mahkemeye devren 71 katil, 11 katle teşebbüs, 55 yağma ve
zorla mal almak, 2 sirkat (hırsızlık), 9 kız kaçırmak ki ceman (toplam) 148
dosya tevdi edilmişti. Bu yüz kırk sekiz davanın yüz elli mevkufu
(tutuklusu) vardır. Aynı tarihte yine münhasıran (özelde) ağır cezalı olmak
üzere hapishanedeki mahkûm mevcudumuz 7 katilden, 3 zorla mal almadan ve
biri cerhten (yaralama) olmak üzere cem'an 1 l'dir. Fakat bu mevzuda
Dersim'e benzer hiç bir hususiyeti olmayan Perteği tefrik ettikten (ayırdıktan)
sonra vilâyeti teşkil eden diğer Çemişgezek* Pülümür, Mazgirt, Nazimiye,
Ovacık, ve Hozat kazaları adliye-lerince aranılan suçlu miktarı (2700)
kişidir. Gerek bu rakamlardan ve gerek az bir zaman zarfında kamilen intaç
buyrulan (sonuçlandırılan) dava dosyalarının tetkikinden istihsal olunan
(elde edilen) neticeler şunlardır:
1- Dersim'de bütün vilâyet halkını tecrim edecek (suçlayacak) mahiyette ve
büyük bir kısmı katil ve yağma suçlusu ol-mak üzere (2700) kaçak vardır. Ele
geçirilebilenlerin miktarı
ancak (150) dir. Halkanndaki (halen) bütün kcsbi kafiyet (kesinlik kazanan)
eden mahkûmların miktarı yalınız (10) kişidir.
Bilahare intaç edilen (148) dosyadan (39) dosyada (67) mevkuf mahkûm olmuş
ve (109) dosya mevkuftan da beraat etmiştir. Bu rakamlar Dersim'de adli
takibat ve tahkikatın selâmetle icra edilmediğini vekayiî cürmiyenin (suç
olaylarının) ekseriya kim vurduya gittiğini ve belli olan suçluların da
yakalanmadığını yazihan (açıkça) gösterecek mahiyettedir. Çünkü suçluların
isim ve miktarlarını tesbit eden tahkikat evrakları hemen umumiyetle
mahallinde tanzim edilmiş değildir. Jandarma ve adli hadise mahalline hiç
gidememiş veya gittiği zaman vak'a yerinde hiç kimseyi bulamamıştır. Bu
vaziyette failleri teşhis ve hüviyetlerini tayin ve delillerin tesbiti de
artık adli tahkikata değil, mağdurlann veya hazırlık tahkikatını yapanların
insafına kalmıştır. Mağdurlar ise biraz failleri kendileri de
bilemediklerinden ve daha fazla suiitiyat (kötü alışkanlık) neticesi olarak
her ifade verdikçe isim ve miktarları değişmek şartiyle bir köy veya aşiret
halkının kâffesinin (tümünün) suçlu veya suçla alakadar göstermekte teraddüt
etmezler. Buna bazan muayyen şahıslan bile temsil etmeyen ve rastgele
söylenmiş bir yığın (Maho, Miho, Mihi, Hasso, Hisso, Hüsso) gibi isimlerdeki
iltibasın (karışıklığın) ve birçok aile efradının heman aynı isimlerle yad
olunmasının tevlit ettiği (doğurduğu) karışıklık da ilâve olunursa, artık
kolayca içinden çıkılabilecek bir vaziyet karşısında bulunulmadığını itiraf
zarureti hasıl olur. Ele geçen suçlulara ait, tahkikat esnasında şahitlerin
ifadelerini almak da kolay değildir. Başka sebeplerle hakiki suçlu olmasa
bile suçlu listelerindeki isimlerinden birine kendi isminin muhtemel müş-behetinden
(benzediğinden) bir yanlışlığa kurban gitmeyeceğine hiç emniyeti bulunmayan
şahidi nzasiyle çağırıp ifadesini al* maktaki müşkilatta kolayca anlaşılır.
Bu tehlikeyi göze alıp nzasiyle gelen şahidin ise hüsnü niyetine derhal
inanılamaz; o bildiğini, gördüğünü değil ağasının. Seyidinin kendisine
telkin ettiği şeyleri ezberden söylemek veya kendi hislerini gütmek için
gelmiştir. Bu tafsilat mahkumiyet ve beraat nisbet-leri arasında ki farkı
izah eder. 2-Dersim'de ika edilen (işlenen) suçlar
münhasıran (özellikle) katil, yağma ve bir miktarda kız kaçırma,
3- Suçların men'şei (kaynağı) umumiyetle üç sebebe mün-tehildir
(kaynaklanır). Çapul, intikam ve arazi ihtilafı.
4-Katil ve yağma suçlannın onda sekizi muhtelif aşiretler arasında
yekdiğerine karşı ika edilmiştir.
5-En çok bilinmesi lazım gelen bir hakikatte bu suçlann ikamda
(işlenmesinde) amil olan sebeplerin faillerinin şahsi kin ve ihtirasları
olmaktan ziyade, o faillerin mensup oldukları aşiret reislerinin veya esiri
bulunduklan seyitlerin telkin ve tahriki ile irtikâp (işlenmiş) edilmiş
bulunmasıdır. Bu hakikatlerde bir seri halinde yüksek mahkemenin sevk edilen
dosyaların tetkin-den çıkan vazih neticelendir. Suç ve suçluya her yerde ve
her devrede tasadüf olunabilir. Fakat Dersim'de ika edilen suçlann arzettiği
anoımal hususiyetler, bu memleketi asırlardan beri bir mezbaha haline
getirmiş ve bir dağın iki tarafında yaşayan muhtelif aşiretler arasında bile
devamlı bir fasılaî huzur teessüsüne (belirgin bir huzur sağlanmasına) mani
olmuştur. Avuç içi kadar ihtilaflı bir toprağın yanm asır zarfında elli,
altmış kişinin kanını içmesi gibi acılara ancak Dersim'de tesadüf olunur.
Bu seneden böyle olmuştur, buna bir sebebiyet veren amiller ve hakiki
saiklar (etken ve güdüler) nedir, bu mevzuu tetkik ederken asırlardan beri
hali tecerrütte (soyutlanmışlıkta) yaşayan Dersim'in Osmanlı ve Selçuk
siyasi teşekkülleri devrine te-kaddüm (öncesine rastlayan) eden temiz Türk
varlığını ve bir vakitler bu haşin dağlan, alnının teri ile yaşıyan mes'ut
insanla-nn şenlendirdiğini bu gün metruk (terkedilmiş) kalmış maden
ocaklarında yer altına geçmiş kasaba enkazından eski mezarlarda bulunan eşya
kınntılanndan ve metrûkâtından öğreniyoruz. Bugün bile kulaklanmızda tatlı
akisler yapan Karakuş, Kuçu-kur, Kalmam, Kınklar, Femürtaht, Köseoğlu,
Kızılkale, Kınk-tepe, Erikyayla, Ovacık, Akviran, Karaca, Kocain, Beşpınar,
Kuru Pınar, Buyurbâba, Safsalük, Üçtepe, Kızıldağ ve Akdağ gibi köy ve dağ
isimleriyle halk arasında en çok söylenen Gül-basan, Güneş, inci, Durmuş,
Tosun, Doğan, Orhan, Mertıan ve Düzgün gibi kadın ve erkek isimleri ise
bugünkü Dersim'in Türk mazisine rabıtasını daima muhafaza ettiğini ifade
etmekte ve Laçin uşağı, Karabalı, Kırganlı, Koçuşağı, Bezkanlı, Alan, Kalan,
Balabanlı ve Keçeli uşağı ve Çanklı, Karabaş gibi bir Çok aşiretlerin hâlâ
eski Türk isimleriyle yad olunması da bu kanaati vermektedir.
Her yerde olduğu gibi Dersim'de de bu aşiret reisliği kurunu vustamın
(ortaçağın) yadigârıdır. Fatihler, böyük kumandanlar şahsi nüfuzlarını
merkezden uzak diyarlarda tesis ve muhafaza için bu müesseden istifade
etmişler ve halkı topluca sevk ve idare için daima bu müesseseye muhtaç
kalmışlardır.
Seyit: Ehlibeyit'ten birine mensubiyet iddia edenlere Dersim'de verilen
unvanı ihtiramdır (saygınlık unvanı). Seyitlik ötedenberi bazı açıkgöz
kezzapların (yalancı) saf ve dindar halkın dini hislerini istismar vesilesi
olmuş ve bazan da siyasi hesaplarla eski hükümdarların halk üzerindeki
nüfuzlarını takviyeye alet olarak kullanılmıştır. Hiç bir kontrola tabi
olmayan ve çok defa üçüncü dedelerinin isim ve hüviyetleri bile meçhul kalan
eli koşküllü bir şaile müntehi? olan bu sebep nesep (soy sop)
dolandırıcıları, şuursuz pervanelerine zulmet ve ölüm saçan bu kara ışıklar,
çekirgeler gibi yabancı memleketlerden gelen akımlardandır. Anadolu'nun
hemen her tarafında sönen bu müesseselerin Dersim'de kalan su katılmadık bir
şekilde idaemi mevcudiyeti (varlığını yürütmesi) ancak tarihin izah
edebileceği sebeplerden dolayı Dersimlinin asırlardan beri hâli infıradda
(inzivada yaşamasından neş'et etmiştir.
Malum olduğu veçhile Dersim alevidir. Fakat Türkler arasında alevi olan
yalınız Dersim değildir. Arap olmayan anasın (unsurları) dairesinde Farslar,
Türkler arasında Ali muhabbetinin suhuletle intişan (sevgisinin kolayca
yayılmasını) Ali'yi ve onun evlatlarını imha edenler aleyhine bir prostesto
mahiyetinde kabul etmek mümkündür. Şu halde Osmanlı Bektaşiliği Tebriz
aleviliği ile neden boğuşmuştur?
Yavuz Sultan Alevilik ile sıkı fıkı münasebeti Bektaşi yeniçerilerini
ihtiyar babası aleyhine ayaklandırması ve yine bunların yardımiyle saltanat
hakkını gasbeylediği kardeşini imha etmesi ve kulağındaki küpe ve Ali
hakkında Şah İsmail kadar bağlılık göstermesi gibi bazı deliller istinad
ederken ve bu husus, galipler işinde en iyi kılıç sallayanların mağluplar
gibi dinî heyecanlanın Ali ve Ehlibeyt muhabbe tinden alan Bektaşî
yeniçerilerle alevi Türklerden müteşekkil olduğu malum bulunurken
(Çaldıranı) münhasıran bir mezhep kaıvgası saymak mümkün müdür, değilmidir?
Bu mevzuu tetkiki mütehassıslarına (uzmanlarına) ait bir iş olmakla beraber
Türk için hakiki bir halde olan (Kızılbaş) seferlerinin bu kardeş i
kavgalarının günümüze
kadar miras kalan acılarından biri de Dersim'in hali infiratta kalması
olduğuna inanılabilir. Filhakika (doğrusu) imparatorluk tarihinde bazı
devirler olmuştur ki Ali namına kılıç çeken bir sınıf yine Ali'ye (HU)
çekenlerden kırkbin kişiyi birden doğra-mıştır. Yine öyle zamanlar olmuştur
ki bir Şii öldürmek yedi kafiri öldürmeğe bedel sayılmış ve bir Alevinin
İslamiyet'e kabulü için evvelce Ermeniliğe geçmesi şart koşulmuştur. İşte bu
gibi fetvaların ve fikirlerin ihtisarından (yayılmasından) sonra hayatını
korumak için Dersim'in kuş uçmaz kervan geçmez dağlarında emniyetli bir
melce (sığmak) bulanlar, artık istemiş olmasalar bile muhitiyle temas haline
geçmek imkanlarını kaybetmişler ve bittabi kendi aralarında da (sünni
muhite) karşı derin bir itimatsızlık ve ağır bir içtinap (uzaklaşma) hissi
doğmuştur.
Böylece asırlardan beri münferit yaşayan hayatı raiyane (Özgür çoban göçebe/
hayatı) köy ve kasaba şekline de mani olmuş ve ferdin başıboş arzu ve
ihtiraslannı zincirleyecek emniyet hayatı teessüs edememiştir. Mağaralarda
veya dağınık ve mestur (örtülü) tepelerde (Köm) denilen köstebek yuvalarında
barınmayı itiyat eden halk bittabî seyitlik mevhumesine (kavramı) karşı
temamen müdafasız kalmış ve ağalardan başka kucaklarına atılacak kimse
bulamamıştır. Tarihi rolleri hitam (son) bulduktan sonra hayat sahnesinden
çekilmeyen, yaşamakta ısrar eden her teşekkül gibi aşiret reisliği ve hele
seyitlikte nüfuzları altında tuttukları halkın sırtından geçinen muzır birer
varlık olmuşlar ve adeta Dersim'i hariçte katil, gasıp ve serkeşlik hayat
üzerine müesses (kurulu) bir cinayet yuvası şeklinde tanıtmışlardır.
Çalışmadan kolayca yaşamak maksadında seyit ve ağa müşterektir. Seyit hariç
ile teması ancak çapul ve yağma sebeplerine inhisar hakkı bir çeşit
hurafelerle ruhan müsahâriyette (ruhları uyanık) tutar. İradesi mefluç
(felçli) ihtiyarını (öznesini) meslub (çarpılmış) bir hale getirir. Reis
bunları şahin ve doğan terbiye eder gibi talana hazırlar. Dersimli çapulcu
ise artık gözüne kestirdiği davara saldırmak için onun kendine veya ağasına
ait olup olmadığını düşünmeğe lüzum görmeyen bir otomandır (robot). Dersimli
çapulcunun psikolojisini bize en iyi tanıtan esasları mahkeme dosyalarında
görmek mümkündür. Çapulcu rastgeldiği duvarı mukavemet edilmez (direnilmez)
bir incizabla (çekimle) kucaklamadan men edilmesinin sebebini
bir türlü idrak edemiyor. Bu yüzden senelerce sürünmesini anlayamıyor. Su
nasıl içilirse, hava nasıl teneffüs edilirse, davar da i kimin elinde nerede
bulunursa bulunduğu alınacağına kaildir (alma). Fiili sirka, yağma diye
tavsif olunsun, (nitelesin) onun için müsavidir (birdir-eşittir). Ve alırken
bir kaç kişinin telef ol-ması da ikinci derecede ehemmiyetle haizdir. Katil
suçlarının men'şeinin çok defa talana münteihî olduğunu (sonuçlandığını)
işaret etmiştir. Filhakika davarım vermeyen talan teşkilatının civar
kazalara neye mal olduğunu Kemaliye, Arapgir, Kemah, Erzincan, Refahiye,
Tercan, Zara ve Kuruçay halkına nasıl kan kusturduğunu tefsilan
(ayrıntısına) lüzum görmem.
Gıda sahaları muayyen (belirli) olmayan ve ellerinin eriştiği her tarafa
musallat olan talancılar, kendi aralarında kavgasız yaşayamazlar. İhsaî
malumata istinaden (verilere dayanarak) vekayi cürmiyenin (suç olaylarının)
on da sekizinin kendi arala-nnda vuku bulduğunu arzetmiştim.
İmparatorluğun her türlü vahim suistimalleri açık bıraktığı anavatan ve
gevşek idare sistemi bu silsilesi fecayi ve sefalete^ karşı her çapulcuda
Seyit ve ağayı affetmekten başka bir tedbir kullanamamış ve aldığı bazı
tedip hareketlerinde de ya haklıyı haksızdan ayırmaya (Kuyucu) zehniyetle
yürümüş veya hedefsiz programsız bir zül siyaseti takip ederek Dersimi
büsbütün çileden çıkarmıştır.
İşte böylece uzun senelerden beri muttasıl devam (süregi-den) boğuşma ve
çapul hayatı ile bu hayatı tevlit eden (doğuran) sebeplerin hey'eti mecmuası
(tümü) Dersim meselesinin adlî safhasını teşkil eder. İlmi kanatlar ve
itiyatlar bile yani, yeni istihaller (dönüşümler) geçirirken Dersim'in hâlâ
bu tunç ve mağara devrindeki zihniyetle yaşamasına imkân var mı idi?
İşte 2884 numaralı Tunceli kanununu bu vaziyet adlî nok-taî nazardan (bakış
açısından) mültalea ve bu esasdan yürüyerek halletme fikrinin ifadesidir.
Filhalrika, Dersim meselesinin hallinde alınacak tedbirlere adlî bir azimet,
(kararlılık) noktasından başlamakta üzerinde tevekkuf (durulması)
caizolmayan isabetli bir görüş olduğunu öğrenmek için bu kanunun tatbik
tarihinden itibaren bir senelik müddete ait ihsaî malumata müracaat kâfidir.
Yüksek Mahkeme'nin faaliyete geçtiği 1936 Mart başından 1937 Mart'ına kadar
miktan gittikçe tenakus (azalmak) etmek
üzere bütün vilâyet dahilinde vukubulan zorla mal alma suçu 23 ve katil de
18fdir. Bir de ev yakmak suçu vardır. Katil suçlarının failleri birkaç
istisnadan sarfınazar (birkaç istisna dışında) niyetle yakalanmış ve senesi
içinde evrakları mahkemeye verilip intaç edilenlerin miktan da (ll'e) baliğ
olmuştur. Bu katil vak'alanndan bir kısmının fiili müessir yüzünden ileri
geldiğini, birinci ve ikinci kanun (Arahk-Ocak) aylannda hiç bir katil
vak'ası olmadığı işaretle 23 zorla mal almak vakfasından bir kısmın da
katbekat istifayi hak veya adi şirket şeklinde neticelendiğini ilâve etmek
lâzımdır. Bu müddet zarfında sıfırdan başlayarak tezayüt (artış) gösteren
suç yalınız yalan yere şehadet olmuştur ki, yukanda şahitler hakında verilen
izahattan sonra bu tezayüdü kanunun tatbikinden gösterilen hassasiyete
atfetmek icabeder. Vukuu senesi içinde gelip intaç edilen muhtelif suçlann
neticelerine gelince, 27 dosyada 58 mevkufdan 29 mahkûmiyet, 22 beraat karan
vardır.
Kanunun ilk tatbik senesine ait olan bu rakamlar Tunceli'nin asayiş
noktasından dünyanın en bahtiyar köşeleriyle yan yana baş başa yörüme
istadına (yeteğine) bizi inandıracak bir belagatı haizdir. Bu müddet
zarfında komşu kazalar çapuldan kurtulmuş ve ilk defa olarak rahat nefes
almışlardır. Yine bu müddet zarfında Tunceli artık almteri ile yaşamağa
başlıyor ve çapulen kaçaklar bile asırlardan beri ellerinden bırakmadıklan
silahlanyle fevç, fevç (dalga dalga) gelip teslim oluyorlar. Fakat yaşamak,
iş ve vasıta bulmak için hükümetin ağusu siyane-tine (şefkatli himayesine)
atılıyorlar. Şehir ve kasaba hayatiyle ilk meşruk (katılımcı) temas
başlamıştır. Tunceli yağını, peynirini, davanın bizzat gelip kaza merkezinde
satıyor. Şahsi ihtiyaçlarını da oradan bilâ vasıta (aracısız) te'min
edebiliyor. Kasaba ile kömler arasında davacı ve suçlu münasebeti yerine
ziraî ve içtimai (tanmsal ve toplumsal) münasebetler te'sis ediyor. Halkla
hükümet arasında mutavassıt (aracı) ve müstevli (egçmen) unsurlar ortadan
kayboluyorlar. Yollar, mektepler, köprüler yapmağa, hülasa (özetle)
Tunceli'de en sağlam temeller üzerinde yeniden hayat kurulmağa başlıyor.
Bu netice yumruk göstererek istihsal (elde edilmiş) olunmuş bir netice
değildir. Şu halde bu tehavvül (dönüşüm) nasıl vukua geliyordur? Bu
tehavvülü karşılıklı iki sebebe atfetmek lâzımdır. Evvela, cumhuriyet
idaresi 2884 numaralı kanunla
cephei faaliyetini Tunceli'ne çevirmiştir. İki seneden beri hükümetin
Tunceli'ne taalluk eden mesailin (sorunların) en ehemmiyetsiz görünen
teferruatına karşı bile ne kadar ehemmiyetle alaka gösterdiği kimsenin
meçhulü değildir.
Saniyen, (ikincisi) Tunceli teb'an mücrim (doğaçtan suçlu) yaratılmış bir
insan değildir. Mensup olduğu Türk ııkmıh mümtaz avsafını (üstün niteleğini)
haiz kanaatkar, mütehammil (sabırlı) cesur, atıcı, binici, misafir perver
bir insandır. Arazi (görünen) sebepler ortadan kalkınca midesinin ve ruhunun
ihtiyaçlarını seyit ile aşiret Reisine mutavaatta (boyun eğmek) değil,
kanuna itaatta ve alınteri ile hayatını kazanmakta buluyor ve buna
alışıyordu.
2884 numaralı kanun böyle Tunceli'nde Sihirkâr bir te'sir yapmış ve Türk
milletinin Atatürk'ün idaresinde sık sık görmeğe alıştığı ve kendi fıtrî
(doğaç) medeni kabiliyetini istinad eden mucizelerden birini daha
yaratmıştı.
Fakat geçen Mart içinde ansızın bu durum değişmişti. Bir kısım aşiretler
sükûn ve huzurdan inhiraf (sapmışlardır) etmişlerdir. Mazgirt'in Pak
nahiyesinde ve Harçik suyu üstünde yeni yapılan ufak Kahmuş köprüsü yıkılmış
ve bazı karakollarımıza silahla taarruz edilmiştir. Ayaklanmanın nasıl vuku
bulduğuna ait izahatımızı bir az sonraya talik ederek evvelemirde bunun
ifade ettiği mana üzerinde tevekkuf edeceğim (duracağım.) Acaba Dersim
tekrar hortlamışını idi? Acaba Dersim'de ziraata salih (tarıma elverişli)
toprak azdır mer'alar gayri kâfidir, Der-simli, içinde yaşadığı iklim gibi
haşindir? Asırlardan beri alıştığı çapul hayatından vaz geçemez. 2884
numaralı kanun orada muvakkat ve uyuşturucu bir morfin te'sirinden başka bir
şey yapmamıştır. Tunceli Dersim'in ta kendisidir. Ancak dörtte birisi
ziraate salihtir. Üçbin küsur metre irtifaına (yüksekliğe) kadar varan sarp
dağ başlan yaz, kış örtüsünü terk etmez, insana helecan ve heyacan veren dik
yamaçlariyle yalçın tepeleriyle kuyu gibi derin vadileriyle göz karartacak
makuf (eğimli) uçu-rumlariyle Tunceli sert ve ve haşindir. Fakat hakikati
halde bu huşunet (sertleştirme) Tunceli'nin güzelliğini, cazibesini artıran
nimetlerden biridir.
Tunceli vadileri dünyanın en temiz ve berrak ırmaklarının mecrasıdır. Sarp
dağlarında yer, yer meşeler ve bu irtifalara mahsus evsafta meşe ormanları
görünür. Ala dağın Van sathı
maili (eğimi) müstesna, dünyanın hiç bir tarafında bahar Tunceli'nde olduğu
kadar bal renkli ve tatlı kokulu değildir. Manzara her yerde caziptir.
Ovacık, Mameki istikbalde mutlaka komşu vilâyetlerin yaz mesiresidir. Evet
tabiat haşin ve iklim serttir. Fakat ancak bu sayededir ki Tunceli tabii bir
istifaye (nimete) mazhar olmuş ve içlerinden çürükleri ayıtlana, ayıtlana
dayanıklı, atılgan, çevik, sağlam miğdeli, bol nefesli 80 yaşında, iki sıra
dişli ve uzun ömürlü bir insan tipi olmuştur. Toprağı da kâfidir. Çalışma
sayesinde denizlerin kurutularak bahçe ve tarla haline getirildiğini ve
dayanma sayesinde yamaçlara taşman topraklar da dünyanın en lezzetli
meyvelerinin yetiştirildiğini bilenler için toprak az değildir. Belki iki
misli halkı doyurmağa kâfidir. Az olan toprak değil, görgüdür. Toprağa
bağlılıktır. Yu-magfravn Membilan kendilerine yüz binlerce seyyah celpeder
(turisti çeker). Ve bulunduğu memleketler için iş kazanç ve güzellik sebebi
teşkil eder de Bakir dağı, Beyaz dağ, Munzur neden müebbeden amilî teşevvüş
(ünü kötülenir) olur?
Şu halde bu kıyamı (isyan) Persim'in değişmez ruhunun bir tezahürü ve
muhitin ve burada yaşamanın tabii bir neticesi saymağa imkân olmadığı gibi
Tunceli'ni de Dersim'in ta kendisi farzetmek doğru olamaz. Dersim çapul,
silâh ve serkeşliktir. Tunceli emek, çapa ve huzurdur. Dersim esirlik ve
koyu bir cehalettir. Tunceli kendi varlığını öğrenme ve buna inanarak
kendine bir kıymet vermedir. Dersim mağara ve çadır hayatıdır. Tunceli
üstünde elli kilometre sür'atle otomobiller koşan yolla-riyle ve her açılanı
çocuklarının tahalukla (yaratıcılık) dolduğu mekteplerile ideâl çalışmanın
ve yeni hayata intibakın (uyumun)tecelligâhıdır. Dersim kin ve korku ve
intikamdır. Tunceli resmî ve hususî hayatına mihver (eksen) olan şümullü bir
kardeş sevgisinin ifadesidir. Tuncelili ıslâhından ümit kesilmesi lâzım
gelen bir insan değildir. Bunu başka türlü düşünmek Tunceli'ni ve
tunçeliliğini tanımayan ve yalınız Dersim'i işiten ve tabiatın daima iyiliğe
ve güzelliğe neyli ve insanların tekâmül ve kabiliyetini inkâr eden bir
görüş olur. Şu halde bu ayaklanmanın ifade ettiği mana nedir?
Göçmeğe yüz tutan fanî vücutlar nasıl bir takım marazî (hastalıklı)
tezahürleri gösterirlerse ömürleri sona erişen, yaşamasından ümit kesilen
çürük müessselerde bir takım fezahat (çirkinlik) simaları yetiştirir. Bunlar
yalnız kendileri için dep
muhitleri için de dünyanın en tehlikeli mevcutlarıdır. Bu bet-bahtlardan
birinin hini isticvapta (sorguda) mükerrer (tekraıla) itiraf ettiği veçhile
onların gözleri kör ve kendileri tımarhanelik olur. Muzir varlıkları bir gün
fazla ayakta tutabilmek için yapmayacakları marifet kalmaz. İşte sayılı bir
kaç şeririn aşağıda izah edeceğimiz veçhile hazırladıkları bu kıyamın ifade
ettiği mana, aşiretler reisliği ile seyitliğin muzır varlıklarının son can
çekişme kıvranması, ölüm hınltısıdır. Nitekim seyit ve reis bu defa kendi
aşiretlerine mensup halkı bile tamamen arkalarından sürüklüyememiştir.
Tunceli'nde 42 aşiret vardı. Bu aşiretlerden ayrılma ezbetleri (kabile,
oba), kollan ayn ayn sayarsak bu miktar 80 ni tecavüz eder. Vilâyetin umum
nüfiısuda (Yüz on bini) mütecavizdir (geçmiştir). Son kıyama fiilen iştirak
eden aşiretler şunlardır: Mazgirt kazasından Demenan ve kısmen Yusufan ve
Nazimiye kazasından yine kısmen Haydaran ve Hozat kazasından da Abbas uşağı
aşiretleridir. Bunlara Bahtiyar aşireti reisi Şahin ile Kureyşan aşiretinden
Şeyhanh kolu reisi Hüsso Seydo'nun arkalarına taktıkları 15fer, 20'şer
kişilik çapulculanda ilâve etmek lâzımdır. Asırlarca hükümet nüfuzundan
hariç yaşamış, kanun kuvvetiyle karşı karşıya gelmemiş ve muhitte henüz bir
senelik emekten sonra seyit ve aşiret reisinin maddî ve manevi varlıklarına
hakim yaşadıkları insanlar içinden böyle ancak birkaç yüz kişi bulup
arkalarından sürüklü-yebilmelerinde Tunceli'nin istikbâlini şüpheye
düşürecek bir fevkaladelik yoktur. Seyitle aşiret reisinde isyan ruhunu
doğuran sebepler kadar bu ruhu ve kuvvetlendiren sebepler de vazıhtır
(açıktır). Çalışmadan yaşamak, seyitle reisi birleştiren müşterek şiardır.
Halbuki bir seneden beri çapul ve talan seferleri sekteye uğramıştır. İşin
daha fenası, etraflarındaki sürüler dağılmaya, çözülmeye başlamıştı. Bu
gidişle tehlikeye giren yalınız çapul değil bizzat kendi mevcudiyetleri idi,
Şu halde acele etmek lâzımdı. Her zaman olduğu gibi muvaffak olacaklarına
şüphe yoktu, hükümetin işi gücü yok da peşlerine asker salacak değildi ya.
Ali sayesinde asker de gelse ne olabilirdi? Dersim son 30 sene içinde 11
defa askerle karşılaşmıştı. Başlar sıkışınca eskiden olduğu gibi yine Kutu
deresine, Kalan deresine, Ali boğazına kaçılır; daha olmazsa Bakır dağına,
Tujik Baba'ya çıkılırdı. Asker kırklara karışsa Kutu deresine inemez, kuş
olsa Bakır dağına çıkamazdı. Bütün hesaplar yanlış çıksa bile gelen asker
meşe yapraklan dökülmeden, çekiliş, iş yerine kim vurdu-va gidecek. Ve bir
afivle (af-bağışlanma) tatlıya bağlanacak ve hatta isyanın basılmasındaki
hizmetlerinden dolayı bir de "aferin" alınacak değilmi idi? Filhakika
babasından böyle işitmiş kendileri de böyle görmüştür. Bunlar müphem
faraziyeler (kapalı varsayımlar) değil, cemaatlarda görüşülen hakikatlar,
elçilerle ika edilen telkinlerdir. Seyitle reisi aceleye sevk eden diğer
mühim bir sebep daha vardın Hemen hemen istisnasız yekdiğerile can düşmanı
olan aşiretler arasında öteden beri hükümet aleyhine bir tesanüt (dayanışma)
teessüs etmişti. Bu kıyam vukuunda aralarındaki kinler husumetler muvakkaten
(geçici olarak) bir tarafa bırakılır ve hükümete, o müşterek tehlikeye karşı
müddetliden (birlik içinde) hareket edilirdi. Halbuki bir seneden beri bu
çapulu müdafaa insiyakıda zâfa uğruyor, halk asıl tehlikenin nereden
geldiğini farketmeğe başlıyordu. Herşey kaybolmadan istical (acele etme)
lâzımdı. Bittabiî son isyanda da evvelkilerde olduğu gibi seyit sinsi ve
reis te iki yüzlü hareket edecekti. Bir taraftan çapulculuk ruhu tekrar
uyandırmağa, halkı hükümete karşı silâhla kıyama tahrik ve teşvik ederlerken
kendileri de ya göz önünde dolaşacaklar veya bazı yüksek makamda tatlı tatlı
itaat mektupları yazacaklardı. Güya bu sayede yaktıkları köprülerden,
bastıkları karakollardan, yıktıkları binalarla, bozdukları telefon
hatlarından dolayı kendilerinden hesap sorulmıyacaktı. Fakat 20/21 Mart /937
gecesi böyle yanlış hesaplarla ayaklananlar mayıs ortasında yanılmakta
gecikmediler.
İsyan kimler tarafından ve nasıl hazırlandı?
İsyanı hazırlayanlardan bahsederken baştarafa Alişirin ismini geçirmek
lâzımdır. Alişir Zamar'ın İmraniye nahiyesine bağlı Ağızkir köyünde doğmuş
ve şer için yaratılmış bir mahluktur. Büyük Harp'te Ruslarla casusluk etmiş,
bir çok masumların hanumanını söndürmüş ve sonunda Rus karargâhına firar
ederek işgal edilen Türk topraklarında yapmadığı melanet kalmamıştır.
Mütarekeden sonrada da, Alişir Seyit Rıza'nın himayesine iltica etmiş ve
Erzincan, Sivas ve Dersim havalesinde ika edilen çapulcu akınlarında baş
rolü ifa eylemiştir. Milli Mücadelece, istiklâl ordusu Çerkez Ethem'in tedip
ederken ansızın taarruz eden Yunan kuvvetleriyle Birinci İnönü'nde hayat
memat dövüşüne girdiği sırada Türk tarihinin bu en buhranlı gün-
lerinde Alişirt yine Koçkir isyanının başında Pontusçulaılarla birleşmiş ve
milletin başına umulmadık aileler çıkarmış görüyoruz. Mudanya Mütarekesinden
sonra Alişir ve Seyit Rıza, artık ayrı ayn iki şahsiyet olmaktan çıkmış
çapul ve serkeşlik ve habaset (sinsilik) ruhunu temsil eden bir halite
(karışım) olmuştur. Yüksek Mahkeme'nin intaç ettiği İzzetin İlter davasında
geçeri bu mevzua ait şayanı nefrete tafsilâtı tekrara lüzum göremem. Ne
yazık ki, isyanın ve hiyanetin bu ruhu habisi ayaklandırdığı son kıyamın
ateşleri içinde canını vermiş bugünkü hesap gününe yetişmemiştir. Evrakı
arasında çıkan iki vesika dosyadadır Bunlardan biri İlterle büyük Kürdistan
hakkındaki muharebesine (yazışma-haberleşme) aittir. Diğeri de Büyük Harp'te
düşman kumandanından Dersim'de ikâmet için aldığı vesikadır. İ
Seyit Rıza, Hozat'ın Sin nahiyesine bağlı Ağdat köyünden-dir. Seyit Rıza
Dersimin Seyidi ve yukarı Abbas uşağınında reisidir. Çok defa Viyalık'ta ve
bazen (Sesen kale) deki evinde oturur. Dersim'e ait işler Viyalıkta görülür.
Otur, kalk emri de Sesen kale'den verilir. Son fişengini sarfettikten ve
yanındaki avânesi de kısmen imha ve kısmen de dağıtılarak kendisini
San-oğlan'da tek başına bıraktıktan sonra komşu Vilâyetlere kaçarken
Erzincan köprüsünde yakalanmış ve yüksek mahkemeye mevcuden sevkedilmiştir.
Suçlunun nefsinde cem ettiği (topladığı) Seyitle Reislik haleti ruhiyesini,
işini, isticvabında (sorgusunda) verdiği ifadede suhuletle (kolaylıkla)
okumak mümkündür. Seyit Rıza, Erzincan köprüsünden geçericen vesika aranıp
aranmayacağını uzun müddet tahkik ediyor, gelip gitmenin serbest olduğunu
öğreniyor fakat köprüye gelince jandarma nöbetçisi kendisini yakalıyor.
Hüviyetini musırren (ısrarla) saklamasına rağmen yanındaki dürbünün üzerinde
yazılı isminden şüpheye düşen vazifeşinas nöbetçi süngüsünü çekiyor,
kendisini karakola davet ediyor. Seyit
Rıza'nm bu kısma ait ifadesinde izah ettiği son ta-menniyi tekrar ediyorum,
"jandarmanın süngü çektiğini rica ederim, yazmayınız" kendisine bir zarar
gelmesin. Seyit Rıza kendisine irad edilen her su'ale cevap yerine bir
an'alle mukabele (bir deyimle karşılık veriyor) ediyor, ve "kınlan desti,
dökülen bu imiş" gibi kendi teviline göre bir kerre teslim olunduktan sonra
artık sorguyla, su'ale neden lüzum görüldüğünü bir türiü
anlayamıyor ve muttasıl (sürekli) Ankara'yı sayıklıyor. Suçlulardan Yusufan
aşireti Reisi Kamerle, Şeyhanlı Hüsso, Seydo ve Haydaran reisi diğer Kamer
yukarıda zihniyetlerini izah ettiğimiz tiplenlendir. İlk isyan hareketi
Yusufan ve Demenan aşiretleri içinden başlamıştır. Demenan aşireti reisi
Cebrail de bu isyanda Seyit Rıza'dan aşağı olmayan bir rol oynamış ve şahsen
ve fiilen asileri sevk ve idare etmiştir. Yeni karakolun kaldırılmasını ve
mektebin yıkılmasını ve nahiyenin lağvedilmesini teklif eden şahıs
budur. »
Bahtiyar aşiret Reisi Şahin de nihayet kendi avenesinin (yandaşlarının)
gayız (nefret) ve kin dolu tezahüratı arasında can vermiş, o da diğer bir
kısım emsali gibi hesap gününe yeti-şememiştir.Bütün suçlulara ait subut
delillerini esas hakkındaki iddiamızda aynca arz ve tafsil edeceğiz.
İsyanın sureti vukuuna gelince, Hükümet bir taraftan imar ve ıslah
programını tatbik ve halkın talihini eyileştirmeğe uğraşırken başta Seyit
Rıza, Cebrail ve Maktul, Alişir, Şahin olmak üzere suçlular da boş
durmuyorlardı. 1936 senesi kış mevsimi hazırlıkla, kendi tabirleri veçhi
yekdiğerlerine (elçi) göndermekle akla sığmaz ve hayalden geçmez uydurma
propagandalarla meşgul oluyorlar. Bu uydurmaları kısmen suçluların, kısmen
de şahitlerin ağzından muhtarasaran (özetle) nakletmekliğime yüksek
mahkemenin müsamahasını (hoşgörüsünü) dilerim. (Aşiret kadınları gündüzleri
kocalarının geceleri karakol efradının olacaktır. Seyit Rıza'nın gönderdiği
habere göre Sin karakolunda ihtiyar bir adama ağır tecavüzler yapılmıştır.
Bahar gelir gelmez yeni açılan Sin karakolu ile Kahmut karakolu Elâziz'e
kadar sürülecektir. Bu karakollar aşiretleri tehcir için bir hazırlıktır.)
Birde Semen Kale'den elçilerle dört tarafa dağıtılan şaiyalardan bir miktar
alalım. (Atatürk'ten mektup aldım. Dersim halkı fakir olduğundan cumhuriyet
hükümeti de Dersim'i otuz üç padişah zamanında idare edildiği gibi
bırakacaktır. Abdullah Paşa'ya askerle yardım edilmiyecektir. Dersim nasıl
isterse serbestçe hareket edebilir. Bu propagandaların istenilen asabiyeti,
hissiyatı tahrik ve tevlit etmediği görüldükçe daha büyük mikyasta
uydurmalar işaa (yayılıyor) ediliyor. (Kömlerdeki bütün halk bir yere
toplanacak, bir sıraya yapılan evlerin içerisine tıkılacak bu evlerin
yalınız iki kapısı olacak kapılarında da birer polis bekleyecek. Ekmek, odun
ve keçiler
için meşe yaprağı vesair ihtiyaçlar vesika ile verilecek halkın bütün
kazandığı elinden alınacak ve her pazar gecesi Elâziz'de halk evinde tatbik
olunan usul tatbik olunacak mumlar sönecek ilâhi...) bütün bu
propagandaların sonunda karlar erir erimez yeni yapılan köprülerin
yıkılması, yeni karakollarında tahrip edilmesi tavsiye olunmuyor. Ve Seyit
Rıza tarafından halka korkmamaları ve büyük paşaların kendi yanına gidip
gelmeye başladıkları bildiriliyordu. Asıllardan beri mistik telkinlerin
tesiri altında yaşayan bir muhitte Şesen Kale'den çıkan bu parçalara inanan
çapulcular bulunabilirdi. Çapulcunun fikri masallarda, hırafalerle
uyuşturulmuştu. Dersim'de nelere inanılmazdı?
Seyit Rıza'nın Sesen Kalesi'ne yakın Vank isminde bir köyü vardır. Bu köyün
müstahkem kilisesinde alt tarafi gümüş savatlı, üst tarafı altın yaldızlı
tahminen iki kilo siklerinde bir haç vardır. Bu haçın ortasında muhaddep bir
çam için de bir fındık tanesi kadar bir nesne vardır. Bu nesne İmam
Hüseyin'in baş parmağının kemiğidir. Dersimli çapulcu başı sıkıştıkça bu
haçtan istiane için kiliseye girer huzur ve huşu ile haçı öper hamlinde
(gebeliğinde) müşkilat çeken kadın, derdi devasız kılan mariz (hasta) yine
Vanka gider papaza yalvarır ve haçı öper papazı kimbilir ne vakitten beri
bütün Dersim'e böylece haça tapmayı öğretmeye uğraşıyordu. İzzettin İlter'in
hem bir tahta kutu bir çocuk takunyesi ve bir de fener pili ile Dersim
içinde yaptığı marifetleri burada nelere inanılabileceğinin başka bir misali
olmak üzere tekrar hatırlayabiliriz. Hâlâ (erkân) ağacı tuhaflıklarına
inanan fikirsizler içinde riyalıktan çıkan plânlara kapılanların bulunması
da mümkündür bu propoğandalardan sonra çapulcuların hissiyatını muayen
istikametlere tev.......*
Kaynak: Belgelerle
Dersim Raporlari
Faik Bulut -Yon yayinlari 1991 Intanbul
Sayfa 165-178
www.dersim.biz sitesinden
alınmıştır |